Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nâziât Sûresi, 25. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nâziât Sûresi, 25. Ayet

    فَاَخَذَهُ اللّٰهُ نَكَالَ الْاٰخِرَةِ وَالْاُو۫لٰىۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fe-eḣażehu(A)llâhu nekâle-l-âḣirati vel-ûlâ

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Allah da ona ibretlik dünya ve âhiret cezası verdi."

      Kimi müfessirler bunu şöyle yorumladı: Onu her iki sözünün de karşılığı olarak azap ile cezalandırdı. Birincisi onlara söylediği "Ey seçkinler! Sizin için benden başka tanrı tanımıyorum" sözü idi. İkincisi ise "Ben sizin en yüce Rabbinizim!" sözü idi. Kimi de bunu şöyle yorumladı: Onun şimdiye dek işlediği suçlar ve boğuluşuna kadar olan yaptığı taşkınlıklar yüzünden onu azapla cezalandırdı. Kimi de onu hem dünya hem de âhiret azabı ile cezalandırdı, diye yorumlamıştır. Dünyada iken denizde boğmuştur, öldükten sonra da ruhuna azap etmiştir. Şu âyet buna işaret etmektedir: "Bu azap, onların sabah akşam sokulacakları ateştir". O bu ateşe tâbileri ile birlikte girecektir. "Kıyamet koptuğunda, "Firavun ailesini en şiddetli azabın içine atın!" denilecek". Böylece dünya azabı ile âhiret azabı birbirine eklenecektir.​​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ehazehü (أَخَذَهُ)

        İbn Fâris, e-h-z harflerinden oluşan bu kökün temel semantik anlamının bir şeyi yakalamak, tutmak, güç kullanarak ele geçirmek ve bir nesneyi/kişiyi kontrol altına almak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ahz" kavramının bir şeyi zorla veya mutlak bir otoriteyle kuşatmak anlamına geldiğini ifade ederek, ayette Allah’ın Firavun’u kaçınılmaz bir ceza ile kıskıvrak yakalamasını ve onun sahte iktidarını bir anda sonlandırmasını temsil ettiğini vurgular. Celaleddin el-Suyuti, klasik tefsir geleneğine uygun olarak bu fiili, ilahi intikamın bir tecellisi olarak Firavun’u hem dünyevi hem de uhrevi bir azapla sarmalayan o mutlak "yakalayış" olarak detaylandırır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik yapısında "ahz" fiilinin genellikle peygamberleri yalanlayan ve haddi aşan (tuğyan) kavimlerin başına gelen ani ve sarsıcı felaketleri nitelediğini, bu kullanımın ise Firavun’un tüm savunma mekanizmalarının ilahi güç karşısında bir anda nasıl çöktüğünü simgelediğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki "yakalama" vurgusunun, Firavun’un kendi halkı üzerindeki baskıcı otoritesinin gerçek ve nihai otorite tarafından nasıl geçersiz kılındığını ve onun bir suçlu gibi ilahi adaletin pençesine düştüğünü nitelediğini ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "ahz" kelimesinin etimolojik olarak eylemdeki kararlılığı ve geri dönüşü olmayan bir kuşatmayı barındırdığını, bunun da Firavun'un akıbetindeki mutlaklığı simgelediğini söyler.

        Allahu (اللَّهُ)

        İbn Fâris, bu yüce ismin kökeninin e-l-h (ilahlık/kulluk) veya l-h (yücelik/gizlilik) harflerine dayandığını, varlığın yegane kaynağını ve her şeyin üzerinde hüküm süren mutlak otoriteyi temsil ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah isminin sadece O’na mahsus bir özel isim (alem) olduğunu ve tüm kemal sıfatlarını kendinde topladığını ifade ederek, burada Firavun’un "en yüce Rab benim" şeklindeki sahte iddiasına karşı gerçek ve mutlak gücün asıl sahibi olarak bu ismin zikredildiğini vurgular. El-Cevâlîkî, ismin Arapça yapısı içindeki özgünlüğüne dikkat çekerken, onun tüm dillerdeki "yüce yaratıcı" tasavvurunun en kâmil karşılığı olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, ismin İslam öncesi dönemdeki kullanımlarına ve Sami dillerindeki (özellikle Aramice Alaha) köklerine dikkat çekerek, Kur'an'ın bu ismi monoteist bir devrimle tüm pagan unsurlardan arındırıp en saf ve en yüce anlamıyla yeniden inşa ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ismin bu bağlamda Firavun’un siyasi ve teolojik meydan okumasına bizzat yanıt veren, tarihin akışına müdahale eden mutlak özneyi temsil ettiğini ve uluhiyetin sadece Allah’a ait olduğunu tescil ettiğini ifade eder.

        Nekâle (نَكَالَ)

        İbn Fâris, n-k-l kök harflerinin temel semantik anlamının bir şeyi engellemek, geri bırakmak ve başkalarına ibret olacak şekilde şiddetle cezalandırmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nekâl" kelimesinin bir cezayı bizzat görenin o fiilden vazgeçmesini, başkalarının ise o fiile yaklaşmamasını sağlayan sarsıcı ve ibretlik ceza anlamına geldiğini ifade ederek, Firavun’un başına gelenlerin sadece bireysel bir acı değil, tüm insanlık için zamansız bir "uyarı levhası" olduğunu vurgular. Celaleddin el-Suyuti, klasik tefsir birikimine dayanarak bu kelimenin, Firavun’un başına gelen o meşhur ve dehşet verici sonun bir "caydırıcılık" vasfı taşıdığını aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik ve cezai sisteminde "nekâl" kavramının toplumsal bir adalet ve hafıza inşası olduğunu, bu kelimeyle Firavun’un bireysel cürmünün tarihsel bir ibret nesnesine dönüştürüldüğünü analiz eder. Angelika Neuwirth, bu kelimenin Mekke dönemi surelerinde ilahi adaletin yeryüzündeki kesin ve gözle görülür kanıtını simgeleyen edebi bir mühür olarak kullanıldığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki "başkalarını men etme" vurgusunun, Firavun’un akıbetinin sonraki tüm müstebitlere yönelik aktif bir tehdit ve sıradan insanlar için sarsıcı bir ders niteliği taşıdığını ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "nekâl" ifadesinin ontolojik bir uyarı olduğunu, insanın kendi fıtratına ihanet etmesinin sonucundaki o kaçınılmaz yıkımı en çarpıcı şekilde nitelediğini söyler.

        El-Âhirati (الْآخِرَةِ)

        İbn Fâris, e-h-r harflerinden oluşan bu kökün bir şeyin sonu, gerisi, nihayeti ve bir süreçten sonra gelen aşama anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "âhiret" kavramının bu dünyadaki amellerin karşılığının verileceği ebedi varlık alanını temsil ettiğini, buradaki bağlamda ise Firavun’un mahşerde, hesap gününde ve cehennemde çekeceği o nihai ve kesintisiz azabı nitelediğini vurgular. Celaleddin el-Suyuti, ayetteki bu kelimenin "nekâl" ile birleşerek ahiret azabının şiddetini, sürekliliğini ve Firavun için hazırlanan o kaçınılmaz sonu temsil ettiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın zaman algısında "âhiret"in sadece gelecekteki bir zaman dilimi değil, dünyadaki her eylemin gerçek değerinin ortaya çıkacağı "nihai gerçeklik" (ultimate reality) olduğunu analiz eder. Angelika Neuwirth, "el-âhire" nitelemesinin adaletin tam manasıyla tecelli edeceği o mutlak zaman boyutunu simgelediğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada cezanın gerçekleşeceği mekanı ve aşamayı niteleyen bir isim olarak kullanıldığını, Firavun’un suçunun cezasının sadece dünya ile sınırlı kalmayıp sonsuzluğa uzandığını gösterdiğini belirtir.

        El-Ûlâ (الْأُولَىٰ)

        İbn Fâris, e-v-l harflerinden oluşan bu kökün temel semantik anlamının bir şeyin başlangıcı, ilki, aslı ve öncelikli olanı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ûlâ" kelimesinin "evvel" isminin müennes formu olduğunu ve içinde bulunulan "ilk hayatı" (dünya hayatı) temsil ettiğini ifade eder; buradaki bağlamın Firavun’un henüz dünyadayken (denizde boğularak) gördüğü o ilk ve rezil edici cezayı nitelediğini vurgular. Celaleddin el-Suyuti, klasik tefsir geleneğine uygun olarak bu kelimenin Firavun’un dünyevi sonuna ve tarihe geçen o aşağılayıcı yıkımına işaret ettiğini aktarır. Angelika Neuwirth, "el-âhire" ve "el-ûlâ" kavramlarının Kur'an hitabetinde birbirini tamamlayan bir bütünlük oluşturduğunu, ilahi adaletin zamanın her iki ucunu da kuşatarak hiçbir suçu cezasız bırakmadığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki "öncelik" vurgusunun, Firavun’un dünyadaki iktidar hırsının sonucunda tattığı o ilk büyük yenilgiyi ve kibrinin yıkılışını simgelediğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "ûlâ" nitelemesinin etimolojik olarak bir "temel ve başlangıç" anlamı taşıdığını, bunun da cezanın ilk aşamasının bu dünyada başladığına delalet ettiğini söyler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X