اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ مَثَلُ نُورِه۪ كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌۜ اَلْمِصْبَاحُ ف۪ي زُجَاجَةٍۜ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍۙ يَكَادُ زَيْتُهَا يُض۪ٓيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌۜ نُورٌ عَلٰى نُورٍۜ يَهْدِي اللّٰهُ لِنُورِه۪ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِۜ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nûr Sûresi, 35. Ayet
Daralt
X
-
(A)llâhu nûru-ssemâvâti vel-ard(i)(c) meśelu nûrihi kemişkâtin fîhâ misbâh(un)(s) elmisbâhu fî zucâce(tin)(s) ezzucâcetu keennehâ kevkebun durriyyun yûkadu min şeceratin mubâraketin zeytûnetin lâ şarkiyyetin velâ ġarbiyyetin yekâdu zeytuhâ yudî-u velev lem temses-hu nâr(un)(c) nûrun ‘alâ nûr(in)(k) yehdi(A)llâhu linûrihi men yeşâ/(u)(c) veyadribu(A)llâhu-l-emśâle linnâs(i)(k) va(A)llâhu bikulli şey-in ‘alîm(un)
-
"Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun misali, İçinde kandil bulunan bir kandilliktir. Kandil bir cam içindedir, cam inciyi andıran bir yıldızdır; (bu kandil) doğuya da batıya da ait olmayan, yağı neredeyse ateş dokunmasa bile ışık veren mübarek bir zeytin ağacından yakılır. Nur üstüne nur. Allah nuruna dilediğini kavuşturur. Allah insanlar için misaller veriyor, Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir.”
Allah Göklerin ve Yerin Nurudur
Allah göklerin ve yerin nurudur. Bazı müfessirler şöyle demişlerdir: Allah göklere ve yere yolu gösteren ve yoluna koyandır. Sonra söz kesilmiş ve Hz. Muhammed'in (s.a.) niteliklerini anlatmaya ve onun için getirdiği temsili beyana başlamış ve buyurmuştur ki: Onun nurunun misali. Yani Muhammed’in nuru babasının sulbunda iken kandillik gibi idi. “Mişkât” (مِشْكَاةٍ) Habeş dilinde taka, yani duvardaki oyuk, sağır pencere demektir. İçinde bir kandil, yani lamba vardır. Lamba en doğrusunu Allah bilir ya, ışığı aydınlatan o kandil bir cam fanus içindedir. Cam tam anlamıyla saf şeffaf haldedir. “Mİşkât” (مِشْكَاةٍ), yani babası Abdullah’ın sulbüdür. Cam ve onun berraklığı Muhammed Resulullah’tır. Allah onu her türlü kirden ve günahlardan arındırmıştır. Kandilin ışığı ve berraklığı Resûllullah’ın (s.a.) kalbi ve orda olan iman, hikmet ve nübüvvettir. Cam inciyi andıran bir yıldızdır, yani Hz. Muhammed. Allah onu katındaki levh-i mahfuzda diğer nebilerin ve resullerin adları ile birlikte andı. Onun Allah Teâlâ katındaki diğer nebî ve resullere olan üstünlüğü inci gibi parlak olan Zühre (Venüs) yıldızının diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir.
Mübarek bir ağaçtan yakılır. Yani diyor ki en doğrusunu Allah bilir ya, Hz. Muhammed’in nuru, Hz. İbrahim’in nurundan aydınlanır. Çünkü Hz. Muhammed Hz. İbrahim’in dini, sünneti ve usulü üzeredir. Hz. İbrahim’in meseli mübarek ağacın meseli gibidir. Hz. Muhammed’in aslı Hz. İbrahim soyundandır. Hepsine salat ve selâm olsun!
(Bu kandil) doğuya da batıya da ait olmayan bir zeytin ağacından... “Zeytûne” (زَيْتُونَةٍ) kelimesinden maksat güzellikler ve Hz. İbrahim’in Rabbine olan taatidir. Allah Teâlâ onu kıyâmet gününde ve diğer yerlerde taatinin güzelliği sebebiyle, aynen zeytin ağacının dünyada sahibine yarar vermesi gibi onu yararlandıracaktır. Zeytin hem meyve hem hazır yemektir. O katıktır, boyamada, yağ üretiminde ve deri tabaklamada kullanılır. Yani zeytin ağacı; doğuya da batıya da ait olmayan bir ağaç. Diyor ki; Hz. İbrahim peygamber (s.a.) hıristiyanlann iddia ettiği gibi hıristiyan değildi. Onlar “O hıristiyan’dı; namazını hıristiyanlann kıblesi olan doğuya doğru kılardı” diyorlardı. O yahudilerin dedikleri gibi yahudi de değildi. Onlar: “O bizim dinimiz üzere idi namazını batıya Beyt-i Makdis’e doğru kılardı” diyorlardı. Allah Teâlâ buyurdu ki o onların iddia ettikleri gibi değildi. Lâkin o hanifti, müslümandı, namazını Kâbe’ye doğru kılardı. Kâbe onun kıblesiydi ve hacca oraya gitmişti.
Yağı neredeyse ateş dokunmasa bile ışık verir. Diyor ki en doğrusunu Allah bilir ya, Hz. İbrahim şayet nebi olmasaydı bile o dünyada iken Allah’a olan hüsn-i taati sebebiyle diğer nebi ve resüllerle birlikte fazilete erer, âhirette de yüce mertebelere nail olurdu.
Nur üstüne nur. Çünkü Hz. Muhammed ve onun getirdiği din ve kitap asıl itibariyle nurunu Hz. İbrahim’den alıyor, çünkü Hz. Muhammed onun dini, sünneti, kitabı ve usulü üzere bulunuyor. Sonra buyurdu ki;
Allah nuruna dilediğini kavuşturur. Yani Allah Teâlâ, Muhammed’in (s.a.) getirmiş olduğu nura -ki o Kur’ân’dır- ilm-i ezelîsi ile said olduğunu bildiği kimselerden dilediğini hidâyet eder, ilm-i ezelîsinde şekavet ehlinden olduğu belli olan kimselerden de dilediğini o nurdan uzak eder. Sonra şöyle buyurdu:
Allah insanlar için misaller veriyor. Yani Allah Teâlâ yüce zatına, O’nun vahdâniyetine iman etsinler, O’nun yaptıklarından rubûbiyetini anlasınlar, Hz. İbrahim’i ve Hz. Muhammed’i (s.a.) tasdik etsinler, onların Allah’ın resûlleri olduklarına inansınlar diye insanlara bu misalleri getiriyor. Bu yorum Mukâtil’e aittir.
Kelâm âlimleri derler ki:
1. Allah göklerin ve yerin nurudur demek Allah Teâlâ, gökleri ve yeri aydınlattı demektir. Onun aydınlatan nurunun misali, “mişkât” (مِشْكَاةٍ) misali ile anlatılan kandilin aydınlatması gibidir.
2. Allah göklerin ve yerin nurudur. Bu beyanın şu anlama gelmesi şöyle mümkündür: Yani göklerin ve yer ehlinin nuru Allah iledir. Görmez misin kİ O şöyle buyurmuştur; Onun nurunun misali demiştir de “Onun misali” dememiştir. Eğer nur bİr grubun da anladığı gibi Allah olsaydı o takdirde “Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun misali şöyle di r.. derdi de “O’nun nurunun misali” demezdi. Buna göre “Onun nurunun misali” mealindeki “meselü nûrihî” (مَثَلُ نُورِهِ) gösterdi ki O bu şekilde nur ile zatını da kastetmemiştin Lâkin bizim belirtmiş olduğumuz gök ve yer ehlinin nuru onun sayesinde vardır anlamını murat etmiştir. Görmez misin ki sonunda şöyle buyurmuştur; Allah nuruna dilediğini kavuşturur. Buradan da anlaşılıyor ki O, nur ile onların anladığı mânayı kastetmemiştin “Kime Allah nur vermezse, onun için nur diye bir şey yoktur” Bu da gösteriyor ki 0> onlann anladığı gibi gördükleri ve gözlemledikleri sair nurlar gibi bir nur değildir. Bu görüşü dillendirenler Müşebbihe olmaktadır. îbn Abbâs’ın yaptığı yorum da bu anlamdadır: “Allah Teâlâ gökler ve yer ehlinin yol göstericisidir (hâdi)”.
Onun nurunun misali, içinde kandil bulunan bir kandilliktir. Kandil bir cam içindedir, cam inciyi andıran bir y ıld ızd ır. âyetin metninde geçen “meselü nûrihi” (مَثَلُ نُورِهِ), yani Onun nurunun misali mealindeki ifadeyi kalbinde, içinde kandil bulunan ve mişkâta benzeyen müminin nurunun misali... şeklinde yorumlamak da mümkündür. Çünkü mişkât içeri ışığın sızacağı herhangi bir menfezi olmayan oyuk demektir ve haliyle karanlık olur. Oraya kandil koyduğu zaman her yerini aydınlatır, kendisini de aydınlaür. Öyle ki nur ve ışığın aydınlatmadığı hiçbir yer kalmaz. Kalp de böyledir. O karanlıktır, çünkü oraya dışarıdan ışık girecek bir menfez yoktur. Allah Teâlâ, kalbini imanı ile aydınlatınca bu nur ve eseri her tarafında ve bütün organlarmda zahir olur. Şu üâhî beyanda buna temas etmiştir: “AUah’m, göğsünü İslâm’a açtığı, böylece Rabb’inden bir nur üzere bulunan kimse, kalbi imana kapalı kimse gibi midir? Allah Teâlâ bildirdi ki yüce zatının, göğsünü İslama açtığı kimse Rabb’inden bir nur üzere bulunur. Bu da gösterir ki “meselu nûrihî’ (مَثَلُ نُورِهِ) ifadesi müminin nurunun misali anlamındadır. Übey b. Kâb’m mushafı da bu şekildedir. O âyeti şöyle okudu: “Meselu nûri’l-mu’mini kemişkâtin” (مَثَلُ نُورِ الْمُؤْمِنِ كَمِشْكَاةٍ). İbn Mesûd’un muslıafmda da “meselu nûrihi fî kalbi’l-mu’min” (مَثَلُ نُورِهِ فِي قَلْبِ الْمُؤْمِنِ) şeklindedir. Hasan-ı Basıl “Müminin kalbinde Kur'ânın misali içinde kandil olan bir taka gibidir diye yorumlamıştır.
3. Yahut “Allahu nûru’s-semâvâti ve’l-ard” (اللَّهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ) kavl-i cehlinin yorumu şöyle olabilir: Onunla karanlıklar yok olur, perdeler ve engeller açılır. Çünkü ışığa “nur” denilmesi kendisiyle karanlıkların dağılması, perdelerin ve örtülerin açılması sebebiyledir, yoksa Allah gerçekten ışık olduğu için değil. Görmez misin ki Allah Teâlâ Kur'ânı da resûlü de “nur” diye isimlendirmiştir. Çünkü şüpheler ve karanlıklar onlarla dağdır, gerçeklik üzerindeki perdeler, örtüler onlarla kaldırdır ve açılır. Bunlar her ne kadar özleri itibariyle ışık saçan nesneler değiller ise de, sözünü ettiğimiz şeküde eşyanm gerçekliklerinin bunlarla aydınlanması, üzerindeki perdelerin bunlarla kalkması gerçekleştiği için onlar “nur” diye isimlendirilmişlerdir. Buna göre Allah Teâlanın da “nur” diye isimlendirilmesi caizdir. Çünkü karanlıkların dağdması, şüphelerin izalesi, hakikatlerin üzerindeki perdelerin açılması, örtülerin kaldırılması O nunla olur. Yoksa O nun zatının nur olmasından ötürü değil.
Bazıları Onun nurunun misali meâlindeki beyan hakkında daha önce anlattığımız üzere müminin nurunun misah anlamına geldiğini söylemiştir. Kimüeri bunun “müminin göğsündeki nurunun misali” demek olduğunu belirtmiştir. Bazdan ise onu “Muhammed’in nurunun misali” diye yorumlamıştır. Mukâtil ve daha başkaları böyle yorumlamıştır. Kimi de onu “Kuran’m nurunun misali” diye açıklamıştır.
Kandillik gibi. Daha önce belirttiğimiz üzere ışığın dışarıdan girebdeceği bir menfez olmayan taka (oyuk, sağır pencere) demiştir. Kimisi kandildeki fitil yeridir açıklamasını yapmıştır. Kimisi kandilin asıldığı demir askılar demiştir.
Doğuya da batıya da ait olmayan... Bazıları şöyle demiştir: Bu bir düz arazi ağacıdır ki güneş doğduğu zaman üzerinden doğar, battığı zaman da üzerinden batar. 0(nun yağı) en kaliteli yağdır. Bazısı da kuytuda bir ağaçtır ki üzerine doğduğu zaman güneş doğmaz, battığı zaman da üzerinden batmaz demiştir. Kimisi de batısı olmayan doğulu değil, doğusu olmayan batılı değil; lâkin o hem doğulu hem batılı demiştir. Her nasıl olursa olsun yağın belirtilmiş olması saf ve katkısız olması sebebiyledir. Bu İtibarla ehline sorulması gerekir. Şöyle denir: Hangi yağ daha kaliteli ve saftır; Güneş gören mi yoksa hiç güneş değmeyen mi? Ya da bir vakitte güneş görüp de bir vakitte de güneş görmeyen mi?
4. Bazıları şöyle demişlerdir: O Allah sübhanehu ve teâlâ gökler ve yer ehline gideceği yolu gösterendir (hâdî). O'nun hidâyeti müminin kalbini saf yağın sanki ateş dokunmadan hemen aydınlatması gibi aydınlatır. Ona ateş dokunduğunda ise ışığı ışık üzerine artar. Müminin kalbi de aynı şekildedir ve ona ilim gelmeden Önce hidâyet onda etkin olur, ilim de gelince hidâyet üzere hidâyeti artar, nur üzerine nur olur. Übey b. Kâb’dan rivayet edilmiştir ki “meselu nûrihî” (مَثَلُ نُورِهِ) hakkında, daha önce belirttiğimiz üzere o şöyle diyor: Müminin nurunun misali ve aynı şekilde de “meselu nûri’l-mü'min" (مَثَلُ نُورِ الْمُؤْمِنِ) okuyor. O şunları söylemiş: O, Allah Teâlanm kalbine Kur’ân'ı ve imam koymuş olduğu bir kuldur. Mışkât onun göğsüdür. Mİsbâh, Allah Teâlanm onun kalbine koymuş olduğu Kur’ân ve imandır, Zücace (cam) kalbidir. Cam inciyi andıran bir yıldızdır. “Işık veren yıldız” Şecere-i mübareke onun aslıdır. Mübarek, sırf Allah için ihlas demektir ve hiçbir şeyi Ona ortak koşmamaktır. Onun misali öyle bir ağaçtır ki diğer ağaçlar etrafmı sarmıştır ve o yeşil yumuşak bir ağaçtır, ona ne doğarken ne de batarken hiçbir hal üzere güneş değmez. Mümin de İşte aynen böyledir; kendisine fitnelerden hiçbir şey dokunmadan ecir kazanabilir, hazan da fitnelerle imtihan edilir de Allah onu sabitkadem kılar. O şu dört hal üzere bulunur. Belâya mâruz kalırsa sabreder, verilirse şükreder, söyledi mi doğru söyler, hükmetti mi adaletle hükmeder. O diğer İnsanlar arasında ölülerin kabirleri arasında yürüyen bir diri gibidir. Nur üstüne nur. O beş nur içinde döner dolaşır; sözü nurdur, ilmi nurdur, girişi nurdur, çıkışı nurdur, kıyâmet gününde cennete vanşı nurdur. Sonra kâfirin misalini verdi ve şöyle buyurdu: “İnkâr edenlerin yapıp ettikleri, susamış kimsenin geniş düzlüklerde görüp su zannettiği serap gibidir"'. O Allah katında hayır bekler ama onu bulamaz. Allah Teâlâ onu cehenneme sokar. Başka bir âyette de meâlen şöyle buyurmuştur: “Yahut dalga, üstünde yine dalga, onun üstünde de bulutla (kara bulut gibi bir dalga ile) kaplı büyük bir denizdeki karanlıklar gibidir; birbiri üzerinde karanlıklar!” O karanlıklar içinde bocalar durur.
5. Bazıları Allah göklerin ve yerin nurudur meâlindeki beyan hakkında şöyle demiştir: Yani Allah Teâlâ nuru ile göklerde ve yerde olanlara belirttiğimiz gibi hidâyet eder. Onun müminin kalbindeki nurunun misali mişkât gibidir. “Mişkât” sözünü ettiğimiz gibi deliği olmayan oyuk veya taka demektir. Orda bir misbâh, yani lamba vardır. İnci gibi ışık saçıcı yıldız demektir. “Dür” (دُرّ), yani inci kelimesinden ismi mensubdur. Bu İbn Kuteybe’nin izahı olmaktadır. Ebû Avsece şöyle dedi: M işkât duvarda olan oyuktur (taka), çoğulu “meşâk” (مَشَاك) gelir. Oyuk anlamındaki “küwe”nin (كُوَّة) çoğulu da “küven” (كِوًى) gelir. Işığı pek fazla yıldız demektir. “Dürriyyun” (دُرِّيٌّ) de gene ışıktandır: Her ikisinin aslını da inci anlamındaki “dür” (دُرّ) kelimesi oluşturur. "Kevâkib derârin” (كَوَاكِبَ دَرَارِيَّ) ışık saçan parlak yıldızlar demektir.
Kâb’tan rivayet edilmiştir: O nun nurunun m isali hakkında şöyle demiştir: Allah Teâlâ Hz. M uham m ed’in misalini “ke mişkâtin fîhâ misbâh el-misbâhu fi zücâcetin ez-zücâcetü keennehâ kevkebun dürriyyun” (كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ ۖ الْمِصْبَاحُ فِي زُجَاجَةٍ ۖ الزُّجَاجَةُ كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ) şeklinde ortaya koymuş; onun dilini, göğsünü ve kalbini temsil yoluyla anlatmıştır. Işık veren m übarek bir zeytin ağacmdan yakıhr meâlindeki beyanda M uham m ed konuşmasa bile (duruşuyla ihtiyaç duydukları hususları) insanlara neredeyse açıklıyor anlamına gelir.
Dahhâk b. Müzâhim’in şöyle dediği nakledilmiştir: Cam inciyi andıran bir yıldızdır m eâlindeki beyan şu anlam a gelir: Yıldızlar ateşten yaratılmışlardır, onlara “dürrî” (دُرِّيّ) denilir. Bu mânadan olmak üzere Allah Teâlâ “kevkebun dürriyyun” (كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ) buyurdu. Onların mişkât hakkındaki sözlerini aktarmıştık.
Bazıları dedi ki: “Mişkât”, menfezi olmayan oyuktur (taka). Bazısı fitil, bazısı “bizzat kandilin içindeki fitil”, bazısı “kandilin ortasında duran ve fitil takılan şey”, bazısı “kandillerin asıldığı demir askılar” demişlerdir, “ezzücâcetü” (الزُّجَاجَةُ) ise kandil olmaktadır.
Sonra eğer “meselü nûrihî” (مَثَلُ نُورِهِ) onun nurunun misalinden maksat müminin nuru ise, bu sıradan her müminin vasfı ve özelliği değildir. Abi ne kendisinde iman şartlarının tümü, güzel huylarm ve âdabın tamamı bulunan kâmil müminlerdir. Çünkü özü, bedeni, kalbi ve tüm amelleri ve fiilleri itibariyle temiz olması şeklinde nitelemiştir. Çünkü O buyurmuştur.
Mişkâttan maksat kalbidir. “Fîhâ misbâh” (فِيهَا مِصْبَاحٌ) orda bir lamba vardır. Bu da kalbinin içinde bulunduğu göğsüdür. Lamba cam içindedir. Bu da göğsündeki imanıdır. Sonra camı (zücace) nitelemiş ve şöyle buyurmuştur: Sanki o ışık saçan bir yıldız gibidir. Bazıları “inciden” demişlerdir. Hepsi de ışık, nur, iç ve dış temizliği ve safiyeti olarak yorumlamışlardır. O da kendisinde her türlü aranan güzel şartları ve hasletleri toplayan mümindir. Sıradan her müminin böyle olması mümkün değildir. Bu yorum daha uygundur. Görmez misin ki Allah Teâlâ daha sonra kâfirin niteliğini anlatmış ve onun pisliğini belirtmek üzere şöyle buyurmuştur; “İnkâr edenlerin yapıp ettikleri, susamış kimsenin geniş düzlüklerde görüp su zannettiği serap gibidir”. Eğer nur âyetinde söz konusu edilen Hz. Muhammed’in vasfı ise onda bahsedilen ve nitelenen bütün özellikler mevcuttur. Eğer maksat Kur’ân İdiyse onda da durum gene öyledir.
Yağı neredeyse ateş dokunmasa bile ışık veren... Bahsettiğimiz nitelemelerin tümü mümin için olabilir, Hz. Muhammed İçin olması da mümkündür. Bunlarla Kuran da kastedilmiş olabilir. Hz. İbrahim’in kastetilmesi de muhtemeldir. Nur üstüne nûr ve Allah nuruna dilediğim kavuşturur mealindeki beyanm şu mânalara gelmesi muhtemeldir: Allah Teâlâ Muhammed’in nuruna hidâyet eder. Kur’ân’a, yahut imana ve hidâyete erdirmeyi murad etmesi de muhtemeldir. Bazıları Nur üstüne nur hakkında şöyle demiştir: Yağ nurdur, misbâh (lamba) nurdur, kandil nurdur. Mukabili olarak mümin nurdur, onun ameli nurdur, sözü nurdur. “Yehdillâhu li nûrihî men yeşâu” (يَهْدِي اللَّهُ لِنُورِهِ مَنْ يَشَاءُ) lafz-ı cehlinde “lâm” harfi "bâ” anlamında da olabüir.
Bazıları Allah göklerin ve yerin nurudur mealindeki beyan hakkında şöyle demiştir: Belirttiğimiz üzere gökler ve yer Allah Teâlâ'nın nuru ile aydınlandı. O’nun misali nurunun, yani müminin kalbindeki O’nun nurunu nu misali. O İbn Mesûd’un (r.a.) kıraatinde de “Meselu nûrihî fî kalbi’lmümin” (مَثَلُ نُورِهِ فِي قَلْبِ الْمُؤْمِنِ) şeklindedir. Bu bir misaldir ve iman, Kuran ve içine iman ve Kuran’m girmesi halinde kalp hakkında getirilmiştir. Kuran mişkât, yani içinde lamba olan oyuk (taka) gibidir. Oradaki lamba iman ve Kurandır. O cam fanus içindedir, cam kalbi temsil eder. “Mişkât” da göğüsün sembolüdür. Nasıl ki lamba şişenin içine girince ışık verirse, aynı şekilde kalp de (içine iman/Kur an girince) ışık verir. Sonra ışık cam fanustan çıkar ve takayı aydınlatır. Kalp de göğsü aydınlatır. Sonra ışık takadan yansır ve evi aydınlatır. Aynı şekilde nur da göğüsten iner ve içini tümüyle aydınlatır da oraya asla haram girmez. En doğrusunu Allah bilir.
Allah insanlar için m isaller veriyor. Onlar için misal getirmenin iki izahı olabilir: Birincisi: Onların fiilleri ve sözleri ile ilgili misaller (kıstaslar): Böylece onların güzellikte ve iyilikte değerlerini, onların ceza ve sevap olarak karşılığının ölçüsünü bilsinler. Ya da Allah her türlü hayrı kendilerinde toplamış saygıdeğer ulu kimseleri misal getirdi. Böylece inananların da onlar gibi olmalarmı, onlarda bulunan özellikler gibi özelliklere kendilerinin de sahip olabilmesi için çabalamalarını istesinler. İmanın yahut Kur anın ya da Hz. Muhammed’in ya da ihtilaflı olsa da en doğrusunu Allah bilir ya, iman, Kur’ân ve Muhammed üzerine getirilen deliller ve kanıtların güzellikte, parlaklıkta, ışık saçmada, değerli oluşta nurlar gibi oluşları sebebiyle Allah Teâlâ tarafından onlar nurlara benzetilmiş ve onlar sebebiyle herkesin bu nurların güzelliğini ve değerini bilmeleri istenmiştir. Buna göre sözü edilen hususlara dair anlatımda getirilen misaller, delil ve kanıtlarla, güzelliği ve değeri hiç kimseye gizli kalmayan, inatçı ve sabit fikirlilerden başka kimsenin inkâra kalkışamayacağı nurlar gibi olmuştur.
Küfrün ve muannitliğin çirkin, bozguncu ve bâtıl oluşunun misali de üst üste binmiş olduğu belirtilen karanhklar serap ve İlâhî beyanda bahsedilen köpüktür. Allah şöyle buyurmuştur: “İnkâr edenlerin yapıp ettikleri, susamış kimsenin geniş düzlüklerde görüp su zannettiği serap gibidir”. Karanlıklar hakkında şöyle buyurmuştur: “Yahut dalga, üstünde yine dalga, onun üstünde de bulutla (kara bulut gibi bir dalga ile) kaplı büyük bir denizdeki karanlıklar gibidir” ve şöyle buyurmuştur: “Allah bir kimseye ışık vermezse onun aydınlıktan asla nasibi yoktur”.
Cam inciyi andıran bir yıldızdır. Bu beyan hakkında şöyle demiştir; Beş yıldızın beşi de dürrîdir; Zühre (Venüs), Utarid (Merkür), Müşteri (Jüpiter), Behram (Merih) ve Zühal (Satürn). Katâde İse şöyle dedi: Dürrî, iri ve parlak yıldızdır. Kisâî ise şunu söylemiştir: Kim “derie” (دَرِيء) şeklinde hemzeli okursa o yıldızın güzelliği, açıklığı ve yüksekliğidir. “Derae’n-necmu” (دَرَأَ النَّجْمُ) dersin ve Arap dilinde yaygın ve açık mânasına gelir. Kim de “dâl”in dammesiyle ve hemzesiz olarak "dürriyyun” (دُرِّيٌّ) şeklinde okursa o takdirde de inci anlamındaki “dürr’e nispet etmiş olur. Kimi de “dâl”i damme ile ve de hemzeli olarak okumuştur ki sanırım bu da bir lügattir. Ebû Amr b. Alâ şöyle dedi: “Dürrrî” (الدُّرِّيءُ) sanki bİr gidip bir geliyormuş gibi ışıl ışıl parladığını gördüğün yıldızdır. Haberde Hz. Peygamber’den (s.a.) geldiğine göre o şöyle buyurmuştur: "İlliyyîn ehlinden adam cennet ehline şöyle yukarıdan bir bakar da onun ışıl ışıl parıldayan sanki bir yıldız gibi onun sayesinde cennet aydınlanır. Şüphesiz Ebû Bekir ve Ömer onlardandır. Ve onlar bundan da fazlasını hak ederler”. Aynı şekilde merfû olarak “Dürriyyun” (دُرِّيٌّ) şeklinde de rivayet olunmuştur. Başka bir haberde ondan şöyle nakledilmiştir: “Cennete ilk giren zümrenin yüzleri dolunay gibi parlak olur. Onların arkasından girenlerin yüzleri gökte parlayan yıldızların ışığı gibi aydınlık olur. Onlardan her birinin İnsan soyundan olan iki zevcesi vardır ki onların baldırlarınm iliği tenin arkasından görülür (öylesine şeffaftır). Muhammedin cam elinde olan Allah’a yemin ederim ki orada bekâr kimse yoktur”.
Mübarek bir zeytin ağacından yakılır. Bu beyanda geçen “yîıkadu” (يُوقَدُ) hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları onu “yûkadu” şeklinde “ya”lı, dammeli ve “kaf”m fethi ile okumuşlardır: "el-Mısbâhu yûkadü” (الْمِصْبَاحُ يُوقَدُ) yani lamba yakılır anlamında. Bunlar “tâ” ile, “dâl’ m refı ve “ta”nın nasbi ile “zücâce”ye raci kılarak “tevakkadü” (تَوَقَّدُ) şeklinde okumuş ve aslı “tetevakkadü” (تَتَوَقَّدُ) iken sonra “tâ”lardan biri atılmıştır. “Tûkadü” (تُوقَدُ) “tâ” ve refı ile okuyanlar “tutuşturulan zücâce” şeklinde bir takdirde bulunmuşlardır. Rivayete göre Hasan-ı Basrî onu “tûkadü” okumuştur: Yani “ez-zücâcetu’l-letî tûkadü” (الزُّجَاجَةُ الَّتِي تُوقَدُ) takdirinde. Mekke ehli “ta”nın nasbi ve “kaf”m şeddesi ile “tevakkade” (تَوَقَّدَ) şeklinde okumuşlardır; “el-misbâhu tevakkade” (الْمِصْبَاحُ تَوَقَّدَ) takdirinde. O yüzden de mansub okumuşlardır. “Yûkadü” okuyan ise öznesini yıldız ya da lamba olarak “yûkadu’l-kevkebu evi’l-misbâhu” (يُوقَدُ الْكَوْكَبُ أَوِ الْمِصْبَاحُ) şeklinde bir takdirle okumuşlardır.
(Bu kandil) doğuya da batıya da ait olmayan. Müfessirlerin bazı görüşlerini daha önce geçen yerde belirtmiştik. Ancak onlara bir şey eklemek istiyoruz: Bir yorumcu dedi ki: O güneşin doğuşundan batışına kadar gölgesi olmayan bir yazı (alaz) ağacıdır. Onun ne doğuya ne de batıya düşen bir gölgesi vardır. Onun yağı en saf, en tatlı ve en hoş olanıdır. Başka bir yorumcu şöyle demiştir: Batısı olmayan şarkî değil, doğusu olmayan garbî değil; lâkin o sahrada gözüken bir ağaçtır ya da bir tepe üzerindedir, güneş gündüz boyu ona değer. Bu da evvelki gibidir. Kisâî şöyle demiştir: Ne tek başına şarkî ne de tek başına garbîdir. Fakat o aynı anda hem şarkîdir hem garbidir. Bu şöyle demen gibidir: “Lâ âtîke ve lâ âtî fulânen” (لَا آتِيكَ وَلَا آتِي فُلَانًا). Bunun iki anlamı vardır: Eğer dilersen mânası, onlardan hiçbirine gelmiyorsundur. Eğer dilersen de o takdirde mânası onlara birlikte geliyorsundur. Bunun örneği şudur: “Vallâhi lâ akülü ve lâ ye’külü zeydün” (وَاللَّهِ لَا آكُلُ وَلَا يَأْكُلُ زَيْدٌ). Bunun iki anlamı vardır:
Aynı şekilde şöyle denilir: “Raculün lâ yercû el-cennete ve lâ yehâfu’n-nâra ve yuhibbu’l-fıtnete, innehû racul sâlih” (رَجُلٌ لَا يَرْجُو الْجَنَّةَ وَلَا يَخَافُ النَّارَ وَيُحِبُّ الْفِتْنَةَ، إِنَّهُ رَجُلٌ صَالِحٌ), yani bir adam ki cenneti ummuyor, cehennemden korkmuyor ve fitneyi seviyor. O salih bir adamdır. Fitne mal ve çocuk demektir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Mallarınız ve çocuklarınız sizin için ancak bir imtihandır (fitne)..”. O cenneti umuyor ve cehennemden korkuyor. Hu bizim yorumladığımız gibidir.
Bazıları “lâ şarkıyyetin” (لَا شَرْقِيَّةٍ) hakkında şöyle demiştir: Günün başından sonuna kadar güneşe nıâruz olmaz. “ Ve lâ ğarbiyyetin” (وَلَا غَرْبِيَّةٍ) günün başından sonuna kadar üzerinde sade gölge de var olmaz. Lâkin hem “şarkıyye’’ hem “garbiyye’’dir, yani ona gün boyu güneş ve gölge birlikte isabet eder (hem doğu hem balı güneşini alır). Araplar şöyle der: “ Lâ hayra fi şeceratin fl madvâtin ve lâ hayra fi şeceratin fi madhâtin” (لا خير في شجرة في مضواة ولا خير في شجرة في مضحاة), yani hiç güneş görmeyen yerdeki bir ağaçta hayır yoktur, hiç güneş batmayan yerdeki bir ağaçta da hayır yoktur. Birileri şöyle demiştir: Güneş ne doğar ne de batar, biri de demiş ki: O Şam bölgesinde bir ağaçtır; ne doğudadır ne de batıdadır. Hasan-ı Hasrı ise şöyle demiştir: Vallahi eğer bu zeytûne ağacı yeryüzünde olsaydı illa ki ya doğuda ya da batıda olacaktı. Vallahi o yeryüzünde değildir. O Allah Teâlâ’nın nurunu -k io Kur’ân’dır- açıklamak üzere getirmiş olduğu bir meseldir.
Nur üstüne nur. Bu İlâhî beyana gelince bazıları ona dair şöyle dedi: Müminin imanı nurdur, ilmi nurdur, o nur üzerine nurdur. Bazıları şöyle söyledi: Ateşin nuru yağın nurunun üzerinedir. Böylece nur üzerine nur olur, O kalitesiyle -yağı kasdediyor- bir nurdur. Bazısı da şöyle dedi: Ateşin nuru ile yağın nuru bir araya gelince aydınlatırlar. Bunlardan hiçbiri, diğeri olmadan aydınlatamaz. Aynı şekilde Kur’ân’ın nuru ve imanın nuru da bİr araya geldi mi aydınlatır, bunlardan biri olmadan diğeri aydınlatmaz. Bazısı da sözünü ettiğimiz imanın ve ilmin nuru demiştir. Bazısı da bahsettiğimiz imanın ve amelin nuru demiştir. Sonra yağ ile yaptığımız teşbihin mânası şudur; Çünkü yağ lamba için en saf, en temiz ve en hoş ve en aydınlatıcı unsurdur; onda katık, ilâç vb. gibi her türlü yararlanma özelliği vardır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Nûru (نُورُ)
Kelimenin kökü nun-vav-ra (ن و ر) harfleridir. Etimolojik olarak karanlığın zıddı olan ışık, aydınlık, parıltı, gerçeği ortaya çıkaran güç ve hidayet anlamlarına gelir.
İbn Fâris, Mekâyisü'l-Luğa eserinde bu kökün "aydınlatmak, açığa çıkarmak ve görünür kılmak" manasını taşıdığını belirtir. Karanlık (zulmet) nesneleri gizlerken, nûr varlıkları kendi hakikatleriyle açığa çıkarır.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât sözlüğünde nûr kavramını ikiye ayırır: Gözün görmesini sağlayan fiziki/dünyevi ışık ve aklın/kalbin idrakini sağlayan ilahi (metafizik) ışık. "Allah göklerin ve yerin nurudur" ayeti, tüm evrenin ontolojik varoluşunun ve düzeninin doğrudan O'nun bu "açığa çıkarıcı ve hayat verici" ilahi ışığıyla kaim olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan eserinde nûr kavramını ontolojik bir aydınlanma olarak tahlil eder. Kur'an etiğinde karanlık (zulümat) Cahiliye'nin, şirk ve bilgisizliğin sembolüyken; Nûr, varlığın ilahi merkezden yayılan sarsılmaz hakikati ve hidayetidir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin Arapçadaki diğer türevi olan "nâr" (ateş) ile "nûr" (ışık) arasındaki zıtlığı inceler. Nâr yakıcı, tüketici ve yok edici iken; Nûr sadece aydınlatıcı, saf, huzur veren ve var kılan bir enerjidir. Allah'ın nitelemesi için nâr değil, mutlak saflık olan nûr kelimesi seçilmiştir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin tasavvufi ve kozmolojik düzlemde, evrenin kör bir tesadüf veya karanlık bir boşluk olmadığını, her zerresinin ilahi bir bilinçle (nûr) kodlandığını ve aydınlatıldığını etimolojik olarak mühürlediğini belirtir.
Mişkâtin (مِشْكَاةٍ)
Kelimenin kökü şın-kef-vav (ش ك و) harfleridir. Etimolojik olarak duvarda bulunan ancak dışarıya açılmayan (pencere olmayan) oyuk, hücre, niş ve kap anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyi içinde tutmak, toplamak veya şikayet etmek" anlamlarının yattığını belirtir. Duvardaki oyuğa "mişkât" denilmesi, ışığı dağıtmadan kendi içinde toplayıp tek bir yöne doğru yansıtarak gücünü artırmasından kaynaklanır.
Celaleddin el-Suyuti, el-İtkân eserinde bu kelimenin saf Arapça olmadığına dair kadim dilbilimcilerin nakillerine yer verir ve kelimenin Habeşçe kökenli olabileceğini aktarır.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı çalışmasında bu tespiti destekler. Habeşçede (Ethiopic) penceremsi oyuk anlamına gelen "meskot" kelimesinin, İslam öncesi dönemde Arapça kelime dağarcığına mimari bir terim olarak girdiğini ve Kur'an'ın bu yabancı kökenli kelimeyi alıp harikulade bir teolojik metafora (ilahi ışığın toplandığı yer) dönüştürdüğünü belirtir.
Angelika Neuwirth, kelimeyi Geç Antik Çağ mimarisi ve estetiği üzerinden analiz eder. Kilise veya tapınak mimarisindeki kandil nişlerinin (mişkât) yarattığı o mistik ve odaklanmış aydınlatma kültürünün, Kur'ani retorikte ilahi ışığın insan kalbindeki odaklanma noktasını tasvir etmek için kullanıldığını ileri sürer.
Dücane Cündioğlu, mişkât kelimesini felsefi bir metafor olarak insanın göğüs kafesiyle (sadr) özdeşleştirir. Göğüs kafesi, içindeki kandili (kalbi) dış dünyanın şiddetli rüzgarlarından koruyan ve ışığı insanın kendi iç dünyasına yansıtan bir "oyuk" işlevi görür.
Misbâhun (مِصْبَاحٌ)
Kelimenin kökü sad-be-ha (ص ب ح) harfleridir. Sabahın olması, tan yerinin ağarması, aydınlığın karanlığı yırtması ve ışık veren kandil/lamba anlamlarına gelir.
İbn Fâris, kök anlamının "kırmızımtırak aydınlık, sabahın ilk ışıklarının gecenin karanlığını yarması" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "misbâh" kelimesinin sadece etrafı aydınlatan bir eşya olmadığını, kökenindeki "sabah" (subh) vurgusu nedeniyle, cehalet ve küfür karanlığını tıpkı yeni doğan bir sabah güneşi gibi kesin ve güçlü bir şekilde ortadan kaldıran bir "hidayet kaynağı" olduğunu tahlil eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, mişkât (oyuk/göğüs) içinde yanan bu misbâhı (kandili), müminin kalbindeki somutlaşmış "iman nuru" olarak değerlendirir. Dışarıdaki karanlık ne kadar yoğun olursa olsun, kalpte sabahın aydınlığını (misbâh) barındıran kişi kendi yolunu aydınlatır.
Zucâcetin (زُجَاجَةٍ)
Kelimenin kökü ze-cim-cim (ز ج ج) harfleridir. Cam, şeffaf ve pürüzsüz nesne, sırça ve mızrağın demir ucu anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "parlaklık, incelik ve hedefe nüfuz etme" fikrinin yattığını belirtir. Camın saydamlığına ve ışığı geçirme özelliğine bu kökten isim verilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, zücace (sırça/cam) kavramını kalbin fıtri yapısı olarak tanımlar. İyi bir cam ışığı hapsetmez, dumanla kirlenmez, aksine içindeki kandilin (misbâh) ışığını dışarıya pırıl pırıl yansıtır. Müminin kalbi de bu şeffaf cam gibi olmalı, günahların kiriyle (pasla) bulanıklaşmadan ilahi nuru dış dünyaya (amellere) aktarabilmelidir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi tasvirine dikkat çeker. Zücace (cam fanus), içindeki ateşi dışarıdaki rüzgarlardan (şüphe ve vesveselerden) korurken, ışığın yayılmasına engel olmayan muazzam bir geçirgenliğe sahiptir. Bu, kalbin hem korunmasını hem de dış dünyaya hidayet saçmasını anlatan ikili bir metafordur.
Kevkebun (كَوْكَبٌ)
Kelimenin kökü kef-vav-kef-be (ك و ك ب) veya kef-be (ك ب) harflerinden gelir. Parlak yıldız, suyun parlaması, kılıcın parıltısı, bir şeyin en gösterişli ve taze kısmı anlamlarına gelir.
İbn Fâris, kelimenin "şiddetli parlayış ve göz alıcı parlaklık" ifade ettiğini belirtir. Geceleyin gökyüzünde en çok dikkat çeken iri yıldızlara veya gezegenlere kevkeb denir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kevkeb kelimesinin astronomik anlamda kendiliğinden ışık saçan yıldızdan (necm) ziyade, aldığı ışığı muazzam bir parlaklıkla yansıtan iri gezegenler için kullanıldığını aktarır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, zücace'nin (camın) bir "kevkeb" (parlak yıldız) gibi olmasını optik ve teolojik bir tahlille açıklar. Cam fanus sadece içindeki ışığı geçirmekle kalmaz; saflığı ve pürüzsüzlüğü sayesinde ışığı öylesine kırar ve yansıtır ki, bizzat camın kendisi de gökyüzündeki iri bir gezegen (kevkeb) gibi bağımsız bir ışık kaynağına dönüşür. İman, kalbe girdiğinde kalbi salt bir taşıyıcı olmaktan çıkarıp bizzat nurlandırır.
Durriyyun (دُرِّيٌّ)
Kelimenin kökü dal-ra-ra (د ر ر) harfleridir. Sütün veya suyun bolca ve kesintisiz akması, çoğalmak, parlamak ve inci (dürr) anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin ardı arkasına, bolca ve saf bir şekilde akıp gelmesi" olduğunu belirtir. İstridyeden çıkan paha biçilmez, lekesiz inciye "dürr" denmesi de bu saflık ve ışıltı sebebiyledir.
Râgıb el-İsfahânî, "dürriyy" kelimesini inciye benzeyen, ışıltısı kesintisiz, saf ve pürüzsüz olan şeklinde tanımlar. Cam fanusun (zücace) "inci gibi parlayan" (durriyyun) bir yıldıza benzetilmesi, kalpteki o ilahi ışımanın kesintiye uğramadan (sürekli akan su gibi) sarsılmaz bir kararlılıkla etrafa yayılmasını temsil eder.
Gabriel Said Reynolds, kelimenin Sami dilleri havzasındaki etimolojik köklerini inceler. Süryanicede "darr" (ışık saçmak, aydınlatmak) kökünün Hristiyan litürjisinde ilahi aydınlanmayı tasvir etmek için sıklıkla kullanıldığını; Kur'an'ın bu ortak "inci/ışık" metaforunu kendi eşsiz "ayetü'n-nûr" kompozisyonu içinde zirveye taşıdığını belirtir.
Şeceratin (شَجَرَةٍ)
Kelimenin kökü şın-cim-ra (ش ج ر) harfleridir. Kökleri yerde sabit, dalları yukarı uzanan ağaç, karmaşıklık, ihtilaf ve iç içe geçmek anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün "birbirine girmek, dallanıp budaklanmak ve sabitlik" anlamlarını taşıdığını ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde şecere kavramını "arbor mundi" (kozmik ağaç/hayat ağacı) sembolizmi üzerinden tahlil eder. İzutsu'ya göre ilahi nurun kaynağının mekanik veya cansız bir nesne değil, kökleri olan, büyüyen, canlı ve organik bir varlık (ağaç) olarak tasvir edilmesi, hidayetin donuk bir yasa değil; müminin ruhunda sürekli gelişen, dal budak salan canlı bir organizma olduğunu gösterir.
Zeytûnetin (زَيْتُونَةٍ)
Kelimenin kökü ze-ye-te (ز ي ت) harfleridir. Zeytin ağacı ve zeytinyağı (zeyt) anlamlarına gelir.
İbn Fâris, doğrudan bilinen zeytin ağacını ve onun meyvesinden elde edilen yağı ifade ettiğini belirtir.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde bu kelimenin Aramice ve Süryanicedeki "zaytâ" kelimesinden tüm Sami dillerinin ortak kelime dağarcığına geçtiğini belirtir. Geç Antik Çağ Akdeniz ve Ortadoğu havzasında zeytinyağı, hem besin, hem şifa hem de "kandillerde kullanılan en saf aydınlanma yakıtı" olarak merkezi bir kültürel değere sahiptir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette ilahi ışığın kaynağı olarak zeytin ağacının seçilmesinin felsefi nedenini açıklar. Zeytinyağı (zeyt), yandığında is (duman) çıkarmayan, en parlak, en saf ve en durgun ışığı veren maddedir. İman nurunun "dumanı" (şüphesi, kiri, nefsani karartısı) yoktur; o, zeytinyağının yanışı gibi pürüzsüz ve berraktır.
Mubâraketin (مُّبَارَكَةٍ)
Kelimenin kökü be-ra-kef (ب ر ك) harfleridir. Devenin göğsünü yere vurup çökmesi, sabit kalmak, hayrın ve faydanın çoğalması, kalıcı olması ve bereket anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin sebat etmesi, kalıcı olması ve ilahi hayrın o nesnede sürekli olarak bulunması" manasının yattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, zeytin ağacının "mübarek" olarak nitelenmesini, onun meyvesinden, yağından, gölgesinden ve odunundan elde edilen kesintisiz ve çok yönlü faydaya bağlar. Bereket, sadece niceliksel bir çokluk değil, o şeyin özündeki ilahi faydanın asla tükenmemesidir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin teolojik zıtlığına dikkat çeker. Işığın kaynağı genellikle tüketici ve yiyip bitirici bir enerji (ateş) iken; Kur'an, nurun kaynağını besleyici, hayat verici ve büyütücü olan "mübarek bir ağaç" olarak konumlandırır. İlahi aydınlanma insanı tüketmez; aksine onu kendi ontolojik köklerinde çoğaltır ve bereketlendirir.
Yudîu (يُضِيءُ)
Kelimenin kökü dad-vav-hemze (ض و أ) harfleridir. Işık saçmak, karanlığı yırtarak etrafı aydınlatmak, parlamak ve ışıltı yaymak anlamlarına gelir.
İbn Fâris, kök anlamının "karanlığı tamamen ortadan kaldıran güçlü bir aydınlık ve parıltı" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, nûr ile dıyâ (yudîu) arasındaki keskin etimolojik farkı tahlil eder. Nûr, genel bir aydınlık ve ışıktır (bazen başka bir kaynaktan yansıyan ışık, örneğin ay ışığı); ancak dıyâ (ve ondan türeyen yudîu fiili), bizzat kendi özünden kaynaklanan, nüfuz edici, sıcaklık veren ve muazzam bir güçle etrafa yayılan ışık kaynağını (örneğin güneş) ifade eder. Zeytinyağının kendi kendine "dıyâ" yayması (ışık saçması), onun içsel saflığının ve potansiyel enerjisinin zirvesidir.
Nârun (نَارٌ)
Kelimenin kökü nun-vav-ra (ن و ر) harfleridir. (Nûr kelimesiyle aynı kökten türemiştir). Ateş, alev, yakıcı ve yok edici güç anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün hem "aydınlatma" (nûr) hem de "yakma" (nâr) potansiyelini barındırdığını, nâr kelimesinin özellikle ısısı, alevi ve yok edici şiddetiyle öne çıktığını belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında Nûr (ilahi aydınlık) ile Nâr (cehennem ateşi/yıkıcı öfke) diyalektiğini inceler. Ayette, zeytinyağının "kendisine hiçbir ateş (nâr) dokunmasa bile" neredeyse ışık saçacak kadar saf olduğunun belirtilmesi muazzam bir teolojik kurgudur. İlahi hidayet (nûr), varlık kazanmak için dünyevi, maddi veya yıkıcı hiçbir sebebe (nâr'a) ihtiyaç duymaz. Kendi ontolojik saflığı, kalpleri aydınlatmak için yeterlidir. Ateş, ışığı elde etmek için bir araçtır; ancak ilahi olan, bu maddi araçtan (ateşten) münezzehtir.
Yehdî (يَهْدِي)
Kelimenin kökü he-dal-ye (ه د ي) harfleridir. Öne düşüp yol göstermek, rehberlik etmek, doğru yöne iletmek, lütuf ve şefkatle hedefe ulaştırmak anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir kimseyi varmak istediği yere nezaketle ve öncülük ederek ulaştırmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" eylemini sadece yolu işaret etmek olarak değil, yoldaşlık ederek muhatabı hakikate bağlamak olarak tahlil eder. "Allah dilediğini nuruna iletir" (yehdî) fiili, surenin başından beri inşa edilen o ihtişamlı ışık (nûr), kandil, cam ve yıldız metaforlarının nihai varış noktasını gösterir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet içindeki teleolojik (gaye bilimsel) önemine odaklanır. Bütün bu muazzam optik ve felsefi tasvir (Ayetü'n-Nûr), sadece edebi bir evren resmi çizmek için değil; doğrudan insanın ahlaki pusulasını hizalamak (hidayet/yehdî) için kurgulanmıştır. Nûr, statik bir aydınlık değil, insanı karanlıktan çekip alan aktif bir rehberlik (hidayet) eylemidir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla