Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nâziât Sûresi, 5. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nâziât Sûresi, 5. Ayet

    فَالْمُدَبِّرَاتِ اَمْراًۢ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Felmudebbirâti emrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      1. "Yemin olsun, batmak üzere yükselenlere;"

      2. "Sâkin ve düzenli hareket edenlere;"

      3. "Yüzdükçe yüzenlere;"

      4. "Yarıştıkça yarışanlara;"

      5. "Emri uygun yol ve yöntemle yerine getirenlere!"

      Bu ilâhî beyanın yorumuna dair farklı görüşler vardır. Kimileri burada sözü edilenlerin hepsini meleklere yormuşlardır:

      "Ve'n-nâziâti garkan" cümlesi kâfirlerin ruhlarını alan ve onları gerdikçe geren melekler anlamına gelir. Nasıl ki yayı geren gerdikçe gerer ya, işte onun gibi melekler de şiddetle çekerek onların ruhlarını alırlar. Ya da onların ruhlarını almaları, boğulanın içinde bulunduğu dehşet halini andırır. Ya da melekler kâfirlerin ruhlarını alırlar da onlar cehennemi boylarlar.

      "Ve'n-nâşitâti neştan" Yani kâfirlerin ruhlarını zinde bir halde şiddetle çekip alan azap melekleri onların ruhlarını içlerinden şiddetle söküp dehşetle çekip alırlar. Denildi ki: Bu âyet müminler hakkındadır. Melekler müminlerin ruhlarını neşe içinde alırlar, yani nasıl ki bağından çözülen rahatlarsa, melekler de müminlerin ruhlarını öyle şefkatle alırlar. Buna göre bu âyet müminlerin ruhlarının yumuşakça alınmasını, birincisi ise kâfirlerin ruhlarının şiddetle çekilip çıkarılmasını ifade eder.

      "Ve's-sâbihâti sebhan" Denildi ki melekler müminlerin ruhlarını tereyağından kıl çeker gibi alırlar. Bir başka yoruma göre ise melekler gök ve yer arasında durmadan yüzerler.

      "Fe's-sâbikâti sebkan" Yani melekler müminlerin ruhlarını sühûletle almak için yarışırlar. Başka bir yoruma göre ise maksat peygamberlere (a.s.) vahiy ulaştırmak üzere birbirleri ile yarışan meleklerdir. Diğer bir yoruma göre ise onlardan maksat âlemlerin Rabbini anmaktan hiçbir zaman geri durmayan kerûbî melekleridir.

      "Fe'l-müdebbirâti emran" Yaratıkların işlerini ve rızıklarını yönetmek ve yürütmekle görevli meleklerdir. Kimi müfessirler ise âyete yıldızlar anlamı vermiştir. Maksat insanların ihtiyaçlarına göre ve kendilerine biçilen birtakım faydaların ortaya çıkmasına hizmet etmek üzere doğacakları yerlerden doğup, batacakları yerlerden de batan yıldızlardır. Onlar sonra yeniden aynı şeyi yaparlar ve doğdukları yerlerden doğarlar ve hiç usanmazlar. Onlar zoraki değil, Allah'ın kendilerine emir buyurduğu işlevi yerine getirmek için yaptıklarını zindece yaparlar.

      "Ve's-sâbihâti sebhan" Bunlardan maksat da yıldızlardır. Onların yüzmelerinden maksat, insanlar için gizli kalan birtakım durumların açık hal alması için ufukta kendi yollarında dönmeleridir. Tıpkı şu âyette denildiği gibi: "Her biri bir yörüngede yüzmektedir".

      "Fe's-sâbikâti sebkan" Bundan maksat meleklerdir. Bunlar birbirleri ile yarışırlar yahut onlar taşlamak ve kovmak üzere şeytanlarla yarışırlar, onların semaya yaklaşmalarına izin vermezler. Hasan-1 Basri de âyeti böyle yorumlamıştır. En doğrusunu Allah bilir.

      Ayetleri başka türlü yorumlayanlar da olmuştur. Buna göre "en-nâziâti garkan" insanın çıkarırken zorlandığı "kisi" adlı ipek keten karışımı bir elbisedir. "en-Nâşitât" ise kaçmaması için hayvanın bağlandığı ucu ilmekli iptir. "es-Sâbihât" gemiler, "es-sâbikât" atlardır. "Müdebbirât" ise meleklerdir. Atâ da böyle demiştir.

      Kimileri de bu âyetleri müminlerin nefisleri ve ruhları ile tevil etmişlerdir. Buna göre en-nâziât göğüslerde sıkışan ruhlardır. en-Nâşitât (ruhun) ayaklardan (ve parmaklardan) çıkarkenki halidir. Denildi ki: Müminlerin ruhları cennette kendileri için hazırlanan nimetleri görünce bedenden çıkmak için can atarlar. es-Sâbihât müminlerin ruhlarıdır. "Sâbihât" diye isimlendirilmesi, nasıl ki yüzmeyi bilen kimsenin sudan çıkması kendisine kolay gelirse, müminlerin ruhlarının bedenden çıkmasının da öyle kolay olmasından dolayıdır. es-Sâbikât, gene müminlerin ruhlarıdır. Kendisi için hazırlanan Allah'ın lütuflarını ve hayır namına kendisine müjdelenen şeyleri görünce bir an evvel onlara ulaşmak için sanki yarışa girer gibi olacağı için onlara böyle bir isim verilmiştir. Bu yorumu, Hz. Peygamber'in (a.s.) şu hadisi de destekler mahiyettedir: "Dünya müminin hapishanesi kâfirin cennetidir!"

      Denildi ki: Hadisteki bu benzetme müminin ölümü anındadır. Ölüm anı geldiğinde mümin kendisini sanki bir an evvel kurtulmayı ve rahata ermeyi temenni eden mahpus gibi hisseder. Çünkü o anda kendisi için hazırlanmış olan nimetleri görür ve ruhu bir an evvel beden kafesinden kurtulup da kendisi için hazırlanmış olan kıymetli makama ulaşmayı arzu eder. Kâfir ise ölüm anında kendisi için hazırlanmış olan azabı görünce, çıkmasın diye ruhunu içinde tutmaya çabalar. İşte o hengâmede, âhirette kendisi için hazırlanan azabı gördüğü için oraya düşme korkusuyla dört elle sarıldığı dünya kendisine sanki cennetmiş gibi gelir. Hz. Peygamber'in (a.s.) şu hadisini de bu şekilde yorumlamak gerekir denilmiştir. "Kim Allah'a kavuşmayı isterse Allah da ona kavuşmayı sever. Kim de Allah ile buluşmayı sevmezse Allah da onunla buluşmayı sevmez". Sözü edilen sevme ve nefret ölüm anında vuku bulan bir durumdur. Mümin ölüm anında kendisine cennetteki makamı ve sevapları gösterilince canının bir an evvel çıkmasını arzu eder ve Allah Teâlâ ile buluşmayı sever, Allah da onunla karşılaşmayı sever. Kafir ise o anda canının çıkmasını asla istemez. Zira Allah ile karşılaşmayı sevmez. Allah da onunla karşılaşmaktan hoşlanmaz. En doğrusunu Allah bilir.

      Fe'l-müdebbirâti emran. Tefsirciler ittifakla dediler ki bunlardan maksat, mahlükatın işlerini ve rızıklarını yürütmekle görevli meleklerdir. En doğrusunu Allah bilir.

      Sonra yemin ve kasem ile neyin kastedildiğine dair de ihtilaf edilmiştir. Kimileri üzerine yemin edilen konunun "Einnâ le merdûdûne fi'l-hâfirah" sözü olduğunu söylemişlerdir. Onlara cevap olmak üzere "kasem olsun ki siz elbette diriltileceksiniz ve kıyâmet günü haktır" denilmek istenmiştir. Sanki Allah Teâlâ bu sayılanlara yemin ederek onların ölümden sonra yeniden diriltileceğini beyan buyurmuştur. Cevabı ise burada mâna akışı itibariyle ona işaret ettiği için gizli bırakılmıştır. Kimilerine göre ise yeminden kastedilen şu ilâhî beyandır: "O gün şiddetle sarsan sarsar".​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Müdebbirât (المُدَبِّرَاتِ)

        İbn Fâris, d-b-r kökünün temel anlamının bir şeyin arkası, sonu veya bir şeyin ardından gelmek olduğunu belirtir. Tedbir kelimesinin de bu kökten türediğini ve bir işin sonunu, akıbetini düşünerek onu düzene koymak, önünü arkasını hesap ederek yönetmek anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bir işin sonuna (dubur) bakarak o işi en uygun ve sağlam şekilde sevk ve idare etmek manasına dikkat çeker. Bu ayetteki nitelemenin, Allah'ın emirlerini kâinatın nizamına uygun şekilde yürüten, olayların neticelerini gözeterek onları yerli yerine koyan melekleri veya ilahi sevk memurlarını ifade ettiğini vurgular. Celaleddin el-Suyuti, klasik tefsir birikimine dayanarak bu varlıkların dünyadaki oluş ve bozuluş süreçlerini, rüzgarları, yağmurları, rızıkları ve canlıların hayatına dair işleri Allah'ın izniyle çekip çeviren görevli melekler grubu olduğunu detaylandırır. Angelika Neuwirth, surenin başındaki yemin dizisinin bu son halkasında, önceki ayetlerdeki hareketli ve dinamik tasvirlerin yerini daha statik bir "yönetim" ve "organizasyon" kavramına bıraktığını; bunun kozmik düzenin tesadüfi değil, bir "tedbir" yani ilahi bir plan dahilinde işlediğini gösteren edebi bir zirve noktası olduğunu analiz eder. Toshihiko Izutsu, tadbir kavramının Kur'an'ın semantik dünyasında rastgele bir idare değil, ontolojik bir hikmetle örülmüş dünya nizamının sürdürülmesi anlamına geldiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki "sonunu düşünerek iş yapmak" anlamının, kâinatın işleyişindeki o muazzam determinizmi ve planlılığı vurguladığını; bu ifadenin ilk muhatapların zihninde kâinatı sevk ve idare eden görünmez güçleri veya bu düzenin kendisini temsil ettiğini ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, müdebbirât kelimesinin etimolojik olarak bir işi başından sonuna kadar tam bir kontrol altında tutma yetisini barındırdığını, bunun da ilahi iradenin yeryüzündeki uygulama araçları olan meleklerin fonksiyonel bir nitelemesi olduğunu söyler.

        Emran (أَمْرًا)

        İbn Fâris, e-m-r kökünün temel olarak bir şeyin olmasını istemek (emir) veya bir durum, iş, hadise (iş/keyfiyet) manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki "emr" kelimesinin tekil olmasına rağmen cins isim olarak kâinattaki bütün "işleri" ve "oluşları" kapsadığını ifade eder. Ayetteki bağlamda bu kelimenin, meleklerin veya görevli varlıkların üzerine vazife kılındığı ilahi buyrukları ve yaratılışın işleyişine dair her türlü düzenlemeyi temsil ettiğini vurgular. Celaleddin el-Suyuti, bu kelimenin dünyevi ve semavi tüm işlerin idaresini, canlıların hayatlarını ve tabiat olaylarını kapsayan geniş bir faaliyet alanına işaret ettiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, Amr kavramının Kur'an'da sadece bir buyruk değil, aynı zamanda varlığın özünde bulunan ilahi bir "oluş" prensibi olduğunu, müdebbirâtın bu prensibi fiiliyata geçiren ve somutlaştıran güçler olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, emran kelimesinin buradaki belirsiz (nekra) kullanımının, idare edilen işlerin çeşitliliğine, büyüklüğüne ve insan zihniyle kuşatılamazlığına delalet ettiğini, bunun da kâinattaki mutlak egemenlik alanını simgelediğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki buyruk ve iş anlamlarının burada iç içe geçtiğini; kastedilenin ilahi iradenin yeryüzündeki somut yansımaları olan ve her an yeniden yaratılan oluş ve bozuluş faaliyetleri olduğunu belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X