وَلَوْلَٓا اِذْ سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُمْ مَا يَكُونُ لَـنَٓا اَنْ نَتَكَلَّمَ بِهٰذَاۗ سُبْحَانَكَ هٰذَا بُهْتَانٌ عَظ۪يمٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nûr Sûresi, 16. Ayet
Daralt
X
-
"O kulağınıza geldiğinde Bunu konuşnak bize yakışmaz, fesübhânallah, bu apaçık bir iftiradır deseydiniz ya!"
Sonra Hz. Âişe'ye alılan iftiraya dalanlara öğüt vererek buyurdu ki "velevlâ" “hellâ” (هَلَّا) anlamında bir kelimedir. Onu duyduğunuzda yani iftira olayı kulağınıza geldiğinde demeliydiniz ki bizim bu durumu konuşmamız bize yaraşmaz. Fesübhânallah, onun hakkında dediklerinin büyüklüğü sebebiyle bu apaçık bîr iftiradır deseydiniz ya! “Bühtan” (بُهْتَانٌ) şaşkınlık veren sözdür. İftira ya da başka aslı olmayan bir sözü söylemek demektir. Ebû Avsece şöyle demiştir: “Bühtan” yalan demektir. “Behete” (بَهَتَ) denilir, “kezebe” (كَذَبَ) anlamına gelir.
Yorumu Yorumla
-
Semi'tumûhu (سَمِعْتُمُوهُ)
Kelimenin kökü sin-mim-ayın (س م ع) harfleridir. Etimolojik olarak bir sesi kulak vasıtasıyla algılamak, dinlemek, işitilen şeyi zihinsel olarak idrak etmek ve haberdar olmak anlamlarına gelir.
İbn Fâris, Mekâyisü'l-Luğa eserinde bu kökün "sesin kulak tarafından idrak edilmesi ve algılanması" olduğunu belirtir. Ayetteki "onu işittiğinizde" (iz semi'tumûhu) formu, iftira haberinin kişinin varlık alanına (kulağına) temas ettiği o ilk kırılma anını temsil eder. İşitme, burada pasif bir bedensel eylem değil, kişinin ahlaki bir karara zorlandığı aktif bir eşiktir.
Râgıb el-İsfahânî, "sem'" kelimesini analiz ederken, işitmenin sadece fizyolojik bir duyum olmadığını, işitilen şeyin kalbe inerek orada bir tasdik veya ret süreci başlattığını ifade eder. Ayet bağlamında müminlerin bu iftirayı "işittikleri" anda, zihinsel bir tereddüt yaşamadan derhal dilleriyle bu haberi reddetmeleri gerektiği kurgulanmıştır. İşitme eylemi ile reddetme eylemi (kultum) arasında zaman aralığı olmamalıdır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan eserinde işitme yetisini ilahi ve insani iletişim boyutunda inceler. Bu ayette haberin "işitilmesi", müminin epistemolojik (bilgisel) bir teste tabi tutulmasıdır. Kulağa gelen asılsız bilgi, müminin ahlaki filtresine çarptığı anda geri püskürtülmelidir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyolojik yansımasını değerlendirerek; dedikodunun kitleler arasında yayılırken "işitme" organının bir zaafiyet merkezine dönüştüğünü belirtir. Kur'an, işitme eylemini doğrudan sorumlulukla bağlayarak, "duydum ama ben söylemedim" şeklindeki ahlaki kaçışı iptal eder ve duyan herkesi o anda bir tavır almaya zorlar.
Kultum (قُلْتُم)
Kelimenin kökü kaf-vav-lam (ق و ل) harfleridir. Ağzı açarak anlamlı bir ses çıkarmak, bir düşünceyi dile getirmek, söz söylemek ve kanaat beyan etmek anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir düşüncenin veya niyetin sese dönüşerek açığa çıkması" fikrinin yattığını belirtir. İnsanın iç dünyasında oluşan kanaatin, dış dünyaya "kavl" (söz) olarak yansımasıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kelimesinin her türlü konuşmayı değil, kişinin inancını ve duruşunu yansıtan "bilinçli beyanları" kapsadığını tahlil eder. Ayetteki "kultum" (söyleseydiniz ya / demeniz gerekmez miydi) ifadesi, iftira karşısında sessiz kalmanın veya haberi gevelemenin reddedilerek, hakkı savunan net ve keskin bir "söz" üretme zorunluluğunu ortaya koyar.
Dücane Cündioğlu, konuşma eyleminin (kavl) ahlaki boyutunu inceler. İftira gibi toplumsal varoluşu tehdit eden bir kriz karşısında susmak veya tarafsız kalmak bir erdem değildir. "Kultum" fiili, mümin aklının ve vicdanının itirazını yüksek sesle dile getirme mükellefiyetidir; zira batıla karşı sessizlik, ontolojik bir suça ortaklıktır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin çoğul formda (sizler söylediniz/söylemeliydiniz) gelmesini, toplumsal şahitlik kurumu üzerinden okur. Kötülük ve iftira organize bir şekilde yayılırken, müminlerin de ona karşı vereceği tepkinin (sözün) parçalı değil, kolektif ve tek vücut halinde olması gerektiği vurgulanır.
Netekelleme (نَتَكَلَّمَ)
Kelimenin kökü kef-lam-mim (ك ل م) harfleridir. Etimolojik olarak yaralamak, bedende veya zihinde bir iz/çentik bırakmak ve karşılıklı konuşmak anlamlarına gelir.
İbn Fâris, kelimenin kökenindeki derin anlama dikkat çekerek; kılıcın bedeni kesip yaralaması (kelm) ile sözün insan zihninde veya onurunda bıraktığı iz (kelâm) arasındaki doğrudan akrabalığı kurar. Nasıl ki fiziksel bir yara bedende kalıcı bir hasar bırakıyorsa, konuşulan söz de muhatapta ontolojik bir etki yaratır.
Râgıb el-İsfahânî, "kelâm" kelimesinin, harflerin bir araya gelmesiyle oluşan ve kendi içinde bir yapı, bir iddia barındıran cümleler olduğunu belirtir. Müminlerin "bizim bu konuda konuşmamız (netekelleme) bize yakışmaz" demeleri gerektiğinin emredilmesi, iftiraya dilsel bir meşruiyet ve yapısal bir bütünlük (kelâm) kazandırmayı kökten reddetme iradesidir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin fonetik ve etimolojik dehşetini edebi bir tahlille açıklar. İftiranın dillendirilmesi (tekellüm), masum bir insanın namusunda onarılmaz "yaralar" (kelm) açmaktır. Ayet, müminlere o yarayı açan silaha (dile) sarılmamalarını, kirli habere kelimelerle can vermemelerini emreder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, fıkhi ve ahlaki bağlamda "tekellüm" eyleminin, dedikoduyu bir bilgi formuna dönüştürerek dolaşıma sokmak olduğunu belirtir. Hakkında kesin bilgi (ilm) olmayan bir meselede "konuşmamak", hukukun ve birey haklarının korunması adına alınmış en güçlü tedbirdir.
Subhâneke (سُبْحَانَكَ)
Kelimenin kökü sin-be-ha (س ب ح) harfleridir. Etimolojik olarak suda hızla yüzmek, bir amaca doğru hızla akıp gitmek, uzaklaşmak ve Allah'ı her türlü eksiklikten tenzih etmek (uzak tutmak) anlamlarına gelir.
İbn Fâris, Mekâyisü'l-Luğa eserinde bu kökün "bir şeyden fersah fersah uzak olmak ve süratle geçip gitmek" manasına geldiğini belirtir. Allah'ı tesbih etmek, O'nun zatını, dinini ve O'nun koruması altındaki sınırları her türlü kirlilikten, zaaftan ve iftiradan sonsuz derecede "uzak" tutmaktır.
Râgıb el-İsfahânî, "subhân" kelimesinin bu ayetteki kullanımını bir "şaşkınlık ve dehşet" (taaccüb) nidası olarak analiz eder. İnsanlar akıllarının almadığı veya son derece çirkin buldukları bir durumla karşılaştıklarında, ilahi olanın mutlak saflığına sığınarak bu kelimeyi kullanırlar. Müminin iftirayı duyduğunda "Subhâneke" (Sen eksikliklerden münezzehsin) demesi, bu iğrenç dedikodu ile ilahi nizam arasındaki aşılmaz ontolojik mesafeyi ilan etmesidir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde tesbih kavramını nümünöz (kutsal ürperti) bağlamında inceler. İftira, mümin toplumun dokusuna sızmaya çalışan şeytani bir kirdir. "Subhâneke" nidası, bu dünyevi ve nefsani kire karşı ilahi saflığın (purity) bir kalkan olarak yardıma çağrılmasıdır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın ahlaki bir zırh işlevi gördüğünü belirtir. İftirayı (ifk) işiten kişi, hemen Allah'ı tesbih ederek (Subhâneke), aslında kendi zihnini ve ruhunu bu dedikodunun bulaşıcılığından "uzaklaştırmakta" (sebeha) ve kendini ilahi koruma alanına çekmektedir.
Buhtânun (بُهْتَانٌ)
Kelimenin kökü be-he-te (ب ه ت) harfleridir. Şaşkınlıktan donakalmak, apışıp kalmak, bir kimsenin yüzüne karşı onu afallatacak asılsız bir yalan söylemek ve iftira atmak anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "ansızın karşılaşılan bir durum karşısında aklın ve dilin kilitlenmesi, hayrete düşmek" (hayret ve dehşet) fikrinin yattığını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "buhtân" kelimesini sıradan bir yalandan (kizb) ayırarak tahlil eder. Râgıb'a göre buhtân, muhatabın yüzüne karşı söylenen, hiçbir gerçeklik payı olmayan ve duyulduğu anda insanı dehşete düşüren devasa bir iftiradır. Ayetteki dedikodunun "buhtân" olarak nitelenmesi, bu yalanın hedefindeki kişinin (veya toplumun) aklını durduracak kadar cesurca ve pervasızca kurgulanmış bir komplo olduğunu gösterir.
Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenindeki "şaşırtmak, afallatmak" anlamını teyit etmekle beraber, Kur'an'ın bu kelimeye salt bir şaşkınlık hissi değil, ahlaki bir kötülük (slander) boyutu yüklediğini ve dini terminolojide "karşı tarafı savunmasız bırakan ağır iftira" şeklinde sabitlediğini belirtir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin ontolojik ağırlığına dikkat çeker. "Buhtân", sadece hakikatin bükülmesi değil, akla ve vicdana yapılmış bir suikasttir. O kadar asılsız ve o kadar büyüktür ki, insan zihni bu kötülüğün kapasitesi karşısında anlık bir felç (mebhut olma) hali yaşar.
Azîmun (عَظِيمٌ)
Kelimenin kökü ayın-zı-mim (ع ظ م) harfleridir. Etimolojik olarak kemik, irilik, katılık, tasavvur edilemeyen büyüklük ve dehşet verici heybet anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bedenin ayakta kalmasını sağlayan temel iskelet yapısına "azm" (kemik) denildiğini ve kökün kütlesel bir ağırlık, parçalanması zor bir sertlik ifade ettiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "azîm" kelimesini hem fiziksel hem de manevi bir devasalık olarak tanımlar. Atılan "buhtân" (iftira) sıradan bir söz kalabalığı değil; İslam toplumunun onurunu, aile yapısını ve peygamberlik kurumunun güvenilirliğini hedef aldığı için "azîm" (devasa/korkunç) bir hacme ulaşmıştır.
Angelika Neuwirth, ayetin sonundaki "buhtânun azîm" (devasa bir iftira) tamlamasını edebi bir doruk noktası (klimaks) olarak analiz eder. İnsanların basit bir söz (netekelleme) sandıkları şeyin, ilahi perspektifte ne kadar ağır, kemikli ve ezici (azîm) bir cürüm olduğu bu kelimeyle resmedilmiştir. Beşeri algının hafifliği, kelimenin kökenindeki bu sarsılmaz "büyüklük" ile ebediyen mahkum edilmiştir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin İslam hukuk felsefesindeki yerine işaret ederek; bir suça "azîm" sıfatının verilmesinin, o suçun toplumsal barışı onarılamaz biçimde zedeleyen, kamu düzenine ve doğrudan Allah'ın koyduğu hudutlara (şeriata) yapılmış ağır (kebair) bir isyan kategorisine girdiğini fıkhi olarak kayıt altına alır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla