مَلِكِ النَّاسِۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nâs Sûresi, 2. Ayet
Daralt
X
-
2. "İnsanların yegâne hâkimine,"
3. "İnsanların ilâhına,"
Allah Teâlâ, sûrenin başında “birabbi’n-nâs” (رب الناس) yerine “birabbi’l-halk” (رب الخلق) (yaratıkların Rabb’i) buyurmamıştır, halbuki bu ikincisi birincisine göre daha geniş kapsamlıdır. Bu konudaki kural şudur ki nesnelerin genelinin, O’na nispet edilmesi veya zât-ı ilâhiyenin rubûbiyet çerçevesinde ilişkili kılınması Allah'a tâzim statüsü içinde mütalaa edilir. İfade ne kadar kapsamlı olursa yüceltmeye o kadar elverişli olur. Nâs sûresinde sözü edilen bu konum en doğrusunu Allah bilir ya, birkaç şekilde yorumlanmaya müsaittir. Birincisi Allah Teâlâ burada sadece bir tanıtımı murat etmiştir. Bu kadarlık bir tanıtım sayesinde O'na sığınacak kişi koruma kudretine sahip olan ve kendisine iltica edilen yüce varlığı yeterince tanımış olur. Şunu da belirtmek gerekir ki Cenâb-ı Hak bir âyet-i kerimede "birabbi'l-felak", yani sabahın Rabb'ine, birinde "bi'llâh", yani Allah'a, bir yerde de "bike", yani sana buyurmuştur; şu beyanlarında olduğu gibi: "De ki: Rabbim! Şeytanların kışkırtmasından sana sığınırım!"; "Eğer şeytanın fitnelemesi seni tahrik edecek olursa hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işiten ve bilendir". Bunun hikmeti şudur: Rahatlık halinde ve Allah'a sığınıp ve O'na yönelmenin kaçınılmaz olarak gerçekleşmesi durumunda, başına kendi nefsinden endişe edeceği nitelikte bir iş geldiği ve iç âlemini meşgul ettiğinde kişinin Allah Teâlâ'nın isimlerinden hangisini hatırlıyorsa onu anmak suretiyle dileğini arz edebileceğini bilmesini sağlamaktır. Çünkü her bir ilâhî isimde O'nun nimetlerine, hükümranlığına, kudret ve azametine işaret etme niteliği mevcuttur; böylece en yetkin egemenlik O'na yöneltilmiş, bunca nimetin kendisine aidiyetinin belirtilmesiyle de hamd ve senanın zatına has oluşu dile getirilmiş olur. Sonuç olarak bu tutum, Cenâb-ı Hakk'ın kudret ve ihsanının anılması sayesinde zât-ı ilâhiyesinden şefaat dileme şekillerinden birini teşkil eder ve bunun en üst derecesini de "birabbi'n-nâs" demek suretiyle insanlarla O'nun arasında ilişki kurma yöntemi oluşturur.
İkincisi Allah'tan başkasını rab, hâkim ve mâlik bilip tapınan canlı türünün insanlardan ibaret olduğu bilinmektedir. Bu gerçek çerçevesinde Allah Teâlâ yüce zatını bilmek, başkasına kullukta bulunmaktan muhafaza etmek, O'nun hâkimiyet ve rubûbiyetini benimsemekle lütuf ve ihsanda bulunduğu kullarına, sûrede, sözü edilen hususlardan koruması için kendisine sığınmalarını emretmiş, bu gerçeği daima hatırlayıp dile getirmelerini istemiş, kendilerinin Rabb'i, Mâlik'i olup ibadete başkaları değil yalnızca kendisinin lâyık bulunduğunu ifade etmelerini buyurmuştur. Burada şöyle bir yorum da yapmak mümkündür. Biraz önce sözünü ettiğimiz sebepler yüzünden bazı insanlar hak yoldan saparak Allah'tan başka rabler edinmiş, bir işi meşru veya gayrimeşru kabul etmekte, ayrıca harcama yapma veya yapmayıp elini sıkı tutmakta kendi hükümdarlarının talimatına bağımlı kalmış, ya da ibadet ve ilticalarını Allah'tan başkasına yöneltmişlerdir. İşte bu gerçekliğe bağlı olarak Cenâb-ı Hak, yukarıda bahis konusu edilen hususla da lütuf ve ihsanda bulunduğu kimselere üstün niteliklerle gerçek mânada nitelendirilen yüce varlığa sığınmalarını emretmiştir; bir bakıma hak yoldan sapanların, edindikleri rableri ve hükümdarlarının yanında zaman zaman tek ilaha sığınmaları gibi. Çünkü kâfirler de putlarından ümit kestiklerinde yardım ve korumasına nail olmak için tek Allah'a iltica ederler. En doğrusunu Allah bilir.
Üçüncüsü kâinatın yaratılmasından amaç Nâs sûresinin haklarında nâzil olduğu insan türüdür, yeryüzündeki diğer yaratıklar insanların emrine verilmiş olarak yaratılmış gibidir. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: “O, yerde olanların hepsini sizin için yaratmıştır”; “Allah, emri ve izniyle içinde gemiler akıp gitsin ve lütfundan nasiplerinizi arayıp şükredesiniz diye denizi hizmetinize vermiştir”; “O Rab, yeri sizin için bir döşek, göğü de koruyucu bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla size besin olsun diye yerden çeşitli ürünler çıkardı. Artık siz gerçeği bile bile Allah'a şirk koşmayın”.
Artık insanların Rabb’ine, insanların yegâne hâkimine, insanların ilâhına denildiğinde “her şeyin Rabb’ine” denilmiş gibi olur, çünkü insanların dışında kalan yaratıklar onlar için varedilmiştir. Dolayısıyla Allah'a sığınıp yardım talep edilmesi sırasında insan türünün belirtilip hedef gösterilmesi, O'ndan başka hiçbir varlığın koruyup yardımda bulunma imkânına sahip bulunmadıklarının kabul edilmesi anlamını taşır. Buna göre sığınma talebinde “birabbi’n-nâs” ile “birabbi’l-halk” ifadeleri arasında bir fark yoktur. En doğrusunu Allah bilir.
“Bi Rabbi’n-nâs”ın yorumunda “muslihu’n-nâs” (insanların dirlik ve düzenini sağlayan) açıklaması yapılmıştır. Bu anlayış onların gerek dinî gerek şahsî dirlik ve düzenlerinin O’na bağlı oluşu ilkesine dayanır.
İnsanların yegâne hâkimine. Bu beyanın yorumunda bütün insanları hâkimiyeti altına alma hakkının Allah'a ait olduğu bildirilmiştir, buna mukabil “Rabbu’l-halk” (رب الخلق) sözünün yorumunda ilâhî hâkimiyet faktöründen bahsedilmemektedir. Şu halde Cenâb-ı Hak "meliki'n-nâs" (مَلِكِ النَّاسِ) buyurmak suretiyle insanlar üzerindeki egemenliğin tamamının gerçek mânasıyla kendisine ve hâkimiyet niteliğine ait olduğunu beyan etmiştir. Başkalarına izâfe edilen hâkimiyet ise ihtiyaçları miktarınca Allah'ın lütfetmesine bağlıdır. “Meliki’n-nâs” için “seyyidihim” (سيدهم), yani “insanların efendisi” yorumu da yapılmıştır. Ne var ki “seyyid” kelimesi insanların dışındaki varlıkların mâliki için kullanılmaz. İnsan da “rab”; “melik”; “mâlik” kelimeleriyle nitelendirilebilir, ancak bu mutlak değil nisbî çerçevede kalır ve meselâ “evin rabbi (sahibi)”; “câriyenin mâliki”; “1Mısır meliki” ve benzeri ifadeler normal karşılanır. Buna göre âyetteki melik kelimesine “yegâne sahibi” mânasının verilmesi gerçeğe daha yakın görünmektedir.
Yorumu Yorumla
-
Melik (مَلِكِ)
İbn Fâris, m-l-k kökünün, bir şey üzerinde güç, kudret ve sahiplik ifade ettiğini, bir şeye tam anlamıyla hakim olmak ve onu mutlak tasarrufu altında bulundurmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, mülk ve melekût kavramlarına değinerek, melik kelimesinin akıl sahibi varlıklar üzerinde emir ve yasaklarla tasarrufta bulunan, onları yöneten otorite anlamına geldiğini; bu sıfatın Allah için kullanıldığında O'nun yaratıklar üzerindeki mutlak egemenliğini ve dilediği gibi hükmetme yetkisini ifade ettiğini kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin kökeninin çok eski Sami dillerine, Aramice "malkā" ve İbranice "melek" (kral, hükümdar) formlarına dayandığını, kelimenin Arapça asıllı olmakla birlikte Kur'an'daki teolojik kullanım bağlamının dönemin Yahudi-Hristiyan literatüründeki "Kral Tanrı" imajıyla paralellikler taşıdığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, melik kavramının Allah'ın insanlarla olan ilişkisindeki efendi-köle (rab-abd) dinamiğini pekiştiren bir egemenlik göstergesi olduğunu belirtir; İslam öncesi Arap toplumunda "melik" unvanının genellikle zorba yerel krallar için kullanıldığını ve Araplar arasında olumsuz bir çağrışımı olduğunu, ancak Kur'an'ın bu kelimeyi alıp mutlak adalet sahibi, yegane egemen olan Allah'a atfederek kavramı baştan aşağı teolojik olarak dönüştürdüğünü analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, suredeki "Rab", "Melik" ve "İlah" sıralamasının tesadüfi olmadığına dikkat çekerek, Melik sıfatının Allah'ın insanlar üzerindeki yasamaya, yönetmeye ve hükmetmeye dair mutlak otoritesini vurguladığını, insani iktidarların geçiciliğine karşı ilahi iktidarın sarsılmazlığını ortaya koyduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, Melik isminin varoluşsal boyutuna eğilerek, insanın kendi hayatı ve çevresi üzerindeki sözde egemenliğinin bir yanılsama olduğunu, gerçek mülk ve kudret sahibinin yalnızca Allah olduğunu idrak etmenin, kişiyi şeytani vesveselere ve dünyevi ayartmalara karşı özgürleştiren ontolojik bir teslimiyet alanı açtığını ifade eder.
En-Nâs (النَّاسِ)
İbn Fâris, kelimenin kökeni konusunda ü-n-s (ünsiyet, aşinalık, sosyalleşme) veya n-v-s (hareket etme) kökleri üzerinde durarak, bu lafzın insanın doğası gereği diğer insanlarla bir arada yaşama ve hareket etme eğilimini yansıttığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanların toplumsal bir varlık olarak başkalarıyla kaynaşma ihtiyacına vurgu yaparak ü-n-s kökünü öne çıkarır ve bu kelimenin "Melik" sıfatıyla birlikte bağlamsal kullanımında, "en-nâs"ın kendi içlerinden çıkan beşeri yöneticilere boyun eğme eğiliminde olduklarını, ancak asıl ve mutlak itaatin yegane yönetici olan Allah'a yapılması gerektiğinin zımnen ifade edildiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice "nāshā" ve İbranice "enōsh" kelimeleriyle bağlantılı köklü bir Sami terimi olduğunu, doğasında zayıflık ve ölümlülük barındıran kolektif insan doğasını tanımlamak için kullanıldığını kaydeder. Toshihiko Izutsu, en-nâs kelimesinin Kur'an'da genellikle inançlı veya inançsız ayrımı gözetmeksizin en geniş anlamıyla insan kitlelerini nitelediğini belirtir; ayetteki "İnsanların Meliki" tamlamasının, Allah'ın egemenliğinin sadece belirli bir dini gruba, kabileye veya ulusa değil, sosyolojik veya inançsal statüleri ne olursa olsun tüm insanlığa şamil olan evrensel bir otorite olduğunu gösterdiğini analiz eder. Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın "en-nâs" kavramını İncil ve Geç Antik Çağ dini metinlerindeki "tüm ulusların ve insanların krallığı" temasıyla ortak bir teolojik bağlamda kullandığını, Allah'ın tüm ölümlüler üzerindeki aşkın krallığını ve otoritesini güçlü bir monoteistik retorikle ilan ettiğini vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, Melik ve nâs kelimelerinin bir tamlama oluşturacak şekilde yan yana gelmesinin, insanların kendi aralarında kurdukları hiyerarşik, siyasi ve dünyevi iktidar ilişkilerinin tamamen göreceli olduğunu hatırlattığını; sığınılacak ve mutlak boyun eğilecek yegane otoritenin İnsanların Meliki olan Allah olduğunu ifade ettiğini belirtir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla