وَالْخَامِسَةُ اَنَّ لَعْنَتَ اللّٰهِ عَلَيْهِ اِنْ كَانَ مِنَ الْكَاذِب۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nûr Sûresi, 7. Ayet
Daralt
X
-
6-7. “Eşlerine zina suçlamasında bulunup da kendilerinden başka tanıkları olmayanların her birinin tanıklığı, dört kere, doğru söylediğine Allah'ı tanık göstermesi; beşinci olarak da, ‘eğer yalan söyleyenlerden ise Allah'ın lanetine uğramasını' söylemesidir”
8. “İftiraya uğrayan kadının dört kere, kocasının yalan söyleyenlerden olduğuna Allah'ı tanık göstermesi kendisini ceza görmekten kurtarır”
9. “Kadının beşinci tanıklık İfadesi, eğer kocası doğru söyleyenlerden ise kendisinin Allah'ın gazabına uğramayı dilemesi olacaktır”
Liân: Mülâane
Eşlerine zina suçlamasında bulunup da kendilerinden başka tanıklan olmayanların her birinin tanıklığı, dört kere, doğru söylediğine Allah’ı tanık göstermesi... İbn Abbâs’tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu âyet inince ensardan Âsim b. Adî dedi ki: Bizden bîri evine girdi ve hanımının karnı üzerinde bir adam buldu. Duruma tanıklık etmeleri için çıkıp dört şahit getirmek istedi. Bu durumda adam işini bitirip çıkıp gitmez mİ? Buna mukabil adam harekete geçse ve Öldürse, bundan dolayı öldürülür mü? Şayet o “Ben falanı falanca ile birlikte gördüm!” dese bundan dolayı ona kazif haddi uygulanır ve karısı (olması halinde de) aralarında liân uygulanır mı? Yok, (bunları yapmayıp) susacak olsa kin ve Öfke ile dolmaz mı? Bunları dedikten sonra Asım insanlar arasında kendisinin başına böyle bir şeyin geldiğini söyledi ve hemen Hz. Peygambere geldi ve durumu ona haber verdi. ve "Ben falanı onun (karımın) karnı üzerinde buldum!” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.) bnsını ve falancayı çağırttı, onları ve Âsım’ı yüzleştirdi. Kadına "Yazıklar olsun sana! Kocan ne söylüyor Öyle?!” dedi. Kadın şöyle cevap verdi: “Yâ Resûlallah! O elbette yalancıdır. Dediği sahneyi görmemiştir. Ne var ki o kıskanç bir adamdır. Bu söylediklerine onu iten sebep de kıskançlıktır. Falanca onun yanında konuk idi, onun bilgisi dâhilinde o yanıma girer çıkardı. Gece olsun gündüz olsun bir an bile olsun, onun benim yanıma girmesini bana yasaklamadı”. Bunun üzerine Âsıma sordu ve “Yâ Asım, helâlin hakkında Allah’tan kork ve doğrudan başka bir şey söyleme!” dedi. O: “Yâ Resûlallah! Allah’a yemin ederim ki ben doğrudan başka bir şey demedim. Ben onu, (karımın) karnı üzerine yumulmuş halde gördüm. Hem o şimdi hamile ve ben ona falanca zamandan beri de yanaşmadım", dedi. Bu durumda Hz. Peygamber (s.a.) onlara aralarında hân yapmalarım emretti. Dedi ki: “Yâ Asım! Kalk ve dört kez Allah’ı şahit tutarak olayın dediğin gibi olduğuna ve senin ona yönelttiğin isnat hakkında doğru söylediğine şahitlik et. Sonra beşinci olarak da, “eğer yalan söyleyenlerden ise Allah’ın lanetinin senin üzerine olmasını iste! dedi. Asım, dediğini yaptı. Sonra aynısını kadına söyledi. O da dört kez Allah’a yeminle şahitlik etti “Onun elbette kendisine isnat ettiği konuda yalancı olduğunu söyledi ve beşincide de “Eğer doğrulardan ise Allah’ın gazabının kendi üzerine olmasını" diledi. Aralarında lânetleşip liân işi bitince Hz. Peygamber onların aralarını ayırdı. Sonra kadına: "Doğurduğun zaman onu bana getirmeden emzirme!” dedi. Yanlarından ayrılınca Hz. Peygamber (s.a.): “Bu kadın, hurma usaresi gibi siyaha çalan kızılca saçlı bir çocuk doğurursa nesebini nefyeden babasına benzer olacaktır. Yok, siyah, kısa ve kıvırcık saçlı bir çocuk doğurursa o takdirde kendisine isnat edilen kimseye benzer olacak!” dedi. Kadın çocuğu doğurunca Hz. Peygambere getirdi. Ona baktı bir de gördü ki o, Hz. Peygamber’in evsafını belirlediği şekilde siyah, kısa ve kıvırcık saçlı, kendisine nispet edilen adama benzer bir çocuk. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.) şöyle dedi: “Eğer liân ve yapılan yeminler olmasaydı, benim kadın hakkında yapacağım vardı!”
Bazı haberlerde şöyle gelmiştir: Hz. Peygamber onları yüzleştirip liân uygulamış, iş tamamlanınca: “Hiç şüphe yok ki Allah Teâlâ İkinizden birinin yalancı olduğunu biliyor. Sizden tövbekâr olanınız var mı?” diye sordu ve “Âhiret azabı dünya azabından daha şiddetlidir” diye ekledi. Bazı haberlerde “âyet. Hilâl b. Ümeyye’nin liânı hakkında inmiştir” şeklinde bir bilgi gelmiş ve bizim bahsettiğimiz hususları belirtmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra bu konuda birtakım meseleler vardır: Birincisi: Kocaların kazfı ve yeminlerin bir beyanda belirtildiği görülmemiştir. Âyetin zâhirine göre koca ve karı; kâfir ya da müslüman, hür ya da köle ya da her ne olurlarsa olsunlar hep aynıdır. Bize göre eşlerden biri hür ve diğeri köle olursa yahut her ikisi de köle olurlarsa aralarında liân olmaz. Liân, ancak her ikisi de şahitliğe ehil olanlar arasında olur. Bu konudaki bizim delilimiz şudur: Allah Teâlâ yabancı hür bir adamın, yabancı hür bir kadına zina isnadında bulunması halinde had cezası olarak seksen kırbaç cezası belirledi. Her ikisi de müslüman olması halinde kocanın karısına zina isnadı halinde de liân hükmünü koydu. Sonra biz daha önce hür bir kimsenin câriye ya da yahudi bir kadına zina isnadında bulunması halinde kendisine had cezası uygulanmayacağı konusunda icma olduğunu belirtmiştik. Hür olup da câriyeye zina isnadında bulunan erkeğe, hür olup da hür bir kadına zina isnadında bulunan erkeğe gereken had cezası gerekmediğine göre o takdirde câriyenin kocası olan erkeğe hür kadının kocasına gerektiği şeküde liân gerekmez. Meselenin aslı şudur: Allah Teâlâ muhsan yabancı kadına zina isnadı halinde ispatı için dört şahit getirilmesini ve onları getirmesi halinde kendisinden had cezasını savacağını belirtti ve şahit getirememe halinde ise ona had cezası uygulanmasını emretti. Sonra yabancı kadınlara zina isnadına şahitlik konusundan kişinin karısına zina isnadında bulunması halinde onların şahitliklerini istisna etti ve kendilerinden başka tanıkları olmayanlann her birinin tanıklığı, dört kere Allah’ı tanık göstermesi... buyurdu. Karı koca, her ikisi de köle ya da kâfir olmaları, ya da ikisinden birinin öyle olması durumunda bu âyetin kapsamına girmediğine göre, bu âyetteki istisnanın da kapsamına girmezler. Çünkü istisna, müstesna minh olan bir topluluktan çıkarma yapma ve (gayrisini) tahsilde bulunma demektir. O yüzden (onlar hakkında) liân bâtıl olur. Kâfir kadın hakkında bir başka durum vardır. O da şudur: Kadın, beşinci defada eğer koca isnadında doğrulardan ise Allah'ın gazabının üzerine olmasını İster. Oysa kâfir kadın için Allah’ın gazabı herhangi bir şarta bağh olmaksızın onun üzerindedir. Bu durumda hâkimin Allah’ın gazabı her an onun üzerinde olduğunu bildiği halde ona: “Koca eğer isnadında doğru ise Allah’ın gazabı üzerine olsun!” diye yemin verdirmesi muhaldir. O yüzden de kadının kâfir olması halinde liân olmaz.
Bize muhalif olanların, hür ile câriye, müslüman ile zimmî kadm arasında liânın olamayacağını söylemeleri daha da önceliklidir. Çünkü onlar cana can kısasta ve organlara yönelik işlenen müessir fiillerde kölenin hürre, keza kâfirin müslümana denk olmadığım İddia etmektedirler. Hal böyle iken onlann yeminlerini müslüman hürlerin yeminlerine denk görürler. Onların söylemesi gereken cümle “Kâfirin yemini müslümanın yeminine denk düşemez" demek idi ve aralannda asla liân olmayacağını ifade etmekti. Bu konuda (doğru) İzah başta söylediğimiz şekildedir.
Sonra yeminlerden kaçınma meselesi var; Eşlerden biri yeminlerden kaçındığı zaman İlim ehlinden bir kısmına göre kendisine had cezası uygulanır. İmam Şafiî’nin görüşü budun Bize göre ise kaçınma sebebiyle had cezası uygulanmaz. Kaçınma ile had cezasının uygulanacağı görüşünde olanlar “sonra da dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun" mealindeki beyanın zahirini esas almışlardır. Cenâb-ı Hak yabancıya zina İsnadı halinde, İddiasını ispat için dört şahit getirmekten aciz kalana had cezası verilmesini gerekli kılmıştır. Tanıklık yapan dört şahit getirmesi halinde ise ondan had cezasını saymıştır. Aynı şekilde her birinin dört kez yeminle Allah’ı tanık kılması halinde eşlerden de haddi saymıştır. Bu durumda onlardan birinin yeminden kaçınması halinde had cezası gerekir, çünkü had cezasının düşürülmesi ve hânın gerekli olması yeminlerle olmaktadır. İkincisi de şudur: “İftiraya uğrayan kadının dört kere, kocasının yalan söyleyenlerden olduğuna Allah’ı tanık göstermesi kendisini ceza görmekten kurtarır” mealindeki İlâhî beyanın, yeminleri zevceden had cezasının düşürülmesine sebep kılmasıdır. Bu durumda kadın yemine yanaşmadığı zaman had cezası gerekli olur.
Bize göre yemine yanaşmamak had cezasının uygulanmasını engeller. Çünkü yeminden kaçınma halinde yalanın ortaya çıkması gibi bir durum yoktur. Yemine yanaşmayan herkesin yalanı ortaya çıkar denilemez. Kazifte had cezası uygulanması ancak yalanın ortaya çıkması halinde olur. Yeminden kaçınma durumunda bu ortaya çıkmaz. Yabancı kadına zina isnadı halinde, dört şahit getiremediği takdirde ancak o zaman kendisine had cezası uygulanır. Çünkü zâhire göre insanlar nazarında o kimse yalancıdır. Zira kendisi ile yabancı kadın arasında bahsettiği olayı ortaya çıkarmaya kendisini sevkedecek bir saik yoktur. Oysa kendisi ile zevcesi arasında ise yaptığı isnadı ortaya çıkarmaya kendisini sevkedecek bir özellik ve sebep mevcut bulunmaktadır ki o da eşini kıskanma güdüsüdür. Hal böyle olunca koca, insanlara göre karısına yaptığı zina isnadında zâhir halde sözünü ettiğimiz saik sebebiyle doğru sözlüdür. Çünkü o, “Döşeklerini kocaların hoşlanmadığı kimselere çiğnetmezler” meâlindeki hadise binaen karısı tarafından yerine getirilmesi gereken hukukunun peşinde olmaktadır. Bu itibarla yemine yanaşmasa bile doğru sözlü olma hali devam eder. Ama yabancı bir kadına zina isnadında ise o, kendisini böyle bir şeyi ortaya çıkarmaya itici saik olmadığından zahirde yalancıdır. Bu durumda o zâhiren yalan olan bu iddiasını ispat edici bir şey getirmedikçe -ki o da dört şahittir- zâhiren yalan üzere olması hali devam edecektir. Karısına zina isnadında ise, yalanı zâhir olmadıkça zâhiren doğru olmaktadır. Yalan halinin ortaya çıkması ise yeminden kaçınmakla olmaz. Bu yüzden iki mesele arasında fark vardır. Hem had cezası yeminden kaçınma sebebiyle hiçbir şekilde uygulanmaz. Çünkü yeminler hiçbir durumda âdil şahitlere karşılık tutulamaz. Görmez misin ki bir kimsenin aleyhine iki adil şahit bir konuda tanıklık etse, kendisi de onların şahitliğine karşı bir sürü yemin etse halckın düşmesi konusunda bu yeminler sözü edilen şahitliğe karşı tutulamaz.
Liânda Yemine Yanaşmama
İftiraya uğrayan kadının dört kere, Allah*ı tanık göstermesi kendisini ceza görmekten kurtarır. Bu âyetin, hakkında nazil olduğu kadının durumuyla ilgili olması muhtemeldir. Hz, Peygamber (s.a.) onun yalanım vahiy yoluyla öğrenmiştir. Görmez misin o şöyle demiştir: “Eğer şöyle şöyle bir çocuk doğurursa o şuna aittir, şöyle şöyle olursa o takdirde de şuna aittir” Sonra kendisine nisbet edilen adama benzer bir çocuk doğurduğunda da şöyle buyurmuştu: “Eğer liân ve yapılan yeminler olmasaydı, benim kadın hakkında yapacağım vardı!” Hz. Peygamber onun yalanını “Eğer liân ve yapılan yeminler olmasaydı, benim kadın hakkında yapacağım vardı” derken biliyordu. O kadın kendisinden azabı, yeminlerle defetmişti. Ya da kendisinden defedilen azap hapis cezasıdır. Zira bİzİm görüşümüz içinde yer alan hususlardandır; “Onlardan hangisi yemin etmekten kaçınırsa hapsedilir, tâ ki dört kez Allah’ı tanık gösterinceye kadar ya da zina itirafında bulununcaya kadar, ya da kendisini tekzip edinceye kadar”. Bu durumda ondan hapis cezasının defi belirtilen yeminlerledir. Yemine yanaşmama sebebiyle had cezası verilmez çünkü yeminden kaçınma ikrar gibi yalanı ortaya çıkarmaz. Ve esasen yeminden kaçınma bir tür mübah kılmadır. Bir insan meselâ hâkime, kendisine had cezası uygulamasını mübah kılsa hâkim onu uygulayamaz. Burada da durum öyledir. Belki de kişi kendisini bahsedilen gazap ve lanetten korumak için yeminlerden kaçınmış olur. Bu itibarla da sözünü ettiğimiz sebep yüzünden kendisine had cezası uygulanmaz.
Liânın Sonucu ve Çocuğun Nesebi
Sonra burada iki mesele daha vardır kİ her ne kadar âyetin zahirinden anlaşümıyorsa da onları burada belirteceğiz: Birincisi: Çocuğun nesebinin annesine verilmesi. Diğeri de liân yaptıklarında hâkimin eşlerin arasını ayırması. Bazı ilim adamları demişlerdir ki: Koca yeminlerini tamamladığı zaman -hâkim ayırmasa bile- aralarında ayrılık gerçekleşir. Biz ise şöyle diyoruz: Karşılıklı lânetleşmeyi tamamlayıp hâkim da aralarım* ayırmadıkça aralarında ayrılık gerçekleşmez. Diğeri de çocuğun nesebinin (velâyetinin) kime verileceği konusudur. Onlar yine koca liân yeminlerini tamamladığı zaman -anne liâna yanaşmasa bile- çocuk kendiliğinden annesinin nesebine (velayetine) dâhU olur, görüşündedirler.
Genel kural (kıyas) “koca liân yeminlerini tamamladığı zaman çocuk kendiliğinden annesinin nesebine katılır” diyenlerin görüşüdür. Genel kural, ayrılığın meydana gelmesi konusunda bizim imamlarımızın “Karşılıklı lânetleşmeyi tamamlayıp da hâkim aralarını ayırmadıkça ayrılık gerçekleşmez” şeklindeki görüşleri doğrultusundadır. Çünkü koca kendisinin isnadında doğrulardan olduğuna dair dört kez Allah’ı tanık tutunca zâhirde karısına yaptığı zina isnadında onu ilzam etmiş olur. Bu ortaya çıkınca çocuğun da kendisinden olmadığı ortaya çıkar. Bu durumda çocuğun nesebinin kocanın hânı tamamlamasıyla birlikte annesine katılması caiz olur. Ayrılığa gelince o, ancak zinanın zâhir olmasıyla gerçekleşir. Görmez misin adamın karısı zina etse sırf zina yapmasından ötürü aralarında ayrılık meydana gelmez. Görmez misin ki kadının kocanın yeminleri tamamlamasından sonra davası hâkidir, bu yüzden iki mesele birbirinden farklıdır.
Hz. Peygambere isnat edilen haberler, her iki meselede de bizim imamlarımızın görüşlerini teyit etmektedir. Çünkü Nafı -İbn Ömer’den rivayet etmiştir ki bir adam Hz. Peygamber (s.a.) zamanında karısı ile arasında mülâanede bulundu ve kadının çocuğunun kendisinden olmadığını söyledi. Hz. Peygamber onların arasını ayırdı ve çocuğun nesebinin kadına ait olduğunu söyledi, îbn Abbâs’tan rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (Âsim b. Adî ile karısı arasında) liân uygulayınca aralarını ayırmıştır. Yine haberlerde rivayet edilmiştir ki Hz. Peygamber (s.a.) onlara: “Allah Teâlâ biliyor ki ikinizden biriniz yalancıdır. Bu itibarla sizden tövbekâr olanınız var mı?” dedi ve bunu üç kez tekrarladı. Onlar yanaşmadılar. Bunun üzerine de aralarını ayırdı. Bazı haberlerde şöyle buyurmuştur: “Hesabınız Allah’adır. İkinizden biri yalancıdır. Artık senin için onunla birlikte evli olarak yaşamaya bir yol yoktur”.
Şöyle bir itiraz yapılırsa: Hz. Peygamber (s.a.) onların arasını ayırdı çünkü ayrılık aralarında vuku bulmuştu. Hz. Peygamber ona karısının artık kendisine helâl olmadığını bildirmiş oldu ve “Artık senin için onunla evli kalmana bir yol yoktur” dedi.
Buna şöyle cevap verilir: “Aralarında liân sebebiyle ayrılık zaten vuku bulmuştu” sözünüz, bizim katılmadığımız bir iddiadan ibarettir. Haberlerin zâhiri bizim lehimize, karşı görüşte olanların da meseleyi yanlış anladıklanna tanıklık etmektedir. Sonra onlara denilir ki: îlâ yapan kişi müddet geçtikten sonra (eşiyle) hâkime başvurarak mahkemelik olsalar koca karısına yanaşmaya ya da boşamaya yaklaşmaması İıalindc kadı "Aranızı ayırdım!" demedikçe aralarında ayrılık olmayacağını söyleyen siz değil misiniz? üğer denilirse ki İli sebebiyle ayrılık talâktır, Hân sebebiyle ayrılık ise talâk değildir. Buna şu cevap verilir: Bize göre her ikisi de talâktır.
Şöyle bir soru da sorulabilir: Siz ilâ sebebiyle ayrılık, ilâ süresinin geçmesiyle kendiliğinden gerçekleşir, kanaatİndesinİz. Hal böyle İken karşılıklı yeminleşmenin tamamlanması halinde Hân sebebiyle ayrılığın gerçekleşmesine engel nedir?
Buna da şu cevap verilir: ilâda hâkimin herhangi bir şekilde dahli yoktur. O yüzden de hükmüne ihtiyaç duyulmamaktadır. Diğerinde ise Hân ancak kadı ile tamam olabilmektedir. O yüzden de onun hükmü olmadan ayrılık gerçekleşmez. Onlara şöyle denilir: Ne dersiniz? Bir adam bir hak iddia etse ve bir kadının huzurunda davasına iki şahit getirse, kadı "Şuna şöyle hükmettim” demeden önce hüküm kendüiğinden bağlayıcı olur mu? Eğer cevaben derlerse kİ “Kadı hükmettim demedikçe bağlayıcı olmaz” o takdirde onlara şu cevap verilir: “Peki, Hânda benzer duruma engel nedir?”
Onlara yine şu soruyu sorarız: Hâkimin bir yıl süre vermiş olduğu “innîn” (iktidarsız) kişi hakkında ne dersiniz? Sürenin dolmasıyla İnnîn ile karısı arasında ayrılık gerçekleşir mi yoksa kadın seçimli kılınır ve (onun seçimi doğrultusunda) hâkim aralarını ayırır mı? Eğer cevaben derlerse ki: ”Hâkim aralarını ayırmadıkça ayrılık kendiliğinden gerçekleşmez” o zaman da onlara “Liânda ayrılık konusunda da aynı durumun olmasına engel olan nedir?!” dendir. Eğer şöyle bir itiraz yaparlarsa: înnîn ve ilâda bulunan kimseler hakkında hâkim aralarını ayırmadıkça ayrılık gerçekleşmez, çünkü hâkim adama "ya boşa ya da ona dön!” der. İnnîn in karısına da “İster ayrılmayı seç ister birlikte yaşamayı!” der. Hâkim ilâda bulunanın cevabını ve innînin karısının tercihini bekleme durumunda olduğu için bizzat hâkimin kendisi ayrılığa hükmetmedikçe ayrılık kendiliğinden gerçekleşmez. Liânda ise hâkimin bekleyeceği bir şey yoktur. O yüzden aralarında fark vardır. Bu itiraza da şöyle cevap verilir: Aksine hâkim liânda kadının kendisini tekzip etmesini bekler ve ona had uygular ve adamın karısı olmaya devam eder. Aynı şekilde koca kendisini tekzip etmesi halinde ona had cezası uygular ve kadını karısı olarak bırakır.
Konunun aslı şudur: Liânda ayrılık ancak tarafların lânetleşmelerİ ve hâkimin aralarım ayırması ile birlikte gerçekleşir. Çünkü her ikisi de lânetleşmede bulunduğu zaman İçlerinden biri -hangisi yalancı ise o- lânetli olur. Lânetli birinden yararlanmak ise haramdır. Görmez misin ki haberde geldiği üzere onlar birlerine lanet okuyunca (beşincide) “Şüphesiz o gerektiricidir (mûcibe)” demiştir. Yani bahsedilen laneti kastetmiştir. Lânetin eşlerden birine erişmesi, ancak her ikisinin de lanet okuması ve işlemin tamama ermesi halinde olur. Sadece kocanın liân şehâdeti ile vuku bulmaz. Hal böyle olunca da aralarını hâkimin ayırmasına ve onlardan birini diğerinden tardetmesine ihtiyaç duyulur. Zira "el-La‘n” (اللَّعْنُ) kelimesi sözlükte tardetmek, kovmak anlamına gelir. Liân bize göre feshi kabil akitler gibidir. (Tefrik sebebi olarak kocanın) iktidarsız (innîn) olması ve (gayrimüslim eşlerden kadının müslüman olup kocanın) İslâm’ı kabule yanaşmaması ve benzeri durumlarda ayrılık ancak hâkimin hükmü ile olur. Burada da öyledir. Hz. Ömer’den şöyle dediği rivayet olunmuştur: Liânda tarafların araları ayrılır ve onlar bir daha asla bir araya gelemezler”.
Sonra bir diğer mesele şudur: Hâkim liân sonrası eşlerin arasını ayırsa, koca yaptığı zina isnadında kendisini tekzip etse eşiyle tekrar evlenebilir mi evlenemez mi? Bazı ilim adamlarına göre tekrar onunla evlenemez. Bunlar, Hz. Ömer ve Hz. Ali’nin “Liânda taraflar asla bir araya gelemezler” diye hükmetmelerini delil olarak kullanırlar, Abdullah’tan da benzer bir görüş nakledilmiştir. İmam Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed’e (rahimehumallah) göre, koca kendisini yalanladığı zaman ayrıldığı eşi ile tekrar bir araya gelebilir. Haberde “Liânda taraflar asla bir araya gelemezler” denirken “tövbe etse ve kendisini tekzip etse de!” denilmiyor ki. Bu itibarla “Bir araya gelemezler” diye hükmetmelerinin her ne kadar “tövbeden önce ve sonra anlamına gelme imkânı içermesi itibariyle karşı taraf için delil olma ihtimali varsa da “karşılıklı liân yeminlerinde sebat ettikleri ve kocanın isnadında ısrarlı olup, kendisini tekzip etmediğinde” şeklinde kayıtlı olması da mümkündür. Bizim bu yaklaşımımıza Allah Teâlanm şu beyanı delil olur: “Çünkü onlar eğer sizi ele geçirirlerse ya taşlayarak öldürürler ya da kendi dinlerine döndürürler; işte o zaman ebediyen kurtuluşa eremezsiniz”. Burada geçen “işte o zaman ebediyen kurtuluşa eremezsiniz” meâlindeki söz, “dinlerinde devam ettikleri sürece” diye kayıtlıdır. Ama onlar dinlerinden çıkar ve İslâm’a girerlerse kurtuluşa ererler. “Liânda taraflar asla bir araya gelemezler” denilirken de durum aynıdır. Yani liânda yeminlerinde sabit oldukları ve kocanın ithamını sürdürdüğü sürece demektir. Ama koca kendisini tekziple ithamından dönerse o takdirde bir araya gelebilirler. İcma etmişlerdir ki koca kendisini tekzip ve çocuğun kendisinden olduğunu iddia ettiğinde, çocuğun nesebi kendisine katılır. Aynı şekilde burada da Öyle olmalıdır, İkincisi koca kendisini liândan sonra ve hâkim ayırmadan önce tekzip etse bu durumda kocaya had cezası vermek gerekir ve her ikisi de nikâhları üzere olmaya devam ederler.
Sonra liân sebebiyle ayrılık bize göre talâktır; bir bâin talâk verilmiş olur. Delili, Hz. Peygamberden (s.a.) rivayet edilen şu olaydır; Uveymir ve karısı arasında liân yapıldıktan sonra Uveymir; “Eğer tutarsam ona yalan söylemiş olurum! [Ey Allah’ın resûlül] O üç talâkla boştur!” dedi ve bu, liân yapanlar için uygulanması istenilen bir yol oldu. Liân yapanlar arasındaki ayrılık, Uveymir’în verdiği talâkın aynı olunca o takdirde liân sebebiyle meydana gelen her ayrılığm talâk olması gerekir. Bunun delillerinden bîri şudur: Kocanın kaziftte bulunması, bu ayrılığın sebebi olmaktadır. Koca tarafından olan ya da kocanın sebebiyet verdiği ve sözü ile gerçekleşen her ayrılık talâk olmaktadır. İnnîn (iktidarsız), haf, îlâ vb. gibi. Buna göre liân Ue gerçekleşen ayrılık bir bâin talâktır. Çünkü buna koca sebep olmuştur ve ayrılık kendisi yüzünden vuku bulmuştur. Bu mânaya işaret etmek üzere selef-i salihten gelen ve erkek tarafmdan bir sözle vuku bulan her ayrılık talâk olduğunu İfade eden haberler vardır; İbrahim, Hasan-ı Basrî, Saîd, Katâde ve diğerleri gibi. Bİzİm mezhep imamlarımız da bunun aynısını söylemektedirler: “Erkek tarafmdan bir sözle vuku bulan her ayrılık bir talâktır”. Eğer itiraz edilir ve erkek tarafmdan işlenen cinsel ilişki vb. gibi birtakım fiillerle de ayrılık ve haramlık hükmü doğmaktadır, denilirse bu durum bizim belirttiğimiz hususla çelişmez. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
El-Hâmisete (الْخَامِسَةَ)
Kelimenin kökü ha-mim-se (خ م س) harfleridir. Beş sayısını ve bir şeyin beşinci parçasını ifade eder.
İbn Fâris, Mekâyisü'l-Luğa eserinde bu kökün "toplamak, bir araya getirmek" anlamıyla ilişkili olduğunu belirtir. Elin beş parmağının bir araya gelerek bir yumruk (kabza) oluşturması gibi, "beşinci" (hâmise) olan unsur da önceki dört unsuru tamamlayan, mühürleyen ve hükmü kemale erdiren bir yapıdadır.
Râgıb el-İsfahânî, "hâmise" kelimesini bu ayette "nihai beyan" olarak analiz eder. Önceki dört şehadet birer iddia ve kanıt girişimi iken, beşinci beyan artık konuyu beşeri alandan çıkarıp ilahi adalete teslim eden bir "kilit" vazifesi görür.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, sayısal sembolizm bağlamında beş sayısının Arap dilinde ve kültüründe bir "tamamlanma" noktası olduğunu ifade eder. Dört şahidin yerini tutan dört yeminden sonra gelen bu beşinci adım, geri dönüşü olmayan hukuki bir sınırı temsil eder.
La'netellâhi (لَعْنَتَ اللَّهِ)
Kelimenin kökü lam-ayn-nun (ل ع ن) harfleridir. Etimolojik olarak "kovmak, uzaklaştırmak, mahrum bırakmak ve nefretle dışlamak" anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "tard" (kovmak) olduğunu belirtir. Birinin lanetlenmesi, onun her türlü hayırdan ve ilahi rahmetten kapı dışarı edilmesi demektir. Çöldeki vahadan uzaklaştırılan veya sürüden dışlanan hayvanlar için de bu kök kullanılır.
Râgıb el-İsfahânî, "la'net" kavramını "Allah'tan bir uzaklık" olarak tanımlar. Allah'ın laneti, kulun ilahi inayetten ve korumadan tamamen mahrum kalmasıdır. Ayette kocanın, eğer yalan söylüyorsa "Allah'ın laneti üzerime olsun" demesi, kendi varlığını ilahi rahmetin dışına itmeyi göze alması demektir. Bu, yalanın kefaretinin "manevi ölüm" (rahmetten kopuş) olduğunu etimolojik olarak ilan eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Etik Terimler eserinde lanet (la'na) kavramını "gazap" (gadab) ile karşılaştırır. Lanet, daha çok "ilişkinin kesilmesi" ve "kovulma" vurgusu taşırken; gazap (bir sonraki ayetlerde kadına yönelik olan), daha aktif bir "öfke ve cezalandırma" iradesini temsil eder. Izutsu'ya göre kocanın laneti tercih etmesi, kendi onurunu ve şahitliğini ilahi olanın en ağır yaptırımıyla (dışlanma) tartmasıdır.
İn Kâne (إِنْ كَانَ)
"İn" şart edatı ile "kâne" (idi/oldu) fiilinden oluşur. Arapça dilbilgisinde bir durumun gerçekleşme ihtimaline bağlı bir hüküm ifade eder.
İbn Fâris, "kâne" fiilinin bir şeyin varlığını ve sabitliğini bildirdiğini belirtir. "İn kâne" (eğer ise) yapısı, hükmü bir "hakikat testine" bağlar. Yani lanet, mutlak değil; kişinin iç dünyasındaki yalan gerçeğine bağlı bir "şartlı sonuç"tur.
El-Kâzibîn (الْكَاذِبِينَ)
Kelimenin kökü kef-zel-be (ك ذ ب) harfleridir. 4. ayette detaylandırıldığı üzere, gerçeğin zıddı olan beyanları ifade eder.
İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin aslında olmadığı halde öyleymiş gibi sunulması" olduğunu yineler.
Râgıb el-İsfahânî, "kâzib" (yalancı) sıfatının burada "doğru söyleyenler" (sâdıkîn) sıfatının tam karşıtı olarak konumlandırıldığını belirtir. Kocanın, "eğer yalancılardan isem" (in kâne minel kâzibîn) demesi, sadece o anki sözünü değil, kendi karakterini "yalancılar güruhu" içine dahil etmeyi kabul etmesidir. Bu, Arap dilinde kişinin şerefini (mürüvvetini) bütünüyle ortaya koyduğu en ağır yemin biçimidir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin "fısk" ve "zina" ile olan anlamsal bağını inceler. Yalancılık, hakikati örterek (küfür gibi) adaleti yanıltma girişimidir. Bu ayetteki yalan ihtimali, masum bir kadının hayatını ve onurunu karartma potansiyeli taşıdığı için "lanet" ile dengelenmiştir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla