فَالسَّابِقَاتِ سَبْقاًۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nâziât Sûresi, 4. Ayet
Daralt
X
-
1. "Yemin olsun, batmak üzere yükselenlere;"
2. "Sâkin ve düzenli hareket edenlere;"
3. "Yüzdükçe yüzenlere;"
4. "Yarıştıkça yarışanlara;"
5. "Emri uygun yol ve yöntemle yerine getirenlere!"
Bu ilâhî beyanın yorumuna dair farklı görüşler vardır. Kimileri burada sözü edilenlerin hepsini meleklere yormuşlardır:
"Ve'n-nâziâti garkan" cümlesi kâfirlerin ruhlarını alan ve onları gerdikçe geren melekler anlamına gelir. Nasıl ki yayı geren gerdikçe gerer ya, işte onun gibi melekler de şiddetle çekerek onların ruhlarını alırlar. Ya da onların ruhlarını almaları, boğulanın içinde bulunduğu dehşet halini andırır. Ya da melekler kâfirlerin ruhlarını alırlar da onlar cehennemi boylarlar.
"Ve'n-nâşitâti neştan" Yani kâfirlerin ruhlarını zinde bir halde şiddetle çekip alan azap melekleri onların ruhlarını içlerinden şiddetle söküp dehşetle çekip alırlar. Denildi ki: Bu âyet müminler hakkındadır. Melekler müminlerin ruhlarını neşe içinde alırlar, yani nasıl ki bağından çözülen rahatlarsa, melekler de müminlerin ruhlarını öyle şefkatle alırlar. Buna göre bu âyet müminlerin ruhlarının yumuşakça alınmasını, birincisi ise kâfirlerin ruhlarının şiddetle çekilip çıkarılmasını ifade eder.
"Ve's-sâbihâti sebhan" Denildi ki melekler müminlerin ruhlarını tereyağından kıl çeker gibi alırlar. Bir başka yoruma göre ise melekler gök ve yer arasında durmadan yüzerler.
"Fe's-sâbikâti sebkan" Yani melekler müminlerin ruhlarını sühûletle almak için yarışırlar. Başka bir yoruma göre ise maksat peygamberlere (a.s.) vahiy ulaştırmak üzere birbirleri ile yarışan meleklerdir. Diğer bir yoruma göre ise onlardan maksat âlemlerin Rabbini anmaktan hiçbir zaman geri durmayan kerûbî melekleridir.
"Fe'l-müdebbirâti emran" Yaratıkların işlerini ve rızıklarını yönetmek ve yürütmekle görevli meleklerdir. Kimi müfessirler ise âyete yıldızlar anlamı vermiştir. Maksat insanların ihtiyaçlarına göre ve kendilerine biçilen birtakım faydaların ortaya çıkmasına hizmet etmek üzere doğacakları yerlerden doğup, batacakları yerlerden de batan yıldızlardır. Onlar sonra yeniden aynı şeyi yaparlar ve doğdukları yerlerden doğarlar ve hiç usanmazlar. Onlar zoraki değil, Allah'ın kendilerine emir buyurduğu işlevi yerine getirmek için yaptıklarını zindece yaparlar.
"Ve's-sâbihâti sebhan" Bunlardan maksat da yıldızlardır. Onların yüzmelerinden maksat, insanlar için gizli kalan birtakım durumların açık hal alması için ufukta kendi yollarında dönmeleridir. Tıpkı şu âyette denildiği gibi: "Her biri bir yörüngede yüzmektedir".
"Fe's-sâbikâti sebkan" Bundan maksat meleklerdir. Bunlar birbirleri ile yarışırlar yahut onlar taşlamak ve kovmak üzere şeytanlarla yarışırlar, onların semaya yaklaşmalarına izin vermezler. Hasan-1 Basri de âyeti böyle yorumlamıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Ayetleri başka türlü yorumlayanlar da olmuştur. Buna göre "en-nâziâti garkan" insanın çıkarırken zorlandığı "kisi" adlı ipek keten karışımı bir elbisedir. "en-Nâşitât" ise kaçmaması için hayvanın bağlandığı ucu ilmekli iptir. "es-Sâbihât" gemiler, "es-sâbikât" atlardır. "Müdebbirât" ise meleklerdir. Atâ da böyle demiştir.
Kimileri de bu âyetleri müminlerin nefisleri ve ruhları ile tevil etmişlerdir. Buna göre en-nâziât göğüslerde sıkışan ruhlardır. en-Nâşitât (ruhun) ayaklardan (ve parmaklardan) çıkarkenki halidir. Denildi ki: Müminlerin ruhları cennette kendileri için hazırlanan nimetleri görünce bedenden çıkmak için can atarlar. es-Sâbihât müminlerin ruhlarıdır. "Sâbihât" diye isimlendirilmesi, nasıl ki yüzmeyi bilen kimsenin sudan çıkması kendisine kolay gelirse, müminlerin ruhlarının bedenden çıkmasının da öyle kolay olmasından dolayıdır. es-Sâbikât, gene müminlerin ruhlarıdır. Kendisi için hazırlanan Allah'ın lütuflarını ve hayır namına kendisine müjdelenen şeyleri görünce bir an evvel onlara ulaşmak için sanki yarışa girer gibi olacağı için onlara böyle bir isim verilmiştir. Bu yorumu, Hz. Peygamber'in (a.s.) şu hadisi de destekler mahiyettedir: "Dünya müminin hapishanesi kâfirin cennetidir!"
Denildi ki: Hadisteki bu benzetme müminin ölümü anındadır. Ölüm anı geldiğinde mümin kendisini sanki bir an evvel kurtulmayı ve rahata ermeyi temenni eden mahpus gibi hisseder. Çünkü o anda kendisi için hazırlanmış olan nimetleri görür ve ruhu bir an evvel beden kafesinden kurtulup da kendisi için hazırlanmış olan kıymetli makama ulaşmayı arzu eder. Kâfir ise ölüm anında kendisi için hazırlanmış olan azabı görünce, çıkmasın diye ruhunu içinde tutmaya çabalar. İşte o hengâmede, âhirette kendisi için hazırlanan azabı gördüğü için oraya düşme korkusuyla dört elle sarıldığı dünya kendisine sanki cennetmiş gibi gelir. Hz. Peygamber'in (a.s.) şu hadisini de bu şekilde yorumlamak gerekir denilmiştir. "Kim Allah'a kavuşmayı isterse Allah da ona kavuşmayı sever. Kim de Allah ile buluşmayı sevmezse Allah da onunla buluşmayı sevmez". Sözü edilen sevme ve nefret ölüm anında vuku bulan bir durumdur. Mümin ölüm anında kendisine cennetteki makamı ve sevapları gösterilince canının bir an evvel çıkmasını arzu eder ve Allah Teâlâ ile buluşmayı sever, Allah da onunla karşılaşmayı sever. Kafir ise o anda canının çıkmasını asla istemez. Zira Allah ile karşılaşmayı sevmez. Allah da onunla karşılaşmaktan hoşlanmaz. En doğrusunu Allah bilir.
Fe'l-müdebbirâti emran. Tefsirciler ittifakla dediler ki bunlardan maksat, mahlükatın işlerini ve rızıklarını yürütmekle görevli meleklerdir. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra yemin ve kasem ile neyin kastedildiğine dair de ihtilaf edilmiştir. Kimileri üzerine yemin edilen konunun "Einnâ le merdûdûne fi'l-hâfirah" sözü olduğunu söylemişlerdir. Onlara cevap olmak üzere "kasem olsun ki siz elbette diriltileceksiniz ve kıyâmet günü haktır" denilmek istenmiştir. Sanki Allah Teâlâ bu sayılanlara yemin ederek onların ölümden sonra yeniden diriltileceğini beyan buyurmuştur. Cevabı ise burada mâna akışı itibariyle ona işaret ettiği için gizli bırakılmıştır. Kimilerine göre ise yeminden kastedilen şu ilâhî beyandır: "O gün şiddetle sarsan sarsar".
Yorumu Yorumla
-
Sâbikât (السَّابِقَاتِ)
İbn Fâris, s-b-k harflerinden oluşan bu kökün temel semantik anlamının bir şeyi geçmek, geride bırakmak ve öne atılmak olduğunu belirtir. Bu kökün, bir yarışta veya herhangi bir eylemde başkasını geride bırakıp önde olma durumunu ifade ettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "sebk" kavramının yürüyüşte veya herhangi bir eylemde başkasının önüne geçmek olduğunu ifade ederek, bu ayetteki kullanımın hayırda yarışanları veya görevlerini diğerlerinden daha süratli ve kararlı bir şekilde ifa edenleri nitelediğini vurgular. Bu bağlamda kelimenin, emirleri yerine getirmede birbirleriyle yarışan melekleri veya fazilet yolunda öne çıkan ruhları temsil ettiğini detaylandırır. Celaleddin el-Suyuti, klasik tefsir geleneğine uygun olarak bu kelimenin, müminlerin ruhlarını cennete ulaştırmada veya şeytanların vahyi çalmasını engellemek amacıyla onlardan önce davranıp semaya ulaşmada birbirini geçen melekler olduğunu aktarır. Angelika Neuwirth, bu yemin dizisinin bir parçası olarak kelimeyi, gece gökyüzünde bir diğerini geçen yıldızların veya birbirini kovalayan kozmik unsurların devinimi olarak analiz eder; aynı zamanda bu ifadenin kadim Arap şiirindeki "yarış atları" tasvirleriyle olan dilsel ve kültürel bağına dikkat çeker. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik-dini kavram dünyasında bu kökün "hayırda yarışma" (isti-b-k) kavramıyla ilişkili olduğunu, ayetteki "sâbikât" ifadesinin ise mutlak bir hız ve öncelik içeren metafiziksel bir dinamizmi simgelediğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki "öne geçme" vurgusunun savaş bağlamında rakibini alt etmek için atılan seri adımları veya hedefe varmak için birbirini geçen süvarileri nitelediğini, bu dinamik imgenin muhataba eylemdeki ciddiyeti, hızı ve kararlılığı hissettirdiğini ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, sâbikât kelimesinin etimolojik olarak bir rekabet ve öncelik içerdiğini, bunun da meleklerin ilahi iradeyi gerçekleştirmedeki kusursuz çevikliklerini ve kendilerine verilen görevi vaktinden önce tamamlama gayretlerini temsil ettiğini söyler.
Sebkan (سَبْقًا)
İbn Fâris, s-b-k kökünden türeyen bu mastarın, gerçekleştirilen "geçme" ve "önde olma" eyleminin mutlaklığını, kesinliğini ve tartışılamaz üstünlüğünü ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin mastar olarak zikredilmesinin, öne geçme eyleminin herhangi bir duraksama veya engelle karşılaşmaksızın, tam bir başarı ve yetkinlikle sonuçlandığını nitelediğini vurgular. Celaleddin el-Suyuti, bu ifadenin bir önceki kelimeyi pekiştirmek (tekit) amacıyla kullanıldığını belirterek, görevli varlıkların hedeflerine ulaşmadaki mutlak süratini ve hiçbir engelin onları yavaşlatamayacağını zihinlerde sabitlediğini aktarır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, sebkan ifadesinin semantik yapısında bir "kemal" ve "nihai üstünlük" vurgusu bulunduğunu, bunun da varlığın kendisine tayin edilen menzile en yetkin, en hızlı ve rakipsiz bir şekilde varışını simgelediğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki mastar kullanımının tasvir edilen yarışı ve öne geçişi dramatik bir şekilde somutlaştırdığını; bunun, yapılan işin ne denli büyük bir adanmışlık ve profesyonel bir hızla icra edildiğini gösteren edebi bir vurgu olduğunu belirtir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla