Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nûr Sûresi, 40. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nûr Sûresi, 40. Ayet

    اَوْ كَظُلُمَاتٍ ف۪ي بَحْرٍ لُجِّيٍّ يَغْشٰيهُ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِه۪ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِه۪ سَحَابٌۜ ظُلُمَاتٌ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍۜ اِذَٓا اَخْرَجَ يَدَهُ لَمْ يَكَدْ يَرٰيهَاۜ وَمَنْ لَمْ يَجْعَلِ اللّٰهُ لَهُ نُوراً فَمَا لَهُ مِنْ نُورٍ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ev kezulumâtin fî bahrin lucciyyin yaġşâhu mevcun min fevkihi mevcun min fevkihi sehâb(un)(c) zulumâtun ba’duhâ fevka ba’din iżâ aḣrace yedehu lem yeked yerâhâ(k) vemen lem yec’ali(A)llâhu lehu nûran femâ lehu min nûr(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Yahut dalga, üstünde yine dalga, onun üstünde de bulutla (kara bulut gibi bir dalga ile) kaplı büyük bir denizdeki karanlıklar gibidir; birbiri üzerinde karanlıklar! Neredeyse elini çıkarsa onu göremeyecek. Allah bir kimseye ışık vermezse onun aydınlıktan asla nasibi yoktur."

      Yahut dalga kaplı büyük bir denizdeki karanlıklar gibidir. Bu kafirlerin durumunu, bildirmek üzere Allah Teâlâ'nın getirmiş olduğu bir başka misaldir. Karanlıklara benzetilen bir ceset. Şöyle ki; Deniz derin olduğu zaman daha çok karanlık olur. Karanlık deniz kâfirin kalbidir. “Yağşâhu mevcun” (يَغْشَاهُ مَوْجٌ) yani onun üzerinde bir dalga onu bürür. Üstünde hir dalga, onun üstünde de bir bulut (öylesine) karanlıklar... Karanlıklardan maksat dalganın karanlığı, gecenin karanlığı, bulutun karanlığı.,. Hu karanlıklar birbirleri üzerine binmiş haldedir. Kâfir de böyledir: Onun kalbi karanlıktır, karanlık bir göğüste ve karanlık bir cesettedir. O imanı göremez. Mani denizdeki kimse öylesine bir karanlıkta elini çıkarsa nasıl onu göremezse o da öyle. Neredeyse onu göremeyecek, yani onu asla göremez. Yahut şöyle bir mâna verilebilir: Hallerinin karanlığı üst üste binmiş üç karanlığa benzetilmiştir. Onun küfrünün karanlığı -belirtilen karanlıklar gibi- işlediği amellerle her an artmaya devam eder. Bu haliyle bu misal, müminin hallerinin nurlarına getirilen tersinden misal gibidir. Mişkât ya da nur benzetmesi (nur üstüne nur), müminin bedenidir, göğsüdür ve kalbidir.

      Yahut karanlıklar gibi. “Ev kezulümâtin" (أَوْ كَظُلُمَاتٍ) kelimesindeki “ev" (أَوْ) harfi şek için değildir. Lâkin sanki şöyle buyurmuş gibidir: Eğer kâfirin amelini seraba benzettiysen o yerindedir. Ve onu sözü edilen karanlıklara benzettin ise o da yerindedir ve doğrudur. Hangi misali getirdiysen o yerindedir. Şudur veya budur şeklinde değildir. Kâfirlerin amelleri hakkında iki misal getirdi, biri serap İkincisi de karanlıklardır. Mümin için aynı şekilde iki misal olabilir: Kâfir için belirtilen karanlık mümin için zikredilen nura mukabildir. Kâfirlerin amelleri için sözü edilen serap ise müminlerin amellerinin gerçekliğine mukabildir. O şöyle buyurmuştur: “Allah’ın yapılmasına ve içinde isminin anılmasına izin verdiği evlerde, akşam sabah Allah’ı tenzih ederek anarlar...” ve bu beyanın şu kısmına kadar: “Allah dilediğini hesapsız nzıklandırır...

      Allah bir kimseye ışık vermezse onun aydınlıktan asla nasibi yoktur. Bazıları bunu şöyle yorumlamıştır: Allah kime iman nasip etmezse onun inanma imkânı yoktur. Şöyle de denilmiştir; Allah kime hidâyet etmediyse artık onun için hidâyete erme imkânı yoktur. Her iki izah da aynıdır.

      Âyet Mutezilenin aleyhinedir. Çünkü onlar şöyle diyorlar: Allah mümin için yarattığı her nurun aynısını kâfir için de yaratmıştır. Âyette ise Allah Teâlâ’nın kâfirler için nur var etmediği haber veriliyor. Eğer kâfir için de mümin için var edildiği gibi nur var edilseydi o takdirde Allah bir kimseye ışık vermezse onun aydınlıktan asla nasibi yoktur mealindeki beyanın bir anlamı olmaz. Bu da gösteriyor ki kâfir için bir nur var edilmemiştir.

      O da eksiksiz olarak hesabmı görüverir. Buyuruyor ki: Ona amelinin karşılığını verir ve ona haksızlık etmez. Allah'ın hesabı pek çabuktur. Bunun mânasını bir çok yerde açıklamıştık.

      Ebû Avsece “bahrin lücciyyin” (بَحْرٍ لُجِّيٍّ) kelimeleri hakkında şöyle dedi: “el-Lücciyyu” suyu çok olandır. Lücce denizin ortasıdır. “Yağşâhu mevcun” (يَغْشَاهُ مَوْجٌ) yani dalga onun üzerinde olur. “el-Mevc” (الْمَوْجُ) ise rüzgarın esmesi sonucu denizin üstünde oluşan dalgalar ve onların arasında açılan yollardır. Bazdan Neredeyse elini çıkarsa onu göremeyecek meâlindeki beyan hakkında şöyle demiştir: “Göz ona yaklaşmadı bile!” “er-Raculü lem yusıb ve lem yukârib” (الرَّجُلُ لَمْ يُصِبْ وَلَمْ يُقَارِبْ) yani “Adam (hedefe) isabet etmedi, yaklaşmadı bile!” denilmesi örneğinde olduğu gibi.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Zulumâtin (ظُلُمَاتٍ)

        Kelimenin kökü zı-lam-mim (ظ ل م) harfleridir. Etimolojik olarak ışığın yokluğu, karanlık, bir şeyi ait olduğu yerin dışına koymak (zulüm) ve haksızlık anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyisü'l-Luğa eserinde bu kökün temel manasının "ışığın zıddı olan karanlık" ve "bir şeyi kendisine ait olmayan bir yere yerleştirmek" (vadu'ş-şey'i fî gayri mahallihi) olduğunu belirtir. Ayetteki "karanlıklar" (zulumât) ifadesinin çoğul gelmesi, inkârın tek bir tür değil; cehalet, şüphe, hırs ve kibir gibi üst üste binen çok katmanlı bir "ışıksızlık" hali olduğunu etimolojik olarak vurgular.

        Râgıb el-İsfahânî, "zulmet" kavramını ikiye ayırır: Fiziksel karanlık ve cehalet/günah karanlığı. Nur suresinin 35. ayetindeki "Nûr" (ilahi ışık) nasıl mutlak hakikati temsil ediyorsa, buradaki "zulumât" da hakikatten mutlak kopuşu ve ruhun körleşmesini temsil eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan eserinde zulümât kavramını "kozmik bir körlük" olarak tahlil eder. İzutsu'ya göre bu kelime, kâfirin kendi etrafına ördüğü, ilahi hidayet ışığının (Nûr) sızamadığı ontolojik bir hapishanedir.

        Lucciyyin (لُّجِّيٍّ)

        Kelimenin kökü lam-cim-cim (ل ج ج) harfleridir. Etimolojik olarak bir işte ısrar etmek, gürültü patırtı, derin su kütlesi ve engin deniz anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin içinde kalmak, direnmek ve derinlik" manasını taşıdığını belirtir. Denizin en derin, en karanlık ve karanın etkisinden en uzak orta kısmına "lücce" denir.

        Râgıb el-İsfahânî, "lucciyy" kelimesini "derinliği olan, dibi görünmeyen, dalgaları bol ve ürkütücü deniz" olarak tanımlar. Ayette kâfirin amelinin "engin ve derin bir denizdeki karanlıklara" benzetilmesi, inkârın sığ bir yanılgı değil, içine girildikçe kurtulması zorlaşan, insanı yutan devasa bir "derinlik" (vehim) olduğunu gösterir.

        Yağşâhu (يَغْشَاهُ)

        Kelimenin kökü ğayın-şın-ye (غ ش ي) harfleridir. Örtmek, kaplamak, bürümek, ansızın gelip kuşatmak ve baygınlık anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kök anlamının "bir şeyin üzerini tamamen kapatarak onu görünmez kılmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ğâşiye" (kaplayan) kavramını, insanın bilincini ve duyularını her yönden kuşatan kuşatıcı bir örtü olarak tanımlar. Ayette denizi "kaplayan" (yağşâhu) üst üste dalgalar tasviri, kâfirin zihninin sadece tek bir yanlışla değil, birbirini tetikleyen ve hidayeti her yönden engelleyen "kuşatıcı" bir karanlık sarmalıyla örtüldüğünü ifade eder.

        Mevcun (مَوْجٌ)

        Kelimenin kökü mim-vav-cim (م و ج) harfleridir. Çalkantı, suyun yükselip alçalması, dalga ve bir durumun diğerine karışması anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "istikrarsızlık, hareketlilik ve bir şeyin bir şey üzerine binerek yükselmesi" fikrinin yattığını belirtir.

        Dücane Cündioğlu, dalga (mevc) metaforunu "zihinsel çalkantı" üzerinden okur. Kâfir, bir şüphenin üzerine başka bir şüpheyi, bir karanlığın üzerine başka bir karanlığı bindirerek (dalga dalga) kendi hakikatini karartır. Dalgaların üst üste binmesi (mevcun min fevkıhi mevcun), kâfirin iç dünyasındaki huzursuzluğu ve fikirsel kaosun şiddetini temsil eden etimolojik bir resimdir.

        Sehâbun (سَحَابٌ)

        Kelimenin kökü sin-he-be (س ح ب) harfleridir. Sürüklemek, çekmek, yerde sürümek ve bulut anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "rüzgarın çekip sürüklediği, havada asılı duran su kütlesi" (bulut) manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sehâb" kelimesini ışığı (güneşi/nuru) engelleyen en üst tabaka olarak tahlil eder. Derin deniz (lücce) ve üst üste binmiş dalgaların (mevc) üzerine bir de "bulutun" (sehâb) gelmesi, ışıkla aradaki tüm bağların tamamen koparılmasıdır. Bulut, göksel nûrun (vahyin) yeryüzüne (kalbe) ulaşmasını engelleyen en son ve en kalın engeldir.

        Ba'duhâ (بَعْضُهَا)

        Kelimenin kökü be-ayın-dad (ب ع ض) harfleridir. Bir şeyin parçası, cüzü ve bir kısmı anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kök anlamının "bir bütünden ayrılan küçük parça" olduğunu belirtir. Ayette "bir kısmı diğer kısmının üzerinde" (ba'duhâ fevka ba'd) ifadesi, karanlığın atomik parçalarının (cehalet, nankörlük, inat) bir araya gelerek aşılmaz bir blok oluşturduğunu gösterir.

        Ahrace (أَخْرَجَ)

        Kelimenin kökü ha-ra-cim (خ ر ج) harfleridir. Dışarı çıkmak, ortaya çıkmak, bir yerden ayrılmak ve gizli olanı açığa çıkarmak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "dahilin (içerinin) zıddı olan dışarıya yönelme" manası taşıdığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ihrac" eyleminin bir potansiyelin fiiliyata dökülmesi olduğunu söyler. Kâfirin elini "çıkarması" (ekhrece), en yakınındaki ve kendisine en ait olan şeyi (kendi uzvunu) bile fark edemeyecek kadar mutlak bir karanlık içinde olduğunu betimler. Bu, insanın kendi varlığına bile yabancılaştığı bir hiçlik noktasıdır.

        Yerahâ (يَرَاهَا)

        Kelimenin kökü ra-elif-ye (ر أ ي) harfleridir. Görmek, bakmak, idrak etmek, düşünmek ve kalben kavramak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kök anlamının "gözle müşahede etmek" olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, görme eylemini hidayetle ilişkilendirir. Ayetteki "neredeyse onu bile göremez" (lem yeked yerâhâ) ifadesi, epistemolojik bir felç halidir. Işığın (Nûr) olmadığı yerde "görme" (ru'yet) eylemi imkansızdır. Kâfir, kendi gerçeğini (elini) bile göremeyecek kadar büyük bir "yokluk" içindedir.

        Yec'ali (يَجْعَلِ)

        Kelimenin kökü cim-ayn-lam (ج ع ل) harfleridir. Yapmak, yaratmak, kılmak, dönüştürmek ve bir şeyi bir halden başka bir hale koymak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin üzerinde tasarrufta bulunarak ona yeni bir statü/vasıf kazandırmak" olduğunu belirtir. "Allah kime nur kılmamışsa" (men lem yec'alillâhu lehu nûran) ifadesi, nurun (ışığın) insanın kendi çabasıyla üretebileceği bir şey olmadığını, ancak Allah'ın bir lütfu olarak kalbe yerleştirilen (kılınan) bir "bağış" olduğunu etimolojik olarak sabitler.

        Bu ayetle birlikte kâfirlerin amellerine dair iki büyük metafor (Serap ve Derin Deniz Karanlığı) tamamlanmış olur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X