وَالسَّابِحَاتِ سَبْحاًۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nâziât Sûresi, 3. Ayet
Daralt
X
-
1. "Yemin olsun, batmak üzere yükselenlere;"
2. "Sâkin ve düzenli hareket edenlere;"
3. "Yüzdükçe yüzenlere;"
4. "Yarıştıkça yarışanlara;"
5. "Emri uygun yol ve yöntemle yerine getirenlere!"
Bu ilâhî beyanın yorumuna dair farklı görüşler vardır. Kimileri burada sözü edilenlerin hepsini meleklere yormuşlardır:
"Ve'n-nâziâti garkan" cümlesi kâfirlerin ruhlarını alan ve onları gerdikçe geren melekler anlamına gelir. Nasıl ki yayı geren gerdikçe gerer ya, işte onun gibi melekler de şiddetle çekerek onların ruhlarını alırlar. Ya da onların ruhlarını almaları, boğulanın içinde bulunduğu dehşet halini andırır. Ya da melekler kâfirlerin ruhlarını alırlar da onlar cehennemi boylarlar.
"Ve'n-nâşitâti neştan" Yani kâfirlerin ruhlarını zinde bir halde şiddetle çekip alan azap melekleri onların ruhlarını içlerinden şiddetle söküp dehşetle çekip alırlar. Denildi ki: Bu âyet müminler hakkındadır. Melekler müminlerin ruhlarını neşe içinde alırlar, yani nasıl ki bağından çözülen rahatlarsa, melekler de müminlerin ruhlarını öyle şefkatle alırlar. Buna göre bu âyet müminlerin ruhlarının yumuşakça alınmasını, birincisi ise kâfirlerin ruhlarının şiddetle çekilip çıkarılmasını ifade eder.
"Ve's-sâbihâti sebhan" Denildi ki melekler müminlerin ruhlarını tereyağından kıl çeker gibi alırlar. Bir başka yoruma göre ise melekler gök ve yer arasında durmadan yüzerler.
"Fe's-sâbikâti sebkan" Yani melekler müminlerin ruhlarını sühûletle almak için yarışırlar. Başka bir yoruma göre ise maksat peygamberlere (a.s.) vahiy ulaştırmak üzere birbirleri ile yarışan meleklerdir. Diğer bir yoruma göre ise onlardan maksat âlemlerin Rabbini anmaktan hiçbir zaman geri durmayan kerûbî melekleridir.
"Fe'l-müdebbirâti emran" Yaratıkların işlerini ve rızıklarını yönetmek ve yürütmekle görevli meleklerdir. Kimi müfessirler ise âyete yıldızlar anlamı vermiştir. Maksat insanların ihtiyaçlarına göre ve kendilerine biçilen birtakım faydaların ortaya çıkmasına hizmet etmek üzere doğacakları yerlerden doğup, batacakları yerlerden de batan yıldızlardır. Onlar sonra yeniden aynı şeyi yaparlar ve doğdukları yerlerden doğarlar ve hiç usanmazlar. Onlar zoraki değil, Allah'ın kendilerine emir buyurduğu işlevi yerine getirmek için yaptıklarını zindece yaparlar.
"Ve's-sâbihâti sebhan" Bunlardan maksat da yıldızlardır. Onların yüzmelerinden maksat, insanlar için gizli kalan birtakım durumların açık hal alması için ufukta kendi yollarında dönmeleridir. Tıpkı şu âyette denildiği gibi: "Her biri bir yörüngede yüzmektedir".
"Fe's-sâbikâti sebkan" Bundan maksat meleklerdir. Bunlar birbirleri ile yarışırlar yahut onlar taşlamak ve kovmak üzere şeytanlarla yarışırlar, onların semaya yaklaşmalarına izin vermezler. Hasan-1 Basri de âyeti böyle yorumlamıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Ayetleri başka türlü yorumlayanlar da olmuştur. Buna göre "en-nâziâti garkan" insanın çıkarırken zorlandığı "kisi" adlı ipek keten karışımı bir elbisedir. "en-Nâşitât" ise kaçmaması için hayvanın bağlandığı ucu ilmekli iptir. "es-Sâbihât" gemiler, "es-sâbikât" atlardır. "Müdebbirât" ise meleklerdir. Atâ da böyle demiştir.
Kimileri de bu âyetleri müminlerin nefisleri ve ruhları ile tevil etmişlerdir. Buna göre en-nâziât göğüslerde sıkışan ruhlardır. en-Nâşitât (ruhun) ayaklardan (ve parmaklardan) çıkarkenki halidir. Denildi ki: Müminlerin ruhları cennette kendileri için hazırlanan nimetleri görünce bedenden çıkmak için can atarlar. es-Sâbihât müminlerin ruhlarıdır. "Sâbihât" diye isimlendirilmesi, nasıl ki yüzmeyi bilen kimsenin sudan çıkması kendisine kolay gelirse, müminlerin ruhlarının bedenden çıkmasının da öyle kolay olmasından dolayıdır. es-Sâbikât, gene müminlerin ruhlarıdır. Kendisi için hazırlanan Allah'ın lütuflarını ve hayır namına kendisine müjdelenen şeyleri görünce bir an evvel onlara ulaşmak için sanki yarışa girer gibi olacağı için onlara böyle bir isim verilmiştir. Bu yorumu, Hz. Peygamber'in (a.s.) şu hadisi de destekler mahiyettedir: "Dünya müminin hapishanesi kâfirin cennetidir!"
Denildi ki: Hadisteki bu benzetme müminin ölümü anındadır. Ölüm anı geldiğinde mümin kendisini sanki bir an evvel kurtulmayı ve rahata ermeyi temenni eden mahpus gibi hisseder. Çünkü o anda kendisi için hazırlanmış olan nimetleri görür ve ruhu bir an evvel beden kafesinden kurtulup da kendisi için hazırlanmış olan kıymetli makama ulaşmayı arzu eder. Kâfir ise ölüm anında kendisi için hazırlanmış olan azabı görünce, çıkmasın diye ruhunu içinde tutmaya çabalar. İşte o hengâmede, âhirette kendisi için hazırlanan azabı gördüğü için oraya düşme korkusuyla dört elle sarıldığı dünya kendisine sanki cennetmiş gibi gelir. Hz. Peygamber'in (a.s.) şu hadisini de bu şekilde yorumlamak gerekir denilmiştir. "Kim Allah'a kavuşmayı isterse Allah da ona kavuşmayı sever. Kim de Allah ile buluşmayı sevmezse Allah da onunla buluşmayı sevmez". Sözü edilen sevme ve nefret ölüm anında vuku bulan bir durumdur. Mümin ölüm anında kendisine cennetteki makamı ve sevapları gösterilince canının bir an evvel çıkmasını arzu eder ve Allah Teâlâ ile buluşmayı sever, Allah da onunla karşılaşmayı sever. Kafir ise o anda canının çıkmasını asla istemez. Zira Allah ile karşılaşmayı sevmez. Allah da onunla karşılaşmaktan hoşlanmaz. En doğrusunu Allah bilir.
Fe'l-müdebbirâti emran. Tefsirciler ittifakla dediler ki bunlardan maksat, mahlükatın işlerini ve rızıklarını yürütmekle görevli meleklerdir. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra yemin ve kasem ile neyin kastedildiğine dair de ihtilaf edilmiştir. Kimileri üzerine yemin edilen konunun "Einnâ le merdûdûne fi'l-hâfirah" sözü olduğunu söylemişlerdir. Onlara cevap olmak üzere "kasem olsun ki siz elbette diriltileceksiniz ve kıyâmet günü haktır" denilmek istenmiştir. Sanki Allah Teâlâ bu sayılanlara yemin ederek onların ölümden sonra yeniden diriltileceğini beyan buyurmuştur. Cevabı ise burada mâna akışı itibariyle ona işaret ettiği için gizli bırakılmıştır. Kimilerine göre ise yeminden kastedilen şu ilâhî beyandır: "O gün şiddetle sarsan sarsar".
Yorumu Yorumla
-
Sâbihât (السَّابِحَاتِ)
İbn Fâris, s-b-h harflerinden oluşan bu kökün temel semantik anlamının bir şeyin içerisinde veya üzerinde hızla akıp gitmek, yer değiştirmek ve süzülmek olduğunu belirtir. Bu kökün, suyun üzerinde yüzen veya havada süzülen varlıkların hareketini tarif etmek için kullanıldığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "sebh" kavramının su veya hava gibi akışkan ortamlarda süratle yol almak olduğunu vurgular; bu ayetteki sâbihât kelimesinin ise göklerde kendi yörüngelerinde "yüzen" yıldızları veya Allah'ın emirlerini yerine getirmek için semadan yere doğru süzülerek inen melekleri temsil ettiğini detaylandırır. Celaleddin el-Suyuti, klasik tefsir rivayetlerine dayanarak bu kelimenin, ruhları kabzetmek veya vahiyle inmek gibi ilahi görevleri icra ederken semada adeta yüzercesine, pürüzsüz ve engelsiz bir hızla hareket eden melekler grubuna işaret ettiğini aktarır. Angelika Neuwirth, erken Mekke dönemi surelerindeki bu yemin ifadelerinin kozmolojik bir arka plana sahip olduğunu savunur; sâbihât ifadesinin, gece gökyüzünde bir noktadan diğerine süzülerek giden (gliding) ve "yüzen" yıldızların veya gezegenlerin devinimini tasvir eden arkaik, şiirsel bir dilin ürünü olduğunu analiz eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın kelime dünyasında bu kökün sadece fiziksel bir yer değiştirmeyi değil, aynı zamanda varlığın ilahi nizam içindeki kusursuz ve ritmik akışkanlığını simgelediğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökenindeki "süratle yol alma" vurgusunun, ilk muhatapların dünyasında savaş meydanlarında dört nala koşan ve hareketleri havada süzülmeyi andıran asil atlar için de kullanıldığını, klasik tefsirdeki melek yorumunun ise metnin sonraki süreçlerdeki teolojik kavramsallaştırmasının bir sonucu olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, sâbihât kelimesinin etimolojik olarak eylemdeki letafeti, rahatlığı ve kesintisizliği barındırdığını; meleklerin veya kozmik unsurların görev alanları arasındaki o metafiziksel akışkanlığının bu kelimeyle en veciz biçimde formüle edildiğini söyler.
Sebhan (سَبْحًا)
İbn Fâris, s-b-h kökünden türeyen bu mastarın, gerçekleştirilen eylemin mahiyetindeki mutlak sürati, akıcılığı ve her türlü pürüzden arınmış kesintisiz hareketi nitelediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin mastar olarak kullanılmasının, "süzülme" eyleminin en yetkin haliyle ve hiçbir engelle karşılaşmadan, tam bir maharetle yapıldığını pekiştirdiğini ifade eder. Celaleddin el-Suyuti, bu ifadenin bir önceki nitelemeyi tekit (pekiştirme) amacı taşıdığını belirterek, meleklerin veya göksel varlıkların hareketlerindeki o muazzam akıcılığı ve hızı zihinlerde sabitlemek için seçildiğini aktarır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, sebhan ifadesinin semantik derinliğinde varlığın yaratılış gayesine uygun olarak sergilediği o fıtri ve ritmik devinimin yattığını, bunun hiçbir pürüz içermeyen estetik bir "akış" hali olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki mastar kullanımının tasvir edilen eylemi dramatize ettiğini; ister melekler ister yıldızlar kastedilsin, bu varlıkların kendi yollarında büyük bir kararlılıkla ve adeta bir görev aşkıyla süratle akıp gidişlerini nitelediğini belirtir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla