وَاَنْكِحُوا الْاَيَامٰى مِنْكُمْ وَالصَّالِح۪ينَ مِنْ عِبَادِكُمْ وَاِمَٓائِكُمْۜ اِنْ يَكُونُوا فُقَـرَٓاءَ يُغْنِهِمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nûr Sûresi, 32. Ayet
Daralt
X
-
"İçinizden evli olmayanları, köle ve câriyeleriniz arasından da elverişli olanları evlendirin. Yoksulluk içinde iseler Allah lütfü ile onları ihtiyaçtan kurtarır. Allah'ın hâzinesi geniştir, her şeyi bilmektedir."
Bekârların Evlendirilmesi
İçinizden evli olm ayanları, köle ve câriyeleriniz arasından da elverişli olanları evlendirin. Evlendirme emri her ne kadar zâhirde tek bir emir şeklinde gelmiş olsa da gerçekte birkaç kısma ayrılır: Câriye ve kölelerin evlendirilmesi emri terğib ve teşvik anlamındadır. Hürlerin evlendirilmesi emrinde yardım etme ve destek verme anlamı vardır. Çünkü bir kimsenin çocuğu, erkek olsun kız olsun, evlenme çağma geldiği zaman yakınlarına, neseb bilginlerine, kendisi ile alakası olanlara danışır ve onlardan bu konuda kendisine yardımcı olmalarını ister. Köleler konusunda efendileri öyle değildir. Bu da gösteriyor ki bu ikisinden birinde evlendirme emri yardım ve destek için diğerinde ise teşvik içindir.
Sonra erkek kölenin evlendirilmesi sanki bir tür bilinen bir eylem gibi olmaktadır. Çünkü bunda kendi lehine bir karşılık olmaksızın ona (efendiye) külfet yükleme vardır. Görmez misin ki ona vasi, baba, mükâteb ve ticarete mezun köle gibi karşılıksız iyilik yapabilme yetkisi bulunanlar ancak mâlik olabilirler. Câriyeyi evlendirmek ise öyle değildir. Zira ona bu sözü edilenler ve kendisi ya da bir başkası için iktisabda bulunabilen herkes ona (câriyeyi evlendirmeye) maliktir. Sonra âlimler, efendinin, istese de istemese de câriyesinin iznini almadan evlendirme yetkisinin bulunduğu konusunda ittifak etmişlerdir. Efendinin erkek kölesini bir kadınla evlendirme konusunda ise ihtilaf etmişlerdir. Bazıları, kölenin rızası olmadan buna yetkisi yoktur, demişlerdir. Bazıları da köle istese de istemese de sahibi onu evlendirebilir, demişlerdir.
Sonra içinizden evli olmayanları... evlendirin mealindeki beyan hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazıları “eyâmâ" (الْأَيَامَى) kelimesine hür erkekler değil sadece kadınlar anlamı vermiş ve velinin İzni olmadan yapılan nikâhın bâtıl ve fasit olacağını söyleyip görüşlerine bu âyeti delil getirmişlerdir. Çünkü Allah Teâlâ velilere hitap etmekte ve onlara -aynen efendisinin câri yesin i evlendirmesini emretmesi gibi- onları evlendirmelerini emretmektedir. Böylece her ne kadar ikisi arasında velâyet konusunda farklılık varsa da veli için, aynen köle üzerinde sahibi İçin tesis ettiği gibi bir velâyet tesis etmiştir.
Ancak bize göre karşı taraftakilerin görüşü doğrultusunda “ve enkihu’I-eyâmâ minküm” (وَأَنْكِحُوا الْأَيَامَىٰ مِنْكُمْ) âyetini sadece kadınlarla ilgili olarak yorumlamak söz konusu olsa, o takdirde âyette onların tezlerini doğrulayan bir delil yoktur. Buradaki evlendirme emri birkaç şekilde yorumlanabilir: Birincisi kadınlar haya sebebiyle evlenme işini üstlenemeyeceklerinden ve bunu dile getirmeyi ayıp sayacaklarından, hatta bunu yapan kadın diğer kadınlarca yerileceğinden, onların evlendirilmesini velUerin üstlenmesinin teşvik sadedinde emredilmiş olmasıdır. Yahut bu emrin, belirttiğimiz gibi, onlara yardım anlamında olması. Görmez misin ki Hz. Peygamberden rivayet edilen bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “Bir kimsenin çocuğu evlilik çağma gelir ve onu nikahlama İmkânı bulunmasma rağmen onu evlendirmez de çocuğu bir günah işlerse günah aralarında ortak olur”. Bu da gösteriyor ki burada söz konusu olan emir en doğrusunu Allah bilir ya, babanın ergenlik çağına gelmiş oğlunu evlendirmesi konusunda yardım etme anlamındadır. Baba, edep kurallarından olmak üzere oğlunu evlendirme konusunda ona yardım etmekle memur İse ve bu şekilde emrolunmuşluğu, istememesi halinde oğlunu nikâha zorlama velayetini gerekli kılmıyorsa kızı için de durum aynıdır; onu evlendirmesi ona yardımcı olmak yahut hayası sebebiyle nikâhım kendisi üstlenmek şeklinde olur. Ya da karşı görüşte olanların dedikleri gibi kadmın üzerinde veli lehine velayetin gerekliliği şeklinde olabilir.
Sonra biz gördük ki kadın nikâha arzulu olur ve rıza gösterir, fakat velisi buna yanaşmazsa o takdirde veli onu evlendirmeye zorlanır. Ama kadm nikâhı istemez ve yüz çevirir, ama veli ister ve arzu ederse kadın o nikâhı kabul etmeye zorlanamaz. Bu da gösteriyor ki evlenme konusunda hak, velinin aleyhine kadının lehinedir, velinin lehine kadının aleyhinde değildir. Evlenme yetkisi kadının velisi aleyhine geçerli olacak şekilde kadının kendi hakkı olduğuna göre kadının nikâhı bizzat üstlenmesi halinde bu evlilik caiz olur. Çünkü bu âyetteki evlendirme emrine ilişkin hitap, belirttiğimiz gibi farklı şekillerde yorumlanabilmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Kaldı ki bu âyette erkeklerin değil sadece kadınların belirtilmesi söz konusu ise böyledir. Hem âyette erkekler olmaksızın sadece kadınların belirtilmesi nasıl söz konusu olabilir ki. Bir kere “eyyim” (أَيِّم) ismi hem kadınlara hem de erkeklere birlikte işıret eder. Görmez misin ki Hz. Ömer’den (r.a.) rivayet edildiğine göre bu ayet inince o şöyle demişti: “Bu âyetten sonra zenginlik aramak üzere bekârlar evlendirmek için bekleten hiçbir kimse görmedim!” Necde’den rivayet edilen “Hz. Ömer bekârlarımızı evlendirmek üzere bizi çağırdı” şeklindeki sözde de “eyyim” kelimesi kadın ve erkek için müşterek kullanılmıştır. Şiirde de şöyle gelmiştir:
“Lillâhi derru benî Aliyyin ... eyyimin minhum ve nâkihin” لِلَّهِ دَرُّ بَنِي عَلِيٍّ ... أَيِّمٍ مِنْهُمْ وَنَاكِحِ
Alioğullarının Allah hayrını versin, onlardan bekârının da evlisinin de!
Bazısında da beyit şöyledir:
“Ve eyyimin te’bâ mine’l-kavmi eyyimâhu” وَأَيِّمٍ تَأْبَى مِنَ الْقَوْمِ أَيِّمَاهُ Nice bekâr, kavmin bekârından kaçar...
Görüldüğü gibi “eyyim” ismi bu örneklerde hem erkekleri hem de kadınları içine almaktadır. Buna dair delillerden biri de devamındaki ve köle ve câriyeleriniz arasından da elverişli olanları anlamına gelen beyandır. Bu da gösteriyor ki emir hür olanlardan, erkek olsun kadın olsun, ergenlerin evlendirilmesini teşvik amaçlıdır.
Şöyle bir soru sorulursa; Erkekleri evlendirmeyi emretmenin, işler zaten kendilerine havale edilmişken ne mânası vardır? Bunun cevabı belirttiğimiz gibi bekârların evlendirilmelerine yardımcı olmak ve teşvik etmektir.
Kölelerin iz... arasından da elverişli olanları. Âyetin metninde sözü edilen Salihlerden maksadın müminler olması mümkündür. Salihlerin sizden iyi halli (salah) ve ilFetli olmak isteyen anlamına gelmesi de caizdir. Ya da Allah Teâlâ salihlerden söz etti, bu hükümdarların adet üzere salah ve hayır ehli olanlara hitap etmeleri gibidir. Bu hitabın hükmünden öyle olmayanları dışarıda tutmak için değildir. En doğrusunu Allah bilin
Yoksulluk içinde iseler Allah lütfü Ue onları ihtiyaçtan kurtarır. İnsanlardan bir kısmı kölenin mülkiyet sahibi olabileceğine bu âyeti delil getirmiştir. Çünkü Allah Teâlâ hem köleleri hem de hürleri birlikte belirttikten sonra arkasından onları zengin kılacağından bahsetti ki bu kölenin de mülkiyet sahibi olabileceğini gösterir. Onlar şu İlâhî beyanı da delil olarak kullanmıştır; “Sahiplerinin izniyle onlarla evlenin, mehirlerinİ de güzelce verin”. Burada Allah Teâlâ mehirleri ve verme fiilini câriyelere nispet ederek kullanmıştır. Bu da gösteriyor ki câriyeler de mülkiyet sahibi olabilirler.
Ancak bize göre köleler tevessü' ve tasarruf mülkiyetini haizdirler. Onlar için varlıklı olmaya bağlı zenginlik ve tasarrufa bağh zenginlik söz konusu olur. Onlar temlik yetkisini haiz değillerdir, gerçek anlamda maliyetlikleri de olmaz. Buna Allah Teâlâ nın şu İlâhî beyanı işaret eder: “Allah rızık konusunda kiminizi kiminizden üstün kıldı. Üstün kılınanlar rızıklarını ellerinin alündakilere vermezler ki nzıkta hep eşit olsunlar. Şimdi Allah’ın nimetini mİ inkâr ediyorlar?” Şayet ellerinin altındakiler (yani köleler) efendilerin ve köle sahiplerinm mülk edindiği gibi mülk edinebilselerdi o takdirde köleler mülkte efendilerin üstüne çıkarlardı. Çünkü işlemleri yapanlar, malı kazananlar kölelerdir, efendileri değildir. Rızık konusunda kiminin kimine üstün kılınması gösteriyor ki onlar efendilerin sahip oldukları gibi mülkiyet hakkına sahip değillerdir. İkinci delil şudur: “Allah, birbiriyle çekişen ve ortak sahipleri bulunan bir (köle) adam ile, yalnızca bir kişiye ait olan bir (köle) adamı örnek verdi”. Eğer köleler de aynen efendileri gibi mülkiyet hakkına sahip olsalardı o takdirde onlarla ortak olurlardı. Bu da gösterir ki onlar gerçek anlamda mülkiyet hakkına sahip değillerdir, sadece varlıklı olmaya bağlı zenginlik ve tasarruf zenginliğine sahiplerdir. Yahut Allah lütfü ile onları ihtiyaçtan kurtarır meâlindeki beyanın onlardan kölelere değil de sadece hürlere yönelik olması mümkündür. Bu, dilde caiz olan bir şeydir. Sonra Ebû Hureyre’den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Üç kimse vardır ki Allah Teâlâ’nm onları zengin kılması bir vâddir: Allah yolunda cihat eden kimse, iffetli olmayı isteyerek evlenen kimse, borcunu ödemeye niyetli sözleşmeli köle (mükâteb)”. Hz. Ömer’in şöyle dediği nakledilmiştir: “Allah Teâlâ Yoksulluk içinde iseler Allah lütfü ile onları ihtiyaçtan kurtarır buyuruyorken zenginliği evlenmede aramayan adam gibisini görmedim”. Haberde geldi ki Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “Ey gençler topluluğu! Sizden evlenmeye gücü yeteniniz hemen evlensin! Çünkü o gözü daha iyi sakındırır ve iffeti daha iyi korur. Kimin de gücü yoksa o zaman oruç tutsun. Çünkü oruç onun için kalkan olur”. Yine rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) Hz. Ömer’e “Kızlarını ne yaptın?” dedi. “Onlar yanımdalar yâ Resûlallah!” diye cevap verdi. Hz. Peygamber “Onlar ergenlik yaşına geldiler mi?” dedi. O, “Evet!” dedi. Hz. Peygamber “Sen onlardan birini dengi olan birinden alıkoyar ve evlenmesini geciktirirsen mutlaka her gün sevabından bir kırat eksilir!” buyurdu. Bazı haberlerde de şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Bir kimsenin çocuğu evlilik çağına gelir ve onu nikâhlama imkânı da bulunur, buna rağmen onu evlendirmez de çocuğu bir günah işlerse günah aralarında ortak olur”.
Yorumu Yorumla
-
Enkihû (أَنْكِحُوا)
Kelimenin kökü nun-kef-ha (ن ك ح) harfleridir. Etimolojik olarak iki şeyin birbirine karışması, iç içe geçmesi, cinsel beraberlik ve nikah akdi (sözleşmesi) anlamlarına gelir.
İbn Fâris, Mekâyisü'l-Luğa eserinde bu kökün temel manasının "birleşmek, iç içe geçmek ve karışmak" olduğunu belirtir. Yağmurun toprağa nüfuz edip karışmasına da bu kökten hareketle "nekaha'l-matar" denilir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât sözlüğünde nikah kelimesinin aslen bedensel birleşme (cinsellik) manasına geldiğini, ancak Kur'an'da ve fıkıhta doğrudan bu eylemi meşrulaştıran ve koruma altına alan "evlilik sözleşmesi" (akd-i tezvic) için mecaz olarak kullanıldığını tahlil eder. Ayetteki "enkihû" (evlendirin) emri, sadece bireylere "evlenin" demekten ziyade, toplumun yetkili mercilerine, velilere ve devlete "bekarları evlendirme" yönünde aktif bir sosyal görev yükler.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin if'al babında (enkeha) ve çoğul emir formunda gelmesini sosyolojik bir sorumluluk olarak inceler. İslam ahlakında bekarlık (özellikle iffeti koruma bağlamında) bireysel bir tercih alanından çıkarılıp, bekarı evlendirmek tüm İslam toplumunun ortak bir dayanışma ve müdahale alanına dönüştürülmüştür.
El-Eyâmâ (الْأَيَامَىٰ)
Kelimenin kökü elif-ye-mim (أ ي م) harfleridir. Eşi olmayan, dul kadın veya erkek, hiç evlenmemiş bekar kimse anlamlarına gelir. Tekili "eyyim"dir.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "tek başına kalmak, eşten ve ortaktan yoksun olmak" fikrinin yattığını belirtir.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde bu kelimenin saf Arapça bir köke dayandığını onaylar ve İslam öncesi Arap toplumunda (Cahiliye) kabile içinde korumasız kalmış, eşini yitirmiş veya evlenememiş kimselerin sosyal statüsünü tanımlayan köklü bir ifade olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin sosyolojik ağırlığını tahlil eder. "Eyyim" (bekar/dul) olmak, insanın fıtri olarak ihtiyaç duyduğu psikolojik ve bedensel bir tamamlanmışlıktan mahrum kalma halidir. Toplumda "eyâmâ" sayısının artması, zinaya ve ahlaki yozlaşmaya kapı araladığı için, ayet doğrudan bu potansiyel tehlike alanına (bekarlara) yönelerek sosyal dokuyu güvence altına almayı hedefler.
Es-Sâlihîne (وَالصَّالِحِينَ)
Kelimenin kökü sad-lam-ha (ص ل ح) harfleridir. İyi olmak, bozukluğun (fesadın) zıddı, yozlaşmadan kurtulmak, faydalı ve dürüst olmak anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin aslına uygun, düzgün ve hastalıksız/kusursuz olması" manasını taşıdığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "salâh" kavramını eylemlerin ve niyetlerin her türlü kötülükten arındırılması olarak tanımlar. Köleler ve cariyeler (esirler) bağlamında "salih olanları" (es-sâlihîne) evlendirin denilmesi, evlilik kurumunun sadece biyolojik bir birleşme değil; ahlaki, psikolojik ve dini açıdan aile kurmaya "elverişli, liyakatli ve dürüst" olma şartına (salahiyete) bağlandığını gösterir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde "salih" kavramını Kur'an etiğinin merkezine oturtur. İzutsu'ya göre salih kişi, sadece kendi içinde iyi olan değil, İslam'ın ahlaki nizamına aktif olarak uyum sağlayan ve toplumsal fesadı (bozulmayı) önleyen kişidir. Evlendirilecek kölelerde bu vasfın aranması, ailenin sağlam temeller üzerinde yükselmesini garanti altına almaktır.
İmâikum (وَإِمَائِكُمْ)
Kelimenin kökü elif-mim-vav (أ م و) harfleridir. Kadın köle, cariye, hürriyetinden yoksun bırakılmış hizmetçi kadın anlamlarına gelir. Tekili "eme" (أَمَةٌ) şeklindedir.
İbn Fâris, bu kökün doğrudan mülkiyet altındaki kadın hizmetçileri ifade ettiğini belirtir.
Patricia Crone, kelimeyi Geç Antik Çağ Arabistan'ının sosyal hiyerarşisi üzerinden analiz eder. Roma veya Sasani hukukunda kölelerin evliliği hukuki bir kurum olarak çoğunlukla tanınmaz veya alt tabaka bir birleşme (contubernium) sayılırdı. Ancak Kur'an'ın hür bekarlarla birlikte doğrudan "köle ve cariyelerinizi (imâ) de evlendirin" talimatı vermesi, köleleri de fıtri haklar (aile kurma hakkı) bağlamında hür insanlarla aynı ontolojik ve ahlaki zemine taşıyan devrimsel bir sosyal politikadır.
Fukarâe (فُقَرَاءَ)
Kelimenin kökü fe-kaf-ra (ف ق ر) harfleridir. İhtiyaç içinde olmak, yoksulluk, darlık ve omurga kemiğinin kırılması anlamlarına gelir. Tekili "fakîr"dir.
İbn Fâris, bu kökün temelinde insanın sırtını ayakta tutan "omurga kemiklerine" (fakâr) işaret edildiğini belirtir. Yoksul kişiye "fakir" denilmesinin sebebi, maddi imkansızlığın adeta onun belini bükmesi, omurgasını kırarak onu tek başına ayakta duramaz hale getirmesidir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin içerdiği bu "ontolojik kırılmışlık" ve çaresizlik hissine odaklanır. Ayet, insanların evlilikten kaçınmalarının en büyük nedeni olan ekonomik korkuyu (fakr) ele alır. Fakirlik, insanın sosyal hayattaki dik duruşunu (omurgasını) zedeleyen bir ağırlıktır ve Kur'an, bu ağırlığın evlilik gibi mukaddes bir kurumun önüne bariyer olmasını engeller.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi ekonomik endişelerin sosyolojisi bağlamında okur. Toplumda evliliğin önündeki en büyük engel "fakirlik" (maddi yetersizlik) korkusudur. Ayet, evliliği salt matematiksel ve ekonomik bir hesaplaşma olmaktan çıkarıp, ilahi bir rızık garantisi (metafizik bir denklem) sunarak bu materyalist korkuyu yıkar.
Yuğnihimu (يُغْنِهِمُ)
Kelimenin kökü gayın-nun-ye (غ ن ي) harfleridir. İhtiyacı olmamak, zenginlik, başkasına muhtaç olmaktan kurtulmak ve kendi kendine yetmek anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün "başkasının elindekine ihtiyaç duymayacak bir tokluğa ve imkana sahip olmak" olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "gınâ" kavramını mutlak ve göreceli olarak ikiye ayırır. Mutlak zenginlik (başkasına asla muhtaç olmama) sadece Allah'a mahsustur. İnsanlar için "Allah onları zenginleştirir" (yuğnihimu) vaadi; onlara ya geçimlerini rahatça sağlayacak kadar maddi imkan vermesi ya da kalplerine kanaat ve rıza duygusu yerleştirerek onları başkalarına el açmaktan (fakrın kırıklığından) kurtarmasıdır.
Angelika Neuwirth, bu fiilin retorik gücünü "fakr" (omurga kırıklığı/yoksulluk) kelimesiyle olan zıtlığı üzerinden tahlil eder. Evliliğin getirdiği sorumluluktan (yoksulluk korkusundan) çekinen topluma karşı, Allah'ın devreye girerek o kırılmış omurgayı "gınâ" (bağımsızlık ve zenginlik) ile onaracağı vaadi, İslam toplumunun inşasındaki en güçlü ilahi güvenlik ağıdır.
Fadlihî (فَضْلِهِ)
Kelimenin kökü fe-dad-lam (ف ض ل) harfleridir. Etimolojik olarak artmak, çoğalmak, hak edileni aşan kısım, üstünlük, lütuf ve ihtiyaçtan arta kalan fazlalık anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "ziyadelik ve taşkın bir cömertlik" olduğunu belirtir. Karşılıklı bir borç veya hak edişten ziyade, verenin tamamen kendi iradesiyle ve bolca yaptığı ikramdır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan eserinde "fazl" kavramını ilahi inayetin ontolojik taşkınlığı olarak analiz eder. Allah'ın evlenenleri "kendi fazlından" (min fadlihî) zenginleştireceğini söylemesi, rızkın sadece dünyevi çalışma ve çabanın (kesb) matematiksel bir sonucu olmadığını, evlilik kurumunun hürmetine ilahi hazineden dökülen ekstra bir "fazilet ve lütuf" (unmerited grace) barındırdığını gösterir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, fıkhi ve kelami çerçevede fazl kavramını değerlendirirken, ayetteki rızık vaadinin aileyi korumaya yönelik özel bir "ilahi sübvansiyon" olduğunu vurgular. Fakirlerin evlendirilmesi durumunda oluşacak ekonomik açık, doğrudan Allah'ın "fazlı" (özel lütfu) ile kapatılacaktır.
Vâsi'un (وَاسِعٌ)
Kelimenin kökü vav-sin-ayn (و س ع) harfleridir. Genişlik, darlığın (dıyq) zıddı, kapasite, ihata etmek, imkanı ve kudreti her şeyi kuşatan anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin daralma ve sıkışma hali olmaksızın geniş bir alana yayılması ve içine alması" manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın "Vâsi'" sıfatını; gücünün, merhametinin ve rızkının hiçbir varlığı dışarıda bırakmayacak kadar geniş ve tükenmez olması şeklinde tanımlar. Yoksulluk korkusuyla daralan ve sıkışan insan zihnine karşı, hazinesi ve lütfu sonsuz genişlikte olan "Vâsi'" sıfatı bir ontolojik ferahlık (inşirah) olarak sunulmuştur.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi bağlamdaki yerleşimine dikkat çeker. Evlilikteki ekonomik yük (fakr), insanın ufkunu daraltır ve onu cimriliğe/çekingenliğe iter. Bu darlığa karşı ayet sonundaki "Vâsi'" (Sınırsız/Geniş) isminin tecellisi, beşeri ekonominin kısır döngüsünü ilahi ekonominin ucu bucağı olmayan enginliğiyle parçalar.
Alîmun (عَلِيمٌ)
Kelimenin kökü ayn-lam-mim (ع ل م) harfleridir. Bir şeyin hakikatini, gizli ve açık tüm yönlerini şüpheye yer bırakmayacak şekilde, mutlak olarak bilmek anlamlarına gelir.
İbn Fâris, kök anlamının "bir nesnenin kendisiyle tanındığı ve diğerlerinden ayrıldığı değişmez iz/alamet" olduğunu yineler.
Râgıb el-İsfahânî, "Alîm" sıfatının insanın hem dış eylemlerini hem de kalbindeki niyetleri kuşattığını belirtir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, Vâsi' ve Alîm sıfatlarının yan yana gelişini (Vâsi'un Alîm) sosyo-psikolojik bir denge unsuru olarak tahlil eder. Allah rızık verme konusunda "Geniş"tir (Vâsi'), ancak bu rızkı rastgele dağıtmaz; kimin iffetini korumak için samimiyetle evlenmek istediğini, kimin çaba gösterdiğini ve kimin kalbinde ne taşıdığını mutlak bir netlikle "Bilen"dir (Alîm). Bu iki isim, evliliği teşvik eden ilahi vaadin ardındaki bilinçli ve kontrollü rahmeti etimolojik olarak mühürler.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla