Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nûr Sûresi, 37. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nûr Sûresi, 37. Ayet

    رِجَالٌۙ لَا تُلْه۪يهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِ وَاِقَامِ الصَّلٰوةِ وَا۪يتَٓاءِ الزَّكٰوةِۙ يَخَافُونَ يَوْماً تَتَقَلَّبُ ف۪يهِ الْقُلُوبُ وَالْاَبْصَارُۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ricâlun lâ tulhîhim ticâratun velâ bey’un ‘an żikri(A)llâhi ve-ikâmi-ssalâti ve-îtâ-i-zzekâti(ﻻ) yeḣâfûne yevmen tetekallebu fîhi-lkulûbu vel-ebsâr(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Ticaretin de satımın da kendilerini Allah'ı anmaktan, namazı hakkıyla kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoyamadığı kimiler, gözlerin ve gönüllerin dehşetle sarsılacağı bir günden korkarlar;"

      Allah Erleri

      Ticaretin de satımın da kendilerini... alıkoyamadığı kişiler. Yani onları ne ticaret ne de alışveriş alıkoymaz. Allah Teâlâ ticareti ve alışverişi zikretmiştir. Oysa alışveriş de bir ticarettir. Ancak ticaret ismi her türlü işlemi içerirken alışveriş (bey‘) ismi sadece onun bir türüne işaret eder. Aynı şekilde her türlü ticarî faaliyette bulunan kimseye “tâcir” denirken sadece bir şey satana bâyi denilir... Allah Teâlâ bildirdi ki onları ne ticaret ne de alışveriş Allah’ı anmaktan alıkoymaz. Sonra Ticaretin de satımın da kendilerini Allah’ı anmaktan... alıkoyamadığı kişiler meâlindeki beyanın şöyle anlaşılması da muhtemeldir: Onlar ticaretle ve alışverişle meşgul olmazlar, kendilerini tamamen Allah’ı zikretmeye, namaz kılmaya ve diğer belirtilen hususları yerine getirmeye adarlar. Şu anlama gelmesi de mümkündür: Onlar ticaret yaparlar, alırlar satarlar, lâkin onların ticaretleri ve alışverişleri onları Allah’ı zikretmekten meşgul etmez ve alıkoymaz. Onlar her daim Allah’ı zikrederek yaşarlar (Allah’ı hiç unutmazlar).

      Ayrıca “an zikrillâh” (عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ) kelâm-ı İlâhîsinden maksat namaz da olabilir. “Ve ikâmi’s-salâti” (وَإِقَامِ الصَّلَاةِ) namazın ikamesi ise namazın rükuu, secdesi, kırâati ile ve tüm erkân ve şartlarına riayet ederek tam bir şekilde kılınması demektir. “An zikrillâhi” (عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ) kelimesinden maksat zikirlerin her çeşidi, “ikâmi’s-salâti” (وَإِقَامِ الصَّلَاةِ) kelimelerinden de bizzat namazın kendisinin kılınması ve zekâtın verilrhesi... anlaşılabilir. Bazı kimseler “an zikrillâhi” (عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ) kelimelerinden maksat hutbe “ikâmi’s-salâti” (وَإِقَامِ الصَّلَاةِ) kelimelerinden maksat da ise cuma namazı olabilir demiştir. Çünkü AllaTı Teâlâ “ve izâ raev ticâraten” (وَإِذَا رَأَوْا تِجَارَةً), yani “Onlar bir ticaret veya eğlence gördüklerinde...” buyurmuştur. Yine “izâ nûdiye li’s-salâti” (إِذَا نُودِيَ لِلصَّلَاةِ), yani “Cuma günü namaz için çağrı yapıldığında ...” buyurmuştur ki ma^:sat hutbedir. Bu yorum, müfessirlerden duyulmuş değildir, fakat mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.

      Gözlerin ve gönüllerin dehşetle sarsılacağı bir günden korkarlar. O gün kıyâmet günüdür. Allah Teâlâ o günün dehşetinden ve korkusundan haber vermektedir. Zira ki o günün korkusundan ve dehşetinden kalpler ve gözler yerinde duramayacak, yerinden oynayacaktır. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda belirtildiği gibi: “Başları yukarıya kalkık”. “Çünkü dehşet içinde yutkonurlarken yürekleri ağızlarına gelmiş olacak...”. Gözlerin ve gönüllerin dehşetle sarsılacağı bir günden korkarlar... Bu İlâhî beyanın şöyle yorumlanması da mümkündür: Bir defasında anlarlar bir defasında cahil kalırlar. O günde, dünyada iken önem vermedikleri hususlara önem verirler, kabul etmediklerini kabul ederler. Gönüllerin dehşetle sarsılacağı bir günden korkarlar... Bu beyan hakkında bazıları şöyle demiştir: Yani kalpleri göğüslerindeki yerinden koptuğu ve boğazlarında hançerelerine takılıp kaldığı zaman... Sonra dedi ki: Ve gözler, yani değişip de gözleri göğerdiği zaman. Bu Mukâtil’in görüşü olmaktadır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ricâlun (رِجَالٌ)

        Kelimenin kökü ra-cim-lam (ر ج ل) harfleridir. Etimolojik olarak yaya yürümek, ayak (ricl), ayakta sabit durmak, güç, dayanıklılık ve erdemli erkek anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyisü'l-Luğa eserinde bu kökün temel manasının "ayaklar üzerinde dikilmek ve sağlam bir şekilde ayakta durmak" olduğunu belirtir. Arapçada "racül" kelimesinin biyolojik cinsiyetten ziyade, zorluklar karşısında eğilmeyen, ayakları yere sağlam basan ve iradesi güçlü kimseler için kullanıldığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât sözlüğünde kelimeyi ahlaki bir olgunluk mertebesi olarak tahlil eder. Râgıb'a göre bu ayetteki "ricâl" (adamlar/yiğitler) sıfatı, sıradan insanları değil; nefsi arzuların, dünyevi telaşların ve ticari hırsların karşısında sarsılmadan "ayakta durabilen" kemal sahibi şahsiyetleri tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde bu kelimenin Kur'an etiğindeki dönüşümünü inceler. Cahiliye toplumunda "ricâl" (erkeklik) kabilevi bir güç, kaba kuvvet ve savaşçılıkla ölçülürken; Kur'an bu kavramı seküler alandan çıkarıp, Allah'ı anmaktan alıkonulamayan ruhsal bir direniş ve manevi bir kahramanlık statüsüne yükseltmiştir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin sosyolojik ve psikolojik derinliğine odaklanır. İnsanı kendine köle eden en güçlü cazibe merkezi olan pazarın (piyasanın/ticaretin) ortasında, o akıntıya kapılmadan kendi ontolojik duruşunu koruyabilmek, ancak fıtratını bozmamış bu "ricâl"in (gerçek şahsiyetlerin) başarabileceği varoluşsal bir eylemdir.

        Tulhîhim (تُلْهِيهِمْ)

        Kelimenin kökü lam-he-vav (ل ه و) harfleridir. Eğlenmek, asıl meşgul olunması gereken önemli bir işi bırakıp gelip geçici şeylerle oyalanmak, gaflete düşmek ve aldanmak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "insanın kalbini asıl hedefinden saptıran ve onu oyalayan her türlü meşguliyet" manasının yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "lehv" kavramını, nefsin arzu duyduğu şeylere kapılarak aklın ve vicdanın devreden çıkması hali olarak tanımlar. Ayetteki "onları oyalayıp alıkoymaz" (lâ tulhîhim) şeklindeki olumsuz fiil kullanımı, ticaretin aslında insan doğasını "oyalama ve unutturma" (lehv) yönünde çok güçlü ve aktif bir cazibesi olduğunu, ancak bahsedilen kişilerin bu cazibeye karşı mutlak bir bağışıklık geliştirdiklerini gösterir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin etken (fâil) konumunda ticaret ve alışverişin bulunduğuna dikkat çeker. Ticaret cansız bir eylem gibi görünse de, kelimenin bu yapısı (tulhî / oyalar-alıkoyar) ona adeta canlı, insanı kendine çeken, aklını başından alan ve onu asıl gayesinden uzaklaştıran aktif (özne) bir güç atfeder.

        Ticâratun (تِجَارَةٌ)

        Kelimenin kökü te-cim-ra (ت ج ر) harfleridir. Mal alıp satmak, kar elde etmek amacıyla yapılan ekonomik faaliyet ve sermaye değişimi anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kök anlamının "kazanç sağlamak amacıyla malların dolaşıma sokulması" olduğunu ifade eder.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde bu kelimenin saf Arapça bir kökten türemediğini, Geç Antik Çağ'da Ortadoğu'nun ortak ticaret dili olan Aramicedeki "tāgarā" (tüccar) kelimesinden Arapçaya geçmiş köklü bir alıntı (loanword) olduğunu belirtir. Kur'an, muhataplarının hayat damarı olan bu evrensel ticari terminolojiyi kullanarak, onlara en hassas oldukları noktadan (ekonomiden) ahlaki bir sınır çizer.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ticaret kavramının dönemin sosyolojisindeki yerini tahlil eder. Mekke ve Medine toplumlarının varoluşsal temeli ticarettir; ticaret sadece bir meslek değil, hayatın tam merkezidir. Kur'an'ın "ticaretin bile onları Allah'ı anmaktan alıkoyamadığını" vurgulaması, insanın en hayati dünyevi menfaati ile metafizik sorumluluğu arasında kurması gereken o zorlu ve ideal dengeyi (sentezi) ifade eder.

        Bey'un (بَيْعٌ)

        Kelimenin kökü be-ye-ayn (ب ي ع) harfleridir. Malı bir bedel karşılığında elden çıkarmak, satmak, alışveriş yapmak ve sözleşme (biat) anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "iki kişinin alışveriş sırasında karşılıklı olarak kollarını (bâ') uzatarak tokalaşmaları ve akit yapmaları" eyleminin bulunduğunu belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "ticâret" ile "bey'" kelimelerinin aynı ayette yan yana kullanılmasının fıkhi ve anlamsal farkına değinir. Ticaret, bir süreç, bir meslek ve genel bir ekonomik faaliyettir. Bey' (satış) ise o sürecin karla sonuçlandığı, paranın el değiştirdiği o anlık, sıcak ve sıcak cazibesi en yüksek olan "fırsat anıdır". Kişiyi asıl yoldan çıkaran şey, bu anlık sıcak satış (bey') fırsatını kaçırma korkusudur.

        Angelika Neuwirth, bu ikilinin (ticaret ve bey') art arda zikredilmesini retorik bir "merizm" (parçalarla bütünü ifade etme sanatı) olarak analiz eder. Ekonomi çarkının hem uzun vadeli planlaması (ticaret) hem de anlık sıcak işlemi (bey'), bu şahsiyetlerin kalbindeki ilahi önceliği sarsmaya yetmeyen dünyevi teferruatlardır.

        Zikrillâhi (ذِكْرِ اللَّهِ)

        Kelimenin kökü zel-kef-ra (ذ ك ر) harfleridir. Hatırlamak, zihinde canlı tutmak, dille anmak, unutkanlığın ve gafletin zıddı olan uyanık bilinç hali anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kök manasının "bir bilgiyi veya ismi kalpte muhafaza etmek ve gereğinde telaffuz etmek" olduğunu yineler.

        Toshihiko Izutsu, zikir kavramını "lehv" (oyalanma/gaflet) kavramının ontolojik ve psikolojik zıddı olarak tahlil eder. Çarşının ve pazarın gürültüsü, kar hırsı ve dünyevi telaş insanı ağır bir unutkanlığa (gaflete) sürükler. "Zikrullah", bu seküler gürültünün ortasında insanın Allah ile olan fıtri sözleşmesini (misak) sürekli devrede tutan, varoluşsal bir "hatırlatma" ve uyanıklık kalkanıdır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi bağlamdaki yerleşimini inceler. Ayette piyasanın son derece hareketli, maddi ve dışa dönük dünyası ile; zikrin (Allah'ı anmanın) o derin, sessiz ve içe dönük manevi dünyası arasında muazzam bir edebi gerilim (kontrast) yaratılmıştır. "Ricâl" olanlar, bu iki dünya arasındaki köprüyü yıkmadan, çarşının ortasında kalbiyle mabette (zikirde) olabilenlerdir.

        Yekhâfûne (يَخَافُونَ)

        Kelimenin kökü hı-vav-fe (خ و ف) harfleridir. Korkmak, endişe etmek, gelecekte olması muhtemel bir tehlikeden dolayı irkilmek ve sakınmak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "kalbin sükûnetini kaybetmesi, ürpermesi ve bir şeyden çekinerek geri durması" manasının bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, havf (korku) eylemini salt psikolojik bir panik halinden ayırarak tahlil eder. Kur'an terminolojisinde "havf", kişinin kötülüklerden ve ilahi azaptan korunmasını sağlayan, onu ahlaki bir uyanıklığa (takvaya) iten rasyonel ve yapıcı bir endişedir. Ticaretin onları aldatamamasının (lâ tulhîhim) arkasındaki asıl itici güç, kalplerine yerleşmiş olan bu derin "hesap günü korkusu"dur (yekhâfûne).

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, korku eyleminin sosyolojik ve psikolojik yansımasını değerlendirir. Dünyevi hayatta en büyük korku genellikle iflas etmek, ticarette zarar etmek (bey' ve ticaret kaybı) iken; bu ayetteki şahsiyetler, dünyevi/ekonomik korkuları aşmış, sadece ontolojik ve nihai bir tehlikeye (hesap gününe) odaklanarak korkunun yönünü metafizik bir boyuta çevirmişlerdir.

        Yevmen (يَوْمًا)

        Kelimenin kökü ye-vav-mim (ي و م) harfleridir. Etimolojik olarak aydınlık zaman dilimi, belirli bir gün, çağ, süreç ve önemli bir olayın gerçekleştiği vakit anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kök anlamının güneşin doğuşundan batışına kadar olan süreyi ifade etse de, büyük ve dehşetli olayların yaşandığı devrelere de yevm dendiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, Kur'an'da genellikle eskatolojik (ahirete dair) bir formda kullanıldığını belirtir. Ayette bu kelimenin belirsiz (nekra) formda "yevmen" (bir gün) şeklinde kullanılması, o günün şiddetini, tasavvur edilemezliğini ve dehşetini büyüten bir dilsel stratejidir. Bu, sıradan bir takvim günü değil; zamanın bildiğimiz anlamıyla çöktüğü o mutlak hesaplaşma anıdır.

        Tetekallebu (تَتَقَلَّبُ)

        Kelimenin kökü kaf-lam-be (ق ل ب) harfleridir. Bir şeyi altüst etmek, tersine çevirmek, içini dışına çıkarmak, halden hale girmek, kıvranmak ve sürekli değişmek anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin bir yönden başka bir yöne, bir yüzden diğer yüze dönmesi" manasına geldiğini belirtir. İnsanın yüreğine "kalp" denilmesi de, hislerinin ve düşüncelerinin sabit kalmayıp sürekli "halden hale dönmesi/değişmesi" nedeniyledir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tekallüb" eyleminin tefa'ul babında kullanılmasının, değişimin zorluğunu, şiddetini ve peş peşe gelen sarsıntıları ifade ettiğini söyler. Kalplerin ve gözlerin altüst olması, o günün şiddetinden dolayı insanın yaşayacağı mutlak kontrol kaybını, çaresizliği ve içsel kıvranışı (panik halini) anlatan varoluşsal bir felç durumudur.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin psikolojik dehşetini tahlil eder. Dünyada kendi iradesiyle her şeyi kontrol ettiğini sanan, ticareti evirip çeviren insan; o gün (kıyamette) kendi bedenine ve zihnine söz geçiremez hale gelecek, kalbi korkudan göğsünde yer değiştirecek (tetekallebu) ve bakışları dehşetle yuvalarından fırlayacaktır.

        El-Kulûbu (الْقُلُوبُ)

        Kelimenin kökü kaf-lam-be (ق ل ب) harfleridir. Kalp, yürek, aklın ve idrakin merkezi, hislerin kaynağı anlamlarına gelir. (Önceki kelime olan tetekallebu ile aynı köktendir).

        İbn Fâris, sürekli değiştiği ve bir kararda durmadığı için bu uzva kalp denildiğini yineler.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an antropolojisinde "kalp" kavramının sadece kan pompalayan biyolojik bir organ değil; insanın inanç, anlama, idrak etme ve karar verme süreçlerinin ontolojik merkezi olduğunu vurgular. O dehşetli günde kalplerin altüst olması, insanın dünyada inşa ettiği tüm zihinsel kalıpların, inançların ve sahte güven duygularının temelinden sarsılarak çökmesidir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin zıtlık (tezat) gücü üzerinden bir okuma yapar. Dünyada zikirle (zikrillah) sükûnet bulması, sabitlenmesi ve "itminana" ermesi gereken kalpler; eğer bu dünyevi sükûneti ticarete feda ederlerse, ahirette korkunç bir sarsıntıyla "altüst olmaya" (tekallüb) mahkum edileceklerdir.

        El-Ebsâru (وَالْأَبْصَارُ)

        Kelimenin kökü be-sad-ra (ب ص ر) harfleridir. Görme organı (gözler), görme duyusu, görüş alanı, basiret ve bir gerçeği kavramak anlamlarına gelir. Tekili "basar"dır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeye nüfuz eden ve onu açığa çıkaran ışık/bilgi" olduğunu belirtir.

        Angelika Neuwirth, kalplerin (iç dünyanın) ve gözlerin (dış algının) aynı anda altüst olmasının edebi şiddetini inceler. İnsan tehlikeyi önce gözüyle (basar) algılar, ardından o tehlikenin dehşeti kalbe (kulûb) iner. Ahiret günündeki kozmik yıkım o kadar büyüktür ki; insanın dünyada malı, ticareti ve karı hesaplayan o keskin gözleri (ebsâr), hakikatin (ilahi azametin) tecellisi karşısında idrak yeteneğini kaybederek dehşet içinde fırıl fırıl dönecektir. Görme eylemi, kavramaktan çıkıp salt bir şok haline dönüşür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X