لَوْلَا جَٓاؤُ۫ عَلَيْهِ بِاَرْبَعَةِ شُهَدَٓاءَۚ فَاِذْ لَمْ يَأْتُوا بِالشُّهَدَٓاءِ فَاُو۬لٰٓئِكَ عِنْدَ اللّٰهِ هُمُ الْكَاذِبُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nûr Sûresi, 13. Ayet
Daralt
X
-
"Bu iddialarına dört şahit getirseler ya! Şahit getiremiyorlarsa onlar, Allah nezdinde yalancıların tâ kendileridir.
Bu iddialarına dört şahit getirseler ya! Yani iftira ettikleri konuda şahitleri yoktur ve buna şahitler de bulamazlar. “Levlâ” (لَوْلَا) kelimesinin yoktu anlamına gelmesi de mümkündür, tıpkı şu ilâhı beyanda olduğu gibi: “Sizden önceki toplumlar içinde yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek birikimli kimseler bulunsaydı yal” Yani sizden önceki toplumlar içinde yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek yeterince birikimli çok kimse yoktu, sadece az kimse vardı. Böyle değil de “hellâ” (هَلَّا) anlamına gelmesi uzak bir ihtimaldir. Çünkü onların bu konuda şahitleri yoktu, bu itibarla onları nasıl getirsinler ki?!
Şahit getiremiyorlarsa onlar, Allah nezdinde yalancıların tâ kendileridir. Onlar Hz. Âişe nin durumuyla ilgili şahitler getirseler bile yalancıdırlar. Bu da gösterir ki Bu iddialanna dört şahit getirseler ya! meâlindeki beyan şöyle anlaşılabilir; Şahitleri yoktu, hal böyle iken nasıl iftirada bulundular?
Yorumu Yorumla
-
Câû (جَاءُوا)
Kelimenin kökü cim-ye-hemze (ج ي أ) harfleridir. Etimolojik olarak bir yerden başka bir yere intikal etmek, gelmek, bir şeyi getirmek ve ortaya koymak anlamlarına gelir.
İbn Fâris, Mekâyisü'l-Luğa eserinde kökün temel anlamının "bir yere varmak ve bedensel olarak intikal etmek" olduğunu belirtir. Ayette "câû aleyhi" (onun üzerine getirdiler/geldiler) formunda kullanılması, iftiracıların sadece bir dedikodu üretmekle kalmayıp, bu iddialarını destekleyecek fiziksel bir delili (şahitleri) adli makamın veya toplumun huzuruna "taşıma/getirme" mecburiyetini ifade eden güçlü bir fiildir.
Râgıb el-İsfahânî, "mecî" (gelmek) eyleminin sadece bedensel bir hareket değil, bazen bir emrin, delilin veya durumun açıkça ortaya çıkması anlamına geldiğini söyler. Râgıb'a göre burada şahitleri getirme eylemi (câû), iddianın havada kalmaması için iftiracıların omuzlarına yüklenmiş mutlak bir "ispat yükümlülüğü" olarak tahlil edilir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimeyi hukuki bir terim bağlamında ele alır. İftirayı atanların iddialarını şahitlerle birlikte yargı önüne "getirme" (câû) mecburiyeti, iddia sahibinin ispatla mükellef olduğu yönündeki evrensel İslam hukuku ilkesinin Kur'ani zeminidir. Eylemin kökenindeki "somut taşıma", dedikodunun soyutluğuna karşı hukukun somut delil arayışını temsil eder.
Erbaati (أَرْبَعَةِ)
Kelimenin kökü ra-be-ayn (ر ب ع) harfleridir. Dört sayısı, dörtte bir, yerleşmek ve istikrar bulmak anlamlarına gelir.
İbn Fâris, dört sayısının (erba'a) Arap dilinde sağlamlık, oturmuşluk ve bir şeyin her yönden (dört bir yandan) kuşatılması fikriyle ilişkili olduğunu belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, zina suçunun ispatında "dört" şahit şartının, fıkhi açıdan bireyin onurunu korumak için bilerek zorlaştırılmış, adeta imkansız hale getirilmiş bir eşik olduğunu vurgular. İftira atanların bu "dört" sayısına ulaşamaması, onların iddialarının asılsızlığını sadece ahlaki değil, sayısal bir eksiklik (nisap yetersizliği) üzerinden de hukuken iptal eder.
Gabriel Said Reynolds, "dört" (erbaati) rakamını Geç Antik Çağ ve Kitab-ı Mukaddes geleneğindeki şahitlik kurumlarıyla mukayese eder. Tevrat geleneğinde ölüm veya ağır ceza gerektiren suçlar için genellikle iki veya üç şahit yeterli görülürken, Kur'an'ın namus iftirası (ifk) bağlamında bu eşiği eşi görülmemiş bir şekilde "dört"e çıkarmasının, kadının ve ailenin korunmasına yönelik devrimsel ve özgün bir hukuki bariyer olduğunu belirtir.
Şuhedâe (شُهَدَاءَ)
Kelimenin kökü şın-he-dal (ش ه د) harfleridir. Bir olayda hazır bulunmak, bizzat görmek, tanıklık etmek ve bildiği gerçeği dile getirmek anlamlarına gelir.
İbn Fâris, Mekâyisü'l-Luğa eserinde bu kökün "gaib (gizli/olmayan) olmanın zıddı" olduğunu, yani apaçık ortada olan bir gerçeği gözle müşahede etmek anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "şehadet" kelimesinin mutlak surette bir olayı "bizzat gözle görme" zorunluluğu taşıdığını açıklar. Ayette iftiracılardan "şahitler" (şuhedâe) getirmelerinin istenmesi, kulaktan dolma bilgilerin, zannın veya mantıksal çıkarımların asla şahitlik yerine geçemeyeceğini, ilahi yargının sadece somut görme eylemine (müşahede) dayandığını etimolojik olarak sabitler.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, şahitlik kavramını sosyolojik bir zeminde değerlendirir. Şahit, olayın kapalı kapılar ardındaki karanlığını kamusal alanın aydınlığına (şuhud alemine) taşıyan kişidir. İftiracıların şahit getirememesi, iddialarının toplumsal bir gerçeklik (şehadet) kazanmadığını ve sadece karanlık bir kurgu olarak kaldığını deşifre eder.
Ye'tû (يَأْتُوا)
Kelimenin kökü hemze-te-ye (أ ت ي) harfleridir. Gelmek, getirmek, bir işi meydana çıkarmak, ulaşmak ve icra etmek anlamlarına gelir.
İbn Fâris, kökün "bir şeye kolaylıkla ve pürüzsüzce ulaşmak, gelmek" anlamında olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ityân" (gelmek/getirmek) fiili ile "mecî" (câû/gelmek) fiili arasındaki ince anlamsal farkı tahlil eder. Râgıb'a göre "ityân", rastgele bir gelişten ziyade, belirli bir amaca yönelik, iradi, kararlı ve planlı bir yöneliştir. "Getiremedikleri zaman" (lem ye'tû) olumsuz formu, iftiracıların ispat yönündeki tüm iradi çabalarının ve planlarının (ityân) çöktüğünü, hukuken acze düştüklerini ifade eder.
Dücane Cündioğlu, dilbilimsel olarak bu fiilin olumsuz (lem) edatıyla kullanılmasının iftiracıların mutlak eylemsizliğini ve çaresizliğini resmettiğini belirtir. Ortaya atılan devasa iftiraya karşılık, ellerinde sunabilecekleri hiçbir kanıtın olmaması, kelimenin kökündeki "üretme ve amaca ulaşma" (ityân) becerisinden yoksunluğun ilanıdır.
İndallâhi (عِنْدَ اللَّهِ)
Kelime, "inde" (عِنْدَ) zarfı ile Allah lafzının birleşmesinden oluşur. Kökü ayn-nun-dal (ع ن د) harfleridir. Yanında, katında, huzurunda, nezdinde ve mülkiyetinde anlamlarına gelir.
İbn Fâris, "inde" zarfının kökeninde "bir şeyin kıyısı, yanı, mevcudiyeti ve varlık alanı" anlamı olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin sadece mekânsal bir yakınlık (huzur) bildirmediğini, aynı zamanda hükmi, ilmi ve manevi bir otoriteye aidiyet bildirdiğini söyler. "Allah katında" (indallâhi) ifadesi, iftiracıların toplum nezdinde oluşturdukları kafa karışıklığının ötesinde, olayın mutlak hakikat boyutunda, yani ilahi adaletin (nezdin) tam merkezinde nasıl değerlendirildiğini gösteren bir otorite vurgusudur.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan eserinde "inde" (katında) kavramını ontolojik bir perspektiften inceler. İftiracılar (usbe) o dönemde toplum içinde (insanlar nezdinde) kendilerini haklı göstermeye çalışmış olabilirler; ancak varlığın yegane değerlendirme mercii olan "Allah'ın katında" (indallâhi) sahip oldukları karanlık statü değişmez. Bu kelime, sahte beşeri algı ile sarsılmaz ilahi gerçeklik arasındaki derin çizgiyi çeker.
El-Kâzibûn (الْكَاذِبُونَ)
Kelimenin kökü kef-zel-be (ك ذ ب) harfleridir. Gerçeğe aykırı konuşmak, vakıayı çarpıtmak, yalan söylemek ve asılsız beyanda bulunmak anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün temelinin "bir şeyin aslında olmadığı halde öyleymiş gibi sunulması" ve doğrunun zıddı olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kizb" (yalan) eyleminin sadece dille yapılan bir hata değil, gerçeği (vakıayı) kasten ve bilinçli olarak değiştirmek olduğunu tahlil eder. Ayette "humul kâzibûn" (işte onlar yalancıların ta kendileridir) şeklinde tahsis/vurgu zamiri (hum) ile kullanılması, şahit getiremeyen kişilerin sadece iddialarını eksik sunan sıradan insanlar değil, bizzat yalanı üreten, hakikati saptıran mutlak "yalancılar" olarak ontolojik bir kaba yerleştirildiğini gösterir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, hukuki bir çerçeveden çıkarım yaparak, İslam ceza hukukunda "ispat edilemeyen iddianın bizzat yalan (kizb) kabul edildiğini" belirtir. Hukukta gri alan veya "şüphe" yoktur; eğer masumiyete saldıran iddia dört şahitle desteklenemiyorsa, iddia makamı "Allah katında" hiçbir mazeret kabul edilmeksizin "yalancı" (kâzib) statüsüne düşer. Bu, hukuki yetersizliğin ahlaki bir infaza dönüştüğü zirve noktasıdır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin sonundaki bu vurucu ismin (el-kâzibûn), iftirayı tasarlayan topluluğun üzerine vurulmuş silinmez bir damga olduğunu belirtir. Kelimenin çoğul ve belirli (marife) formda gelmesi, onları tarihin gelmiş geçmiş tüm tescilli yalancılarıyla aynı karanlık kategoriye mahkum eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla