Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nûr Sûresi, 36. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nûr Sûresi, 36. Ayet

    ف۪ي بُيُوتٍ اَذِنَ اللّٰهُ اَنْ تُرْفَعَ وَيُذْكَرَ ف۪يهَا اسْمُهُۙ يُسَبِّحُ لَهُ ف۪يهَا بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fî buyûtin eżina(A)llâhu en turfe’a veyużkera fîhâ-smuhu yusebbihu lehu fîhâ bilġuduvvi vel-âsâl(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Allahın yapılmasına ve içinde isminin anılmasına izin verdiği evlerde, akşam sabah Allah'ı tenzih ederek anarlar.”

      Allah’ın yapılmasına... izin verdiği evlerde... Bu beyan hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle demiştir; “En türfea” (أَنْ تُرْفَعَ) kelimesi mescitlerin meskun diğer evlerden farklı tutularak içinde Allah’ı zikretmek, teşbihte bulunmak, kir pastan, maddî pisliklerden temiz, diğer dünyevî meşgalelerden uzak tutmak suretiyle saygı gösterilmesi ve kadrinin yüceltilmesidir. Bazısı ise “en türfea” kelimesinin inşa edilmesi ve mabet yapılması anlamına geldiğini söylemiştir. Eğer maksat bu ise o takdirde âyette mescitlerin inşa ve imarı, oraların mabet edinilmesi emredilmiş olmaktadır. Eğer maksat birincisi ise o takdirde de içinde Allah’ı anlamak, teşbih etmek gibi belirtilen yollarla mescitlere saygı gösterilmesi ve değerlerinin yüceltilmesi emredilmiş olmaktadır.

      Sonra bu konuda izin iki sebeple olur: Birincisi, şu bilinen namazların cemaatle kılmabilmesi için doğan hak sebebiyledir. Zira yeryüzünün tümü esas itibariyle mescittir. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur; “Yeryüzü bana mescit ve temiz kılındı”. Buna göre yeryüzünün tümü namazın caiz olması açısından mescittir. O yüzden buradaki emir namazın cemaatle kılınabilmesi için mescit yapımı ile ilgili olmaktadır.

      İkincisi, Allah Teâlâ bununla özellikle mescitlere yönelik olarak buyurmuştur. Zira içinde oturulan diğer evler izin ve ibâha yollu edinilmiş ve yapılmıştır. Allah Teâlâ yapımına özel izin vermekle mescitleri ayrıcalıklı kılmıştır. Zira eğer mescitlerin inşası genel ibaha ilkesi üzere verilmiş izne dayalı olsaydı, o takdirde mescitler ve diğer evler eşit olurdu. En doğrusunu Allah bilir.

      İçinde isminin anılmasına... Eğer “en türfea” (أَنْ تُرْفَعَ) kavl-i cehlinin yorumu saygı göstermek ve kadrini yüceltmek ise o takdirde Ve içinde isminin anılmasına izin verdiği evlerde, akşam sabah Allah’ı tenzih ederek anarlar meâlindeki beyan, emredilen o tâzimi ve emredilen değerini yüceltmenin tefsiri olur. Yani içlerinde Allah’ın adını zikretmek ve teşbihte bulunmak suretiyle onlara saygı gösterilmesi ve değerlerinin yüceltilmesi emrolundu. Eğer maksat maddi anlamda mescitlerin yapılması ise o takdirde “ve jüzkera fihesmuhû j'ûsebbihu lehu” (وَيُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ وَيُسَبِّحُ لَهُ) cümlesi de başlangıç cümlesi, j'ani yeni bir cümle olur; Yani evler, )*ani mescitler yapılması emredildi ve orada sabah akşam Onun adının anılması ve teşbih edilmesi emrolundu.

      Sonra okunuşu hakkında da ihtilaf edilmiştir “’Yülisebbihu" (يُسَبِّحُ) kelimesini bazdan “ba”nın nasbi ile “Yûsebbehu” (يُسَبَّحُ) şeklinde, bazısı da “bâ"nm kesri ile “jüsebbihu" (يُسَبِّحُ) şeklinde okumuşlardır. Nasb Ue okuyanlar “Orada ismi sabah akşam teşbih edilerek anılır" şeklinde bir takdirle onu eveline bağlamış, sonra da arkadan gelen “ricâlun lâ tülhihim” (رِجَالٌ لَا تُلْهِيهِمْ) kısmını yeni bir cümle başı yapmıştır. Kesre ile okuyanlar İse onu Öncesinden koparmış ve "yüsebbihu lehû fihâ ricâlûn bi’İ-ğuduvvi ve’l-âsâl” (يُسَبِّحُ لَهُ فِيهَا بِالْغُدُوِّ وَالْآصَالِ) j'ani “Orada onu sabah akşam teşbih eden birtakım adamlar vardır" şeklinde söz başı yapmıştır:

      Sonra “ve jüzkera fihesmuhû" (وَيُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ) kelâm-ı İlâhîsinde sözü edilen "admm anılmasından maksat namaz olur, a*nı şekilde teşbih etmek de öyledir. Adınm anılmasından maksat her türlü güzel zikirler olabilir. Sabah akşam teşbih etmekten maksat farz namazlar da olabilir.

      Sonra bazdan “el-ğudüvvi" (بِالْغُدُوِّ) sabah namazı, “âsâl” (وَالْآصَالِ) da öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlandır. “Asil" bu namazlann, vakitlerinde kılınmasmdan ibaret sağalır, demişlerdir. Bazısı da “âsâl" özellikle ikindi namazıdır, diğer namazlar ise bu ifadeden anlaşılmaz, onlar başka delillerle bilinir. “Gudüv" (بِالْغُدُوِّ) de sabah namazıdır, demiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Büyûtin (بُيُوتٍ)

        Kelimenin kökü be-ye-te (ب ي ت) harfleridir. Etimolojik olarak geceyi geçirmek, barınmak, sığınmak ve ev anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyisü'l-Luğa eserinde bu kökün temelinde "gecenin karanlığından korunmak için bir yere sığınmak, örtünmek ve orada vakit geçirmek" manasının bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât sözlüğünde "beyt" kavramını salt fiziksel bir bina olarak değil, insanın hem bedensel hem de ruhsal olarak emniyet bulduğu yapı olarak tahlil eder. Bu ayetteki "büyût" kelimesi, ilahi nurun tecelli ettiği ve Allah'ın anıldığı özel mekanlar (mescitler) olarak kurgulanmıştır. Ev, insanın dünyevi sığınağı iken; bu "büyût", ruhun ontolojik sığınağıdır.

        Dücane Cündioğlu, kelimeyi mekanın ontolojik inşası bağlamında inceler. Cündioğlu'na göre ilahi ışık (Nûr) boşlukta rastgele dağılmaz; o, sınırları belirlenmiş, yeryüzüne sabitlenmiş ve kutsanmış bu "evlerde" (büyût) muhafaza edilir. Mekan, salt bir geometri değil, ilahi tecelliyi barındıran kalbi bir sığınaktır.

        Angelika Neuwirth, kelimenin Kur'an'ın retorik yapısı içindeki dönüşümünü analiz eder. Surenin önceki ayetlerinde "büyût" kelimesi mahremiyetin ve seküler (dünyevi) özel mülkiyetin sembolü olarak kullanılırken; bu ayette kelime radikal bir dönüşüm geçirerek, kapıları herkese açık olan ancak aidiyeti sadece Allah'a ait olan "kutsal kamusal alanları" (mescitleri) tanımlayan bir mertebeye yükseltilmiştir.

        Ezine (أَذِنَ)

        Kelimenin kökü hemze-zel-nun (أ ذ ن) harfleridir. İşitmek, kulak vermek, bilmek, rıza göstermek ve bir şeye müsaade (izin) etmek anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün insanın duyma organı olan "kulak" (uzun) kelimesinden türediğini belirtir. Bir şeye izin verilmesi, o iradenin kulakla işitilip bilinmesi ve onaylanması eylemine dayanır.

        Râgıb el-İsfahânî, "izin" kavramını, bir şeyin yapılmasına veya var olmasına yönelik mutlak bir meşruiyet ve irade beyanı olarak tanımlar. Allah'ın bu evlerin yükseltilmesine "izin vermesi" (ezine), o mekanların meşruiyetini, dokunulmazlığını ve kutsiyetini doğrudan ilahi iradeye bağlar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde izin kavramını ontolojik bir onay olarak tahlil eder. İzutsu'ya göre "Allah'ın izni", dünyevi bir otoritenin verdiği ruhsattan farklıdır. Bu, yeryüzündeki bir mekana ilahi iradenin doğrudan nüfuz etmesi, orayı sıradan bir taş yığını olmaktan çıkarıp "kutsal" statüsüne geçirmesidir.

        Turfea (تُرْفَعَ)

        Kelimenin kökü ra-fe-ayn (ر ف ع) harfleridir. Etimolojik olarak aşağıdan yukarıya doğru kaldırmak, yükseltmek, yüceltmek, değerini artırmak ve şanını yüceltmek anlamlarına gelir. Edilgen (meçhul) fiil formundadır.

        İbn Fâris, kök anlamının "bir şeyi tabanından veya bulunduğu seviyeden daha yüksek bir makama veya mekana taşımak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ref" eyleminin iki boyutunu inceler: Birincisi duvarların örülerek binaların fiziksel olarak inşa edilmesi (yükseltilmesi); ikincisi ise o binaların değerinin, şerefinin ve kadrinin kalplerde "yüceltilmesi" ve her türlü pislikten uzak tutulmasıdır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin eylemsel boyutuna odaklanır. Mescitlerin "yükseltilmesi" (turfea), sadece mimari bir görkem değil, o toplumun ahlaki ve manevi ufkunu da yukarıya (ilahi olana doğru) çekme çabasıdır. Mekanın fiziki yükselişi, müminin manevi miracı ile eşzamanlı ve paralel bir kurgudur.

        Yuzkera (يُذْكَرَ)

        Kelimenin kökü zel-kef-ra (ذ ك ر) harfleridir. Hatırlamak, zihinde tutmak, anmak, unutmamak, dille telaffuz etmek ve ibret almak anlamlarına gelir. Edilgen (meçhul) fiil formundadır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir bilgiyi veya ismi kalpte muhafaza etmek ve gereğinde dil ile açığa vurmak" manasının yattığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "zikir" kavramını gafletin, dalgınlığın ve unutkanlığın tam zıddı olan "sürekli uyanık bilinç hali" olarak tanımlar. Bu evlerin (mescitlerin) asıl varoluş amacı, duvarları değil, içlerinde gerçekleştirilen bu şuur (zikir) faaliyetidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan eserinde zikri, insanın Allah ile olan ontolojik sözleşmesini (misak) sürekli canlı tutan varoluşsal bir hatırlatma/uyanış eylemi olarak inceler. İnsan fıtraten unutmaya (nisyan) meyillidir; zikir, mekana ve zamana yayılan bu unutkanlık hastalığının panzehiridir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), fiilin edilgen (yuzkera / anılması) kalıbında gelmesini edebi bir tevazu olarak analiz eder. Ayet, ananları (failleri) değil, doğrudan "anılan İsmi" (Allah'ı) merkeze yerleştirir. Zikir, bireysel bir gösteriş alanı değil, insanın kendi varlığını silip sadece ilahi ismi yücelttiği eylemsiz bir eylemdir.

        İsmuhu (اسْمُهُ)

        Kelimenin kökü sin-mim-vav (س م و) veya vav-sin-mim (و س م) harfleridir. Birinci köke göre yükseklik, yücelik; ikinci köke göre ise alamet, nişan, damga ve bir şeyi diğerlerinden ayıran işaret anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, ismin "bir nesneyi veya varlığı diğerlerinden ayırarak onu belirgin kılan ve yücelten iz/nişan" olduğunu belirtir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde, Sami dillerindeki "şem/ism" kavramının (özellikle İbranice ve Aramicede) sıradan bir adlandırma olmadığını, doğrudan doğruya ilahi otoriteyi, gücü ve varlığın kendisini (Tanrı'nın bizzat varlığını) temsil eden arkaik ve teolojik bir kapsayıcılığa sahip olduğunu aktarır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, fıkhi ve kelami çerçevede ismin "müsemmayı" (isimlendirileni) temsil ettiğini belirtir. "Onun isminin anılması", Allah'ın zatının, azametinin ve varlığının o mekana bizzat tecelli etmesi, mekanın o isimle mühürlenmesi ve kutsanması demektir.

        Yusebbihu (يُسَبِّحُ)

        Kelimenin kökü sin-be-ha (س ب ح) harfleridir. Suda hızla yüzmek, bir amaca doğru akıp gitmek, uzaklaşmak ve Allah'ı her türlü eksiklikten tenzih etmek (uzak tutmak) anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "bir şeyden fersah fersah uzak olmak ve süratle geçip gitmek" manasını taşıdığını belirtir. Allah'ı tesbih etmek, O'nun zatını yaratılmışlara özgü her türlü zaaftan, şirkten ve kirlilikten sonsuz derecede "uzak" tutmaktır.

        Râgıb el-İsfahânî, tesbihi insanın söz, eylem ve niyetle Allah'ı noksan sıfatlardan arındırması ve O'nun mutlak aşkınlığını ilan etmesi olarak tahlil eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde tesbih kavramını "numinöz" (kutsal ürperti ve huşu) bağlamında inceler. İzutsu'ya göre tesbih, salt dilsel bir tekrar değil; ilahi azamet ve mutlak saflık (purity) karşısında, insanın yeryüzündeki en kutsal mekanlarda (büyût) dahi kendi hiçliğini idrak ederek bu sonsuz mesafeyi (aşkınlığı) haykırmasıdır.

        El-Ğuduvvi (بِالْغُدُوِّ)

        Kelimenin kökü ğayın-dal-vav (غ د و) harfleridir. Günün ilk saatleri, sabah vakti, tanyerinin ağarmasıyla başlayan zaman dilimi anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "günün başlangıcı, erken vakit ve bir yere sabahın ilk ışıklarıyla gitmek" olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin fıkhi (hukuki) bağlamını incelerken, bu vaktin İslam ibadet takviminde "sabah namazı" (salâtü'l-fecr) vaktini işaret ettiğini, insanın güne başlarken şuurunu (tesbih) ilahi hizaya soktuğu ilk eylemsel eşik olduğunu ifade eder.

        El-Âsâli (وَالْآصَالِ)

        Kelimenin kökü hemze-sad-lam (أ ص ل) harfleridir. Kök, temel, asıl, başlangıç ve günün ikindi vaktinden güneşin batışına kadar olan son bölümü anlamlarına gelir. Tekili "asîl"dir.

        İbn Fâris, bu kökün "gündüzün kendi köküne (aslına), yani gecenin karanlığına yaklaştığı, ışığın zayıflayıp günün sona erdiği zaman dilimi" olduğunu ifade eder.

        Angelika Neuwirth, "ğuduvv" (sabah) ve "âsâl" (akşam) kelimelerinin ayet sonunda art arda gelişini edebi bir "merizm" (bütünü ifade etmek için uç noktaları zikretme sanatı) olarak analiz eder. Kur'an, günün sadece iki spesifik vaktini değil; başlangıcından sonuna kadar tüm zaman döngüsünün ilahi anmayla (tesbihle) mühürlenmesi gerektiğini bu iki zıt zaman dilimi üzerinden kompoze eder.

        Dücane Cündioğlu, bu iki vakit üzerinden insanın zamansal varoluşunu idrak etmesini felsefi bir dille tahlil eder. Işığın dünyaya yayılmaya başladığı "sabah" (ğuduvv) ile ışığın çekilerek yerini karanlığa bıraktığı "akşam" (âsâl), insanın varoluş ve yok oluş döngüsünün kozmik bir özetidir. Mümin, zamanın bu iki kritik geçiş noktasında tesbih ederek, akıp giden fani zamanın içinde Bâkî (kalıcı) olana tutunur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X