Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nûr Sûresi, 24. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nûr Sûresi, 24. Ayet

    يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ اَلْسِنَتُهُمْ وَاَيْد۪يهِمْ وَاَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yevme teşhedu ‘aleyhim elsinetuhum veeydîhim veerculuhum bimâ kânû ya’melûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “O ceza gününde dilleri, elleri ve ayakları, yapıp ettikleri hususlarda aleyhlerine tanıklık edecektir.”

      O ceza gününde dilleri... aleyhlerine tanıklık edecektir. Bu organlar dil ile inkârı sebebiyle kâfire karşı tanıklık edecektir. Mümin ise bütün bunları ikrar edeceği için onun organlarının kendisine tanıklık etmesine ihtiyaç yoktur. Burada işaret edilen hususa şu ilâhı beyanda ve benzerlerinde temas edilmiştir: “O gün onların ağızlarını mühürleriz...”Sanki onlar dünyada inkâr ettikleri gibi âhirette de inkâra kalkışacaklar. “O gün Allah onların hepsini diriltecek; (dünyada) size yemin ettikleri gibi -yararlı bir iş yaptıklarını sanarak- Ona da yemin edecekler”. Allah Teâlâ bildirdi ki onlar âhirette dünyada iken Hz. Peygambere yemin ettikleri gibi Allaha da yemin edecekler. Dillerinin aleyhlerine tanıklık etmesi, onlar inkâr ettikten sonra, diğer organlarının aleyhlerine tanıklık etmesinden sonra da olabilir. Bu da başka bir İlâhî beyanda buyurduğu şu husustur: “Nihayet oraya geldiklerinde vaktiyle yaptıklarından dolayı kulakları, [gözleri ve derileri] onların aleyhine şahitlik eder. Derilerine, “Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?” diye sorarlar..”. Dillerin tanıklığı, onların önce inkâr etmeleri ve yemin etmeleri sonrasında olur. İşte o anda dilleri onların aleyhinde tanıklık eder. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yevme (يَوْمَ)

        Kelimenin kökü ye-vav-mim (ي و م) harfleridir. Etimolojik olarak zaman dilimi, gün, aydınlık vakit ve belirli bir süreç anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün güneşin doğuşundan batışına kadar geçen aydınlık zaman dilimini ifade ettiğini, ancak Arapçada belirli bir olayın yaşandığı herhangi bir uzun süre veya çağ için de kullanılabildiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "yevm" kelimesini salt 24 saatlik döngüden çıkararak tahlil eder. Ona göre bu kelime Kur'an'da genellikle sıradan bir takvim gününü değil, ahiret gününü (Yevm'ul-Kıyame), yani varlığın yeni bir ontolojik aşamaya geçtiği mutlak hesaplaşma evresini ifade eder. Bu ayetteki kullanımı, dünyevi zamanın durup ilahi adaletin mutlak zamanının başladığı o dehşetli eşiği işaret eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın eskatolojik (ahiret bilimi) yapısı içinde "yevm" kavramını inceler. İzutsu'ya göre bu kelime, sıradan tarihi zamanın yırtıldığı ve ilahi müdahalenin tüm görkemiyle sahneye çıktığı radikal bir kopuş anıdır. İftiracıların dünyada kurdukları yalan düzeni, bu özel "gün"ün (yevm) ontolojik gerçekliği içinde tamamen çökecektir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin hukuki ve teolojik bağlamını değerlendirerek, "yevm" kavramının burada ilahi mahkemenin kurulduğu ve dünyevi tüm şahitlik kurumlarının iptal edilerek doğrudan mutlak gerçeğin tecelli ettiği bir "yargı zamanı" olarak kurgulandığını belirtir.

        Teşhedu (تَشْهَدُ)

        Kelimenin kökü şın-he-dal (ش ه د) harfleridir. Hazır bulunmak, bizzat gözlemlemek, kesin bilgiye dayanarak tanıklık etmek ve bildiğini açıkça beyan etmek anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "gaib olmanın (yokluğun/gizliliğin) tam zıddı" olduğunu, yani bir gerçeğin apaçık ortada bulunması ve birinin buna doğrudan tanık olması anlamına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, şehadet kavramının sadece söz söylemek değil, mutlak bir "görme ve bilme" eylemine dayanması gerektiğini belirtir. Bu ayetteki "teşhedu" (şahitlik eder) fiili, iftiracıların uzuvlarına (dillerine ve ellerine) nispet edilmiştir. Râgıb'a göre bu, organların salt et yığını olmaktan çıkıp, insanın dünyadaki tüm eylemlerini kaydeden ve ahirette bu kayıtları tartışmasız bir şekilde sunan "otonom şahitlere" dönüştüğünü gösteren etimolojik bir sıçramadır.

        Angelika Neuwirth, kelimenin Kur'an'ın dramatik retoriği içindeki yerini tahlil eder. İnsanın kendi uzuvlarının kendisine karşı "şahitlik etmesi" (teşhedu), ahiret mahkemesinin kurgusundaki en sarsıcı unsurdur. Suçlunun inkar etme hakkı, bizzat kendi bedeninin itirafıyla elinden alınır. Beden, failin aracı olmaktan çıkıp, ilahi adaletin konuşan şahidi haline gelir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, fıkhi şahitlik kurumu ile uhrevi şahitlik arasındaki farkı bu fiil üzerinden okur. Dünyada iftira atanlar sahte şahitler getirmeye çalışırken, ahirette "teşhedu" eylemi doğrudan kendi bedenlerinden fışkıracak ve yalanı kendi uzuvlarıyla yalanlayacaklardır.

        Elsinetuhum (أَلْسِنَتُهُمْ)

        Kelimenin kökü lam-sin-nun (ل س ن) harfleridir. Dil organı, konuşma yetisi ve lisan anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün bedendeki fiziksel tat alma ve konuşma organı olan dile işaret ettiğini belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ve psikolojik zıtlığını analiz eder. Dünyada hiçbir delile (ilme) dayanmadan iftirayı (ifk) fütursuzca dilden dile yayan, yalanı üreten o aynı "diller" (elsine), ahirette sahiplerinin iradesinden bağımsızlaşarak hakkı haykırmak zorunda kalır. Suçun işlendiği ana organın, mahkemede suçluyu mahkum eden ilk delil olması, Kur'an belagatinin en çarpıcı intikam tasvirlerinden biridir.

        Dücane Cündioğlu, dilin (lisanın) insanın iradesiyle olan bağının kopuşunu bu kelime üzerinden tahlil eder. Kişinin kendi dili kendi aleyhine konuştuğunda, insanın "benlik" iddiası ve varoluşsal özerkliği tamamen çöker. Dil, artık sahibinin yalanlarını üreten bir araç değil, ilahi hakikatin zorunlu sözcüsü olmuştur.

        Eydîhim (وَأَيْدِيهِمْ)

        Kelimenin kökü ye-dal-ye (ي د ي) veya sadece ye-dal (ي د) harfleridir. El, güç, kudret, nimet ve bir eylemi gerçekleştirme kapasitesi anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, el (yed) kelimesinin insanın fiziksel uzvu olmasının yanı sıra, Arapçada kuvvet, mülkiyet ve eylem yeteneği manasında da kullanıldığını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, ellerin (eydî) burada insanın dünyada kendi iradesi ve gücüyle ortaya koyduğu fiillerin ana vasıtası olarak zikredildiğini belirtir. İnsanın dünyevi kudretini ve eylem alanını temsil eden eller, ahirette o gücün nasıl kötüye kullanıldığını ifşa eden bağımsız birer tanık olarak konumlandırılır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, el ve dilin yan yana şahitlik etmesini sosyolojik ve eylemsel bir bütünlük olarak inceler. Dil, dedikoduyu ve yalanı üretirken; el, bu iftirayı belki yazıya dökerek, belki iftira atılanı işaret ederek veya kötülüğü fiiliyata dökerek suça ortak olmuştur. Bedensel uzuvların bu kümülatif şahitliği, günahın sadece zihinsel değil, tamamen eylemsel bir boyuta taştığının kanıtıdır.

        Erculuhum (وَأَرْجُلُهُمْ)

        Kelimenin kökü ra-cim-lam (ر ج ل) harfleridir. Ayak, yürümek, ayakta durmak ve bir hedefe doğru fiziken gitmek anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde insanın ayakta durmasını ve ilerlemesini sağlayan uzvun bulunduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, ayakların (ercul) şahitlik etmesini, insanın ahlaki eylemlerinin uzamsal (mekânsal) haritalandırması olarak tahlil eder. Ayaklar, iftira meclislerine yürüyen, kötülüğün yayılması için adım adım mesafe kat eden bedensel araçlardır. Bu kelime, insanın dünyadaki ahlaki pusulasının yönünü ve günaha doğru atılan fiziki adımları ahiret mahkemesinde somutlaştırır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, eskatolojik anlatımlarda bedenin konuşması bağlamında ayakların zikredilmesinin, insanın kötülüğe giden yolda harcadığı çabanın şahitlendirilmesi olduğunu aktarır. Ayaklar, günahın işlendiği mekana yapılan iradi yolculuğun en sessiz ama ahiretteki en kesin kanıtıdır.

        Ya'melûn (يَعْمَلُونَ)

        Kelimenin kökü ayın-mim-lam (ع م ل) harfleridir. Bilinçli olarak bir iş yapmak, tasarlayarak eyleme geçmek, çalışmak ve üretmek anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "fiil" kelimesinden farklı olarak, sıradan ve bilinçsiz hareketleri değil, bir irade ve kasıt taşıyan düzenli eylemleri ifade ettiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "amel" kavramının ancak şuurlu ve niyetli varlıkların (insanların) eylemleri için kullanıldığını tahlil eder. Ayette uzuvların şahitlik ettiği şey, rastgele yapılan hatalar değil; kişilerin dünyada taammüden (bilerek ve isteyerek) işledikleri, kurguladıkları ve organize ettikleri bu "ameller"dir. İftira süreci de tam olarak böyle şuurlu ve tasarlanmış bir "amel"dir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ahlaki ve hukuki sorumluluk boyutuna odaklanır. Organların konuşarak ifşa ettiği "ya'melûn" (yapmakta oldukları şeyler), insanın iradesine dayalı eylemleridir. Eğer eylem bir irade ürünü (amel) olmasaydı, hesaba çekilmesi de adaletsiz olurdu. Dolayısıyla bedenin şahitliği, failin dünyadaki kasıtlı kötülüğünü (amelini) ilahi adalet terazisine çıkaran nihai ispat sürecidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X