Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nûr Sûresi, 26. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nûr Sûresi, 26. Ayet

    اَلْخَب۪يثَاتُ لِلْخَب۪يث۪ينَ وَالْخَب۪يثُونَ لِلْخَب۪يثَاتِۚ وَالطَّيِّبَاتُ لِلطَّيِّب۪ينَ وَالطَّيِّبُونَ لِلطَّيِّبَاتِۚ اُو۬لٰٓئِكَ مُبَرَّؤُ۫نَ مِمَّا يَقُولُونَۜ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَر۪يمٌ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elḣabîśâtu lilḣabîśîne velḣabîśûne lilḣabîśât(i)(s) ve-ttayyibâtu littayyibîne ve-ttayyibûne littayyibât(i)(c) ulâ-ike muberraûne mimmâ yekûlûn(e)(s) lehum maġfiratun verizkun kerîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Pis şeyler pis olanlar içindir, pis olanlar da pis şeylere lâyıktır. Temiz şeyler temiz olanlar içindir, temiz olanlara da temiz şeyler yakışır. Onlar, iftiracıların kendileri hakkında söylediklerinden uzaktırlar; onlar için bir bağışlama, değerli bir nasip vardır.”

      Herkes Lâyıkını Bulur

      Pis şeyler pis olanlar içindir, pis olanlar da pis şeylere lâyıktır. Bu beyanın anlamına dair ihtilaf edilmiştir: Bazı müfessirler şöyle demiştir; Sözlerden çirkin ve müstehcen olanlar, insanlardan pis olanlar içindir. İnsanlardan pis olanlar da kelime ve sözlerden pis olanlara lâyıktır. Kelimelerden temiz olanlar insanlardan temiz olanlar için, insanlardan temiz olanlar da kelimelerden temiz olanlar içindir. Mücâhid şöyle demiştir: Maksat kötü söz ve güzel sözdür. Güzel olan müminlere, kötü olan da kâfirlere mahsustur. Şöyle ki kâfirlerden çıkan güzel bir söz müminlere lâyıktır. Müminlerin söylediği kötü bir söz de kâfirlere lâyıktır. Her biri kendisine yaraşmayacak olan sözden uzaktır. İbn Abbâs diyor kİ: Bu âyet Hz. Âişe ile Safvân’a iftira atan Hassân b. Sabit ve arkadaşları hakkında inmiştir. Diyor kİ: İğrenç sözler, pis erkeklere kendileri için söylenenlerden daha lâyıktır. Pis sözler ancak pis erkeklerden çıkar. Bununla iftira furyasına katılan Hassân ve arkadaşlarını kastediyor. Sonra dedi ki: Erkeklerden pis olanlar pis sözlere lâyıktır. Bununla da Hassân ve arkadaşlarının iftira sadedinde konuştukları sözler kasdediyor. Eğer onlar salİh ve temiz kimseler olsalardı temiz ve güzel söz konuşurlardı. Lâkin onlar pis idiler, o yüzden de iğrenç sözler söylediler.

      Onlar, yani Hz. Âişe ve Safvân o iftiracıların dediklerinden uzaktırlar. Onlar için bir bağışlama, değerli bir nasip vardır. Yani güzel bİr nzık. İbn Abbâs, âyetin Hz. Âişe ile Safvân ve onlara iftira atanlar hakkında olduğunu söylemiştir. Bu yorum muhtemeldir ve birinciye yakındır.

      Bazıları da şöyle demişlerdir. Kadınlardan pis olanlar, erkeklerden pis olanlar içindir. Erkeklerden pis olanlar da kadınlardan pis olanlar içindir. Kadınlardan temiz olanlar erkeklerden temiz olanlar içindir. Ancak bu hem dinen hem de varlık bakımından nikâha yönelik yorum olur. Dinî yönü, Allah Teâlâ’nın müminlere müşrik kadınları nikâhlamalarını yasaklaması sebebiyledir. Bunu belirten İlâhî beyanlar şunlardır: “İman etmedikleri sürece Allaha ortak koşan kadınlarla evlenmeyin. Şundan emin olun ki imanlı bir câriye, sizin hoşunuza gitse de müşrik bir hür kadından iyidir”; “Zina eden erkek ancak zinakâr veya müşrik bir kadınla evlenir...” . Buna göre pislerden maksat müşrik kadınlardır, onlar, kendileri gibi pis olanlar içindir ki onlar da müşrik erkeklerdir. Aynı şekilde zina eden kadınlar gene onlardan zina eden erkekler içindir. Temiz olanlardan maksat da mümin hanımlardır ve onlar mümin olan erkekler içindir. Aynı şekilde muhsan ve mâsum iffetli kadınlar temiz olanlardır ve onlar iffetli ve salah ehli muhsan erkekler içindir. Dinen dediğimiz yön budur. Varlık bakımından dediğimize gelince münafıklarm ve kâfirlerin karılarının kocalarının küfrüne, Resûlullaha küfretmelerine, ona eza ve işkence yapmalarına katlanmalarıdır. Bu onların pis oluşları, küfürleri ve kocaları ile uyum içinde olmaları sebebiyledir. Eğer onlar temiz kadınlar olsalardı o takdirde aynen mümin bir kadının kocasının küfrüne, kocanın da kansmın küfrüne katlanamaması gibi içinde bulunduğu bu duruma katlanamazdı. Bu duruma katlanıp sabreden, sırf pisliğinden katlanır. Sonuçta onlar birbirlerinin dengidir. Pis kadınlar pis erkekler için, pis erkekler de pis kadınlar içindir. Aynı şekilde temiz kadınlar ile temiz erkekler de öyledir, (onlar da birbirleri içindir). En doğrusunu Allah bilir.

      Abdullah b. Mesûd’un (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir. Dedi ki: Kötü söz salih adamın içinden geçer, ama bir türlü kalbinde yer edemez ve hemen onu dışarı atar. Pis adam onu duyar ve kendi yanında bulunan şerre onu da katar. Güzel söz pis adamın içinden geçer, ama bir türlü kalbinde yer edemez ve onu hemen dışarı atar. Salih adam onu duyar ve yanında bulunan hayra onu da katar. Sonra Abdullah bu âyeti okudu: Pis şeyler pis olanlar içindir, pis olanlar da pis şeylere lâyıktır. Temiz şeyler temiz olanlar içindir, temiz olanlara da temiz şeyler yakışır.

      Pİs olanlardan kastedilenin dünyada iken pİs ameller İşleyenlerin gireceği cehennemdeki aşağı tabakalar olması da mümkündür. Temiz olanlardan maksadın da dünyada iken güzel ameller işlemiş olan temiz insanlar için hazırlanmış cennet mertebeleri olması mümkündür. Cennettckİ dereceler dünyada İken güzel ameller işleyen temiz insanlar içindir. Cehennemdeki aşağı tabakalar ise dünyada iken pis işler işleyen ve günahlar kazanan kimseler içindir.

      Bazıları dedi ki; “İnnellezîne yermûne’l-muhsanâti...” (إِنَّ الَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَنَاتِ) ifadesinden başlayarak “ve yalemûneennellâhe huve'I-hakku’l-mubîn" (وَيَعْلَمُونَ أَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ الْمُبِينُ) kısmına kadar olan kelâm-ı İlâhî Hz. Âişe’ye iftira atan münafıklar hakkında inmiştir. Bunlar Abdullah b. Übey ve adamlarıdır. Ona zina isnadmda hem münafıklar hem de birtakım müminler bulunmuştu. Müminler belirttiğimiz gİbİ ona İftirayı kastetmemişlerdi, bilakis bu yaptıkları onlardan sudur etmiş bir hata ve gaflet haliydi. Münafıklar ise onlar bile bile iftirada bulunmaktaydılar ve attıkları iftirayı kasten yapmaktaydılar. O yüzden Allah Teâlâ münafıklara belirtildiği gibi had, lanet ve büyük azabı gerekli kıldı (ve onlar hakkında) şöyle buyurdu: “İmanlı, saf ve namuslu kadınlara iftira atanlar dünyada ve âhirette lanetlenmişlerdir, onlara büyük bir ceza vardır” ; “Dünyada ve âhirette can yakıcı bir ceza vardır” buyurdu. Müminler hakkında ise şöyle buyurdu “Eğer dünyada ve âhirette Allah’ın lütfü ve rahmeti hep sizinle olmasaydı içine daldığınız günah yüzünden size büyük bir azap gelecekti”. Bir müfessir şöyle dedi: Allah’ın lütfü İslâm, rahmeti de Kurandır. Yani eğer bunlar olmasaydı onlara azap ettiği gibi size de azap ederdi. Sonra da sözü edilen doğrultuda dedi kİ; Sözün pis olanı insanlardan pİs olanlar içindir. Ancak “sözden ve amelden olan” kaydım ilâve etti ki bunların hepsi birbirine yakın izahlardır. En doğrusunu Allah bilir.

      Bir müfessir de şöyle dedi: Salih adam şaşı bir laf eder. Onu nakleden “Falanca şöyle şöyle dedi” der. Diğeri “Bu onun sözünden değildir!” diye tepki gösterir {ve ona yakıştıramaz). Kâb’ten de Abdullah b. Mesûd’un dediklerine benzer bir sÖz nakledilir: Şöyle demiş: “Pis kelime bir şekilde kulun ağzından çıkar ve göğe yükselir, fakat ona göğün kapılan açılmaz. Oradan geri yere döner, hiçbir yerde karar kılamaz. Denizlere gider orada da kendisine bir yer bulamaz, sonunda şöyle der: Kendime, çıktıyım yerden başka edinecek bir yer bulamadım (bari oraya geri döneyim!]” der ve sahibine geri döner. KAb sonra bu âyeti okudu: Pis şeyler pis olanlar içindir...

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        El-Habîsâtu / El-Habîsîne (الْخَبِيثَاتُ / لِلْخَبِيثِينَ)

        Kelimenin kökü hı-be-se (خ ب ث) harfleridir. Etimolojik olarak bozukluk, kirlilik, pislik, iğrençlik ve hem maddi hem manevi olarak tiksinti duyulan şey anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyisü'l-Luğa eserinde bu kökün "saflığın ve temizliğin bozulması, fesada uğraması ve iğrenç bir hal alması" olduğunu belirtir. Kötü kokan bir şeye veya ahlaksız bir eyleme fıtratın duyduğu nefret bu kökle ifade edilir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât sözlüğünde habîs kavramını, aklın, fıtratın ve şeriatın (dinin) reddettiği, tiksinti duyduğu her türlü söz, eylem ve kişi olarak tanımlar. Ayette kelimenin hem dişil çoğul (habîsâtu) hem de eril çoğul (habîsîne) formunda kullanılması, iftiranın (ifk) kirli doğasını ve bu kirliliği üreten/yayan erkek ve kadınların ontolojik seviyesini temsil eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde habîs kelimesini, Kur'an etiğindeki "tayyib" (temiz) kavramının mutlak zıddı olarak konumlandırır. İzutsu'ya göre habîslik, sadece hukuki bir suç değil, ruhun ve ahlakın çürümesini, ontolojik bir pisliği (impurity) ifade eder. Kötü sözlerin kötü kişilere layık olması, evrendeki ahlaki kutuplaşmanın ve çekim yasasının (kötülüğün kötülüğü çekmesi) dilsel bir ifadesidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tefsir tarihindeki semantik daralma ve genişlemelerini aktarır. Ayetteki "habîsât" (kötü şeyler/kötü kadınlar) ifadesinin, bazı müfessirlerce sadece "kötü sözler kötü kişilere aittir" şeklinde okunduğunu, ancak genel bağlamda Hz. Aişe'ye atılan iftiradan yola çıkarak "kötü, iffetsiz kadınların kötü erkeklere denk olduğu" şeklindeki ahlaki denklik (küfüv) ilkesini de barındırdığını belirtir.

        Et-Tayyibâtu / Et-Tayyibîne (الطَّيِّبَاتُ / لِلطَّيِّبِينَ)

        Kelimenin kökü tı-ye-be (ط ي ب) harfleridir. Etimolojik olarak temiz, hoş, güzel, helal, lezzetli ve insanın doğasına (fıtratına) uygun olan, haz veren şey anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "hoşluk, iğrençliğin ve pisliğin (habîs) tam karşıtı, iç rahatlatan saflık" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, tayyib kelimesini, duyuların, nefsin ve aklın haz aldığı, dinin de onayladığı arı duru şeyler olarak tahlil eder. Temiz sözler, iffetli eylemler ve namuslu şahsiyetler bu kategoridedir. İftiraya uğrayanların (Hz. Aişe ve Safvan) "tayyib" (tertemiz) olarak nitelenmesi, onlara atılan "habîs" (pis) sözlerin fıtrat gereği onlara yapışmayacağını, temizliğin ontolojik olarak pisliği iteceğini gösterir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, tayyib kavramını insanın bozulmamış orijinal fıtratı olarak değerlendirir. İslam toplumunun ideali, ilişkilerin, evliliklerin ve konuşulan sözlerin bu "tayyib" (temiz) zemin üzerinde inşa edilmesidir. Ayet, ahlaki bir eşleşme yasasını (temizlerin temizlere layık olduğunu) evrensel bir denge olarak sunar.

        Dücane Cündioğlu, habîs ve tayyib arasındaki bu keskin ayrımı estetik ve ontolojik bir zemin üzerinden okur. Kötülük (habâset) varlıkta bir bozulma ve çirkinlik iken; iyilik ve iffet (tayyibiyet), varlığın kendi aslına uygun bir güzellik ve ahenk içinde olmasıdır.

        Muberre'ûne (مُبَرَّءُونَ)

        Kelimenin kökü be-ra-hemze (ب ر أ) harfleridir. Hastalıktan kurtulmak, bir şeyden uzaklaşmak, ilişiği kesmek, yaratmak, aklanmak ve temize çıkmak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "bir şeyden ayrılmak, ondan beri olmak ve yakasını kurtarmak" manasına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "berâet" kavramını kişinin üzerine atılan bir suçtan, bir töhmetten veya taşıdığı bir kusurdan tamamen sıyrılıp, ilk baştaki saf (masum) haline geri dönmesi olarak tahlil eder. "Muberre'ûne" kelimesi, ism-i mef'ul (edilgen ortaç) yapısındadır; yani onlar kendi kendilerini aklamamış, bizzat ilahi bir müdahaleyle, Allah tarafından iftiradan arındırılmış ve "temize çıkarılmışlardır".

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde bu kökün Arapçadaki "yaratmak" (bâri') ve "masum olmak/aklanmak" anlamlarının, Süryanice ve İbranicedeki "b-r-a" köküyle çok yakın bir tarihsel ve teolojik etkileşim içinde geliştiğini savunur. Dini terminolojide "berâet", hukuki bir beraatin ötesinde, ilahi bir masumiyet tescilidir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin fıkhi boyutunu inceler. "Muberre'ûne" (aklanmışlar) vasfı, iftiraya uğrayanların dedikodu sarmalından hukuki ve ahlaki olarak tamamen muaf tutulduklarını ilan eden, şüpheye yer bırakmayan ilahi bir mahkeme kararıdır.

        Yekûlûne (يَقُولُونَ)

        Kelimenin kökü kaf-vav-lam (ق و ل) harfleridir. Söylemek, konuşmak, iddia etmek, zihindeki bir düşünceyi veya zannı sese dönüştürmek anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kökün asıl manasının "niyetin ve düşüncenin telaffuz edilerek açığa vurulması" olduğunu belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin "mim-mâ yekûlûne" (onların söyledikleri şeylerden) formundaki kullanımını edebi bir küçümseme olarak analiz eder. İftiracıların ortaya attığı onca ağır iddia, komplo ve yalan; ilahi perspektifte hiçbir ağırlığı olmayan, hakikatten yoksun, sıradan bir "söylem/gevezelik" (yekûlûne) mertebesine indirgenmiştir. Temiz olanlar (tayyibûn), bu niteliksiz ses gürültüsünden (kavl) münezzehtir.

        Mağfiratun (مَّغْفِرَةٌ)

        Kelimenin kökü gayın-fe-ra (غ ف ر) harfleridir. Örtmek, gizlemek, korumak ve günahın üzerini çizerek bağışlamak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyi örterek onu dış etkenlerden, kirden veya zarardan korumak" anlamının yattığını yineler.

        Râgıb el-İsfahânî, mağfiret kavramının iftiraya uğrayanlar bağlamında farklı bir boyutu olduğuna dikkat çeker. Temiz kişilerin zaten aklanmış (muberre'ûn) olmalarına rağmen onlara "mağfiret" vadedilmesi, iftira sürecinde kalplerine düşmüş olabilecek hüznün, kırgınlığın veya beşeri zaafların da ilahi bir örtüyle sarılıp sarmalanması, ruhsal bir koruma kalkanına (setr) alınmasıdır.

        Rizkun (رِزْقٌ)

        Kelimenin kökü ra-ze-kaf (ر ز ق) harfleridir. Etimolojik olarak bağış, nasip, birine verilen pay, faydalanılan maddi ve manevi nimet anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "kişiye ayrılmış, ona tahsis edilmiş pay ve bağış" manasına geldiğini belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Pehlevice (Orta Farsça) "rôzîk" (günlük yiyecek payı) kelimesinden Arapçaya geçmiş eski bir alıntı sözcük olabileceğini iddia eder. Ancak Kur'an, bu maddi kökenli kelimeyi dönüştürerek, Allah'ın kullarına sunduğu tükenmez maddi ve manevi lütuflar bütününe uyarlamıştır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, rızık kavramının eskatolojik (ahiret) ve dünyevi boyutlarını tahlil eder. İftiraya uğrayıp onuru kırılan temiz şahsiyetlere (tayyibûn) vadedilen "rızık", sadece ahiretteki cennet nimetleri değil, aynı zamanda dünyada onlara iade edilen saygınlık, huzur ve toplumsal itibardır.

        Kerîmun (كَرِيمٌ)

        Kelimenin kökü kef-ra-mim (ك ر م) harfleridir. Etimolojik olarak değerli, cömert, şerefli, asil, özünde fayda barındıran ve her türlü düşüklüğün (zilletin) zıddı anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kök anlamının "şeref, yücelik ve bayağılığın reddi" olduğunu belirtir. İnsanın karakterindeki üstünlüğe ve bir nesnenin paha biçilemez değerine "kerem" denir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kerîm" sıfatının, rızık kelimesinin yanına gelerek (rizkun kerîm), bu nimetin sadece karın doyuran veya maddi ihtiyaç gideren bir pay olmadığını, kişiye şeref veren, onurlandıran, zahmetsiz ve eksiksiz, minnetsiz bir ilahi ikram olduğunu ifade eder.

        Angelika Neuwirth, surenin bu aklama (berâet) bölümünün son kelimesi olan "kerîm"in retorik ağırlığını inceler. İftira (ifk), insanı itibarsızlaştırma ve şerefini elinden alma girişimidir. Allah, akladığı kullarına sıradan bir bağış değil, "kerîm" (şerefli/onurlu) bir rızık vadederek, iftiracıların yok etmeye çalıştığı o "onuru ve saygınlığı" ilahi bir mühürle en üst düzeyde (kerem ile) iade etmiştir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X