Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nâziât Sûresi, 40. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nâziât Sûresi, 40. Ayet

    وَاَمَّا مَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّه۪ وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوٰىۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-emmâ men ḣâfe mekâme rabbihi ve nehâ-nnefse ‘ani-lhevâ

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      40-41. "Rabb'inin huzurunda (hesap vermekten) korkan ve nefsine kötü arzuları yasaklayana gelince, onun barınağı da cennetin ta kendisidir."

      Rabb'inin huzurunda (hesap vermekten) korkan. Makamdan maksadın Rabb'inin hesaba çekmesi ya da Rabb'i katındaki mevkii olması mümkündür. Makam Allah'a izafe edilmiştir; çünkü ölümden sonra diriltme ve âhiret hayatı ona izafet edildiği için âhiretle ilgili olan her hal O'na izafe edilmiş olmaktadır. Korkunun, kişinin içinde bulunduğu halden olması da mümkündür. O, bulunduğu makamın Allah Teâlâ'nın bulunmayı yasaklamış olduğu bir makam olmasından korkar. Nefsine kötü arzuları yasaklayan. Buradaki yasaklama (nehiy) sözlü bir yasaklama değildir. Aksine yasaklamadan maksat nefsinin şehvet arzularından ve lezzetlerinden el çekmesini istemesidir. Onlardan el çektirmesi, ona âhiret azabını hissettirmesi ve onun kendisine vereceği acı ve ıstırabı hatırlatması ve sakındırmasıyla olur. Kişi bunu yaptığı takdirde nefsin peşin şehvet arzularını terk etmesi ve âhiret için çalışması kolay olur.

      İnsanlar nefislerini peşin zevklerin ardına düşmekten alıkoymada iki kısma ayrılır: Kimi vardır ki nefsi üzerinde egemenlik kurar ve ona arzu ettiği şeyleri vermez; bu gibiler devamlı olarak bir çaba ve yorgunluk içinde olur. Kimileri de vardır ki nefsine yaptıklarının sonucunu hatırlatır, ona itaat edenler için hazırlanmış olan sevapları gösterir, zalimlerin başlarına gelecek azapları bildirir. Bunun sonucunda nefis onları sanki baş gözüyle görmüş gibi olur, bunun tabii sonucu olarak da âhiret lezzetlerini dünya lezzetlerine tercih eder. Zira âhiret lezzetleri hem daha devamlı hem de daha haz vericidir. Böyle olunca da âhiret hayatı için çalışıp çabalaması onun için kolay hal alır. "Hevâ" nefsin şehvet arzularını ve lezzetlerini tatmine meyletmesidir. Ayette, nefislerin şehvetlere karşı tutkulu olduğunu, onlara meyyal bulunduğunu ve onlardan ancak sözünü ettiğimiz şekilde uzak durabileceğine dair bildirim de vardır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Hâfe (خَافَ)

        İbn Fâris, h-v-f harflerinden oluşan bu kökün temel semantik anlamının, bir zararın geleceği beklentisiyle kalpte oluşan ürperti ve çekinme olduğunu belirtir. Bu kökün aynı zamanda bir şeyin eksilmesi veya azalmasıyla da (tahavvuf) ilişkili olduğunu, korkunun insanın enerjisini ve cesaretini eksilten bir duygu olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "havf" kavramının gelecekte olması muhtemel bir kötülükten dolayı duyulan kaygı anlamına geldiğini, ancak buradaki kullanımın basit bir korku değil, Allah'ın büyüklüğünü (makâm) idrak etmekten kaynaklanan "saygı ve sorumluluk bilinci" ile harmanlanmış bir çekinme olduğunu vurgular. Celaleddin el-Suyuti, ayetteki bu fiilin, hesap gününde ilahi huzurda duracağı gerçeğini zihninde canlı tutan ve bu bilinçle hareket eden kişiyi nitelediğini aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik dünyasında "havf"ın müminin temel karakter özelliklerinden biri olduğunu, bu fiilin "hevâ" (nefsi arzular) ile birleştiğinde insanın kendi içindeki o aşağı çekici güce karşı geliştirdiği manevi bir direnç mekanizmasına dönüştüğünü analiz eder. Angelika Neuwirth, bu kelimenin Mekke dönemi surelerinde insanın sorumluluk bilincini pekiştiren ve onu ahlaki bir seçim yapmaya zorlayan psikolojik bir tetikleyici olarak kullanıldığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki "çekinme" vurgusunun, burada insanın kendi yapıp ettiklerinin sonucundan endişe etmesi ve yaratıcısının otoritesini ciddiye alması anlamını taşıdığını ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "hâfe" fiilinin ontolojik bir farkındalık olduğunu, insanın kendi sınırlılığını ilahi mutlaklık karşısında hissettiği o sarsıcı dürüstlük anını simgelediğini analiz eder.

        Makâme (مَقَامَ)

        İbn Fâris, k-v-m kök harflerinin temel anlamının ayakta durmak, bir yerde sabitlenmek, bir durumun sürekliliği ve bir şeyin esası/direği olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "makâm" kelimesinin hem durulan yer (mekân) hem de ulaşılan derece ve rütbe anlamına geldiğini vurgular. Ayetteki "makâme rabbihî" ifadesinin, insanın Allah'ın huzurunda hesap vermek üzere duracağı o muazzam anı veya Allah'ın her şeyi görüp gözeten (kayyûm) mutlak otoritesini temsil ettiğini açıklar. Celaleddin el-Suyuti, klasik tefsir geleneğine uygun olarak bu kelimenin, kulun Rabbi karşısında durup hesap vereceği o sarsıcı "durma anını" veya bizzat Allah'ın her an kulu üzerindeki denetimini nitelediğini aktarır. Toshihiko Izutsu, "makâm" kavramının Kur'an'ın ontolojik hiyerarşisinde Allah'ın "er-Rabb" sıfatıyla kulu üzerindeki mutlak gözetimini ve bu gözetimin kulda yarattığı "orada durma" (huzurda olma) bilincini simgelediğini belirtir. Angelika Neuwirth, kelimenin Mekke dönemi hitabetindeki o vakur ve ağırbaşlı tonunun, mahşer meydanındaki o dikey ve sarsılmaz duruşu edebi bir dille karşıladığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki "ayakta durma" vurgusunun, burada insanın tüm mazeretlerden soyunup bizzat yaratıcısının karşısında yapayalnız kalacağı o "hesaplaşma zeminini" nitelediğini ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, makâm kelimesinin etimolojik olarak bir "sabitlik" barındırdığını, bunun da ilahi otoritenin her an ve her yerde geçerli olan sarsılmazlığını simgelediğini söyler.

        Rabbihî (رَبِّهِ)

        İbn Fâris, r-b-b kökünün temel semantik anlamının bir şeyi ıslah etmek, onu kemale erdirmek, sahip olmak ve yönetmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Rab" kelimesinin her varlığı kendi fıtratına uygun bir gelişim süreciyle eğiten mutlak mürebbî anlamına geldiğini, buradaki zamirin (hî) kulu nitelediğini ve bu ilişkinin bir "sahiplik-bağlılık" ekseninde olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik yapısında "Rab" kavramının Allah ile insan arasındaki o en temel dikey bağı temsil ettiğini, kulun bu otorite (makâm) karşısındaki duruşunun onun ebedi akıbetini belirlediğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki "yöneten ve çekip çeviren" anlamının, kulun bu dünyadaki tüm eylemlerinin nihai bir mercie (Rabb) raporlanacağı gerçeğini pekiştirdiğini ifade eder.

        Nehâ (نَهَى)

        İbn Fâris, n-h-y kök harflerinin temel anlamının bir şeyin sona ermesi, bir sınırı belirleyip oradan öteye geçişi engellemek ve birini bir işten vazgeçirmek olduğunu belirtir. Aklın da insanı yanlışlardan men etmesi sebebiyle ona "nuhye" dendiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "nehy" kavramının emir (emr) kavramının zıttı olduğunu ve insanın iradesini kullanarak bir arzuya "hayır" demesi anlamına geldiğini vurgular. Ayetteki kullanımın, insanın kendi nefsine karşı uyguladığı o ahlaki otokontrolü ve iradi direnci temsil ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, "nehâ" fiilinin Kur'an'ın etik sisteminde bir "öz-denetim" mekanizması olduğunu, insanın ilahi sınırlara riayet etmek adına kendi içsel itkilerini durdurma yeteneğini simgelediğini analiz eder. Angelika Neuwirth, bu kelimenin ahlaki bir olgunluk aşamasını nitelediğini, "havf" ile başlayan sürecin "nehy" ile bir eyleme dönüştüğünü belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki "sona erdirme" vurgusunun, burada nefsin bitmek bilmeyen arzularının akıl ve vahy süzgeciyle kesilmesini ve sınırlandırılmasını nitelediğini ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, nehâ kelimesinin etimolojik olarak bir "erginlik" ve "akıl" bağı barındırdığını, insanın ancak bu fiille kendi hayvani dürtülerinden sıyrılıp insani bir seviyeye çıkabileceğini söyler.

        En-Nefse (النَّفْسَ)

        İbn Fâris, n-f-s kök harflerinin temel semantik anlamının nefes alıp vermek, bir şeyin dışarı çıkması ve bir şeyin bizzat kendisi/özü olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nefs" kavramının Kur'an'da bazen ruhu, bazen bedeni, bazen de insanın bütünüyle kendisini ve iradesini temsil ettiğini vurgular. Buradaki kullanımın ise, insanın arzu ve ihtiraslarının (hevâ) kaynağı olan o dinamik ve eğitilmesi gereken "benliğini" nitelediğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeninde İbranice "nefesh" ve Süryanice "napshâ" kelimeleriyle olan semantik paralelliklere değinerek, Kur'an'ın bu terimi insanın tüm psikolojik ve ontolojik yapısını kapsayacak şekilde genişlettiğini analiz eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın antropolojisinde "nefs"in her iki yöne de (hayır ve şer) eğilebilen nötr bir cevher olduğunu, buradaki bağlamın ise onun aşağı çekici arzularına karşı verilen "büyük cihadı" temsil ettiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "nefs" kelimesinin burada insanın "iç dünyasındaki savaş alanı" olduğunu, kişinin bizzat kendi kimliğiyle imtihan edildiği o en mahrem sahneyi simgelediğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki "nefes" anlamının hayatın devamlılığını simgelediğini ancak ayette bu hayat enerjisinin yanlış yöne kayması (hevâ) durumundaki tehlikeye dikkat çekildiğini belirtir.

        El-Hevâ (الْهَوَىٰ)

        İbn Fâris, h-v-y kök harflerinin temel semantik anlamının bir şeyin yukarıdan aşağıya doğru hızla düşmesi (huvuy) ve boşluk olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hevâ" kelimesinin nefsin akıl ve vahy süzgecinden geçmemiş, kontrolsüz ve aşağılayıcı arzularına isim verilmesini, bu arzuların insanı manevi yüceliklerden aşağıya, yani boşluğa düşürmesine dayandırır. Bu ismin, sahibini cehenneme (hâviye) sürüklediği için bu kökten geldiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik-dini terminolojisinde "hevâ"nın "hüda" (hidayet) kavramının tam zıttı olduğunu, insanın kendi sübjektif ve geçici arzularını mutlak bir otorite haline getirmesi durumunu (ilah edinme) simgelediğini analiz eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin fonetik yapısındaki o akışkan ve tutarsız sesin, nefsin kaygan ve istikrarsız arzularını edebi bir biçimde yansıttığını belirtir. Christoph Luxenberg, kelimenin Süryani-Arami dilindeki "h-v-y" (arzulamak, istemek) köküyle ilişkili olduğunu ancak Kur'an'ın bu nötr arzuyu "haddi aşan bir ihtiras" boyutuna taşıdığını ileri sürer. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki "düşüş" vurgusunun, nefsine uyan insanın aslında bir yükseliş değil, insani erdemler bakımından sefil bir alçalış yaşadığını nitelediğini ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, hevâ kelimesinin etimolojik olarak bir "boşluk" barındırdığını, bunun da hakikatten yoksun olan arzuların içindeki anlamsızlığı simgelediğini söyler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X