Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nuh Sûresi, 27. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nuh Sûresi, 27. Ayet

    اِنَّكَ اِنْ تَذَرْهُمْ يُضِلُّوا عِبَادَكَ وَلَا يَلِدُٓوا اِلَّا فَاجِراً كَفَّاراً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnneke in teżerhum yudillû ‘ibâdeke velâ yelidû illâ fâciran keffârâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      ​​​​​​​"Sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar; günahkâr nankör nesillerden başkasını da yetiştirmezler!"

      Küfür: Fıtrî Olmayışı

      Sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar. Bu cümle zahiri itibariyle Nuh aleyhisselâmın ağzından çıkan çirkin bir söz olmaktadır. Çünkü bu ifade, Allah Teâlâ şayet onları bırakır da öldürmezse kendisine yönelik bir tepki konumunda olur. Hz. Nuh’un bu cümlesi meleklerin şu sözüne benzemektedir: “Biz seni övgü ile teşbih ederken ve senin kutsallığını dile getirip dururken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” Örnek verdiğimiz bu cümle de, Cenâb-ı Hak onlara yaşama imkânı verecek olursa kulları saptırmaya yol açacak gerekçesi ile O’na karşı hükmü kabul etmeme tarzında söylenmiş bir söz olmaktadır. Bu hareket yüce Allah’ın önüne geçme mahiyetindedir ve büyük bir günahtır. Ayrıca faaliyeti kulları saptırmak olan birini helâk etmek ulûhiyet konumuyla bağdaşmaz. Görmez misin ki lânetli îblis’in ve onun ardından gidenlerin olanca gayreti, âdemoğullarını saptırmaya çaba harcamaktan ibaretken onların kökleri kazınmamakta ve helâk edilmemektedirler, aksine belli bir vakte kadar devam ettirilmektedir. Fakat Hz. Nuh’un kendisine beddua izni verildikten sonra onların helâk ve yok olmaları için beddua etmiş olması mümkündür. Bu takdirde mahvetme duası, edep dairesinde bulunur. Aslında peygamberler insanları İslâm’a davet etmek için gönderilmiştir. Onlar dua ederken insanların İslâm’a gireceklerini umuyor ve küfürde devam edecek olurlarsa onlar adına endişe ediyordu. Ancak Hz. Nuh’a “Kavminden daha önce iman etmiş olanlardan başkası artık inanmayacak” denilince iman etmekten geri duranların İslâm’a gireceklerinden ümidini kesmiş ve böylece İslâm’a davet mânası ortadan kalkmıştır. Bundan sonra Hz. Nuh’a onların helâklarına dua etmesi izninin kendisine verilmiş olması ve onun da bu sırada beddua etmiş bulunması mümkündür. Öte yandan Sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar cümlesi, Nuh aleyhisselâma yanında bulunan müminlere merhamet edip acıma tarzında söylenmiş olur. Küfre devam edenler helâk edilmeyip bırakılırsa müminleri saptıracaklarından ve onları kendi dinlerine çevireceklerinden endişe edilirdi. Dolayısıyla Hz. Nuh’un müslümanlara olan şefkati, kâfirler onları saptırmaya devam edemesinler diye helâk edilmeleri için beddua etmesine sebep teşkil etmiş olabilir.

      Günahkâr nankör nesillerden başkasını da yetiştirmezler. Yani sorumluluk çağına ulaştığında. İşte günahı o zaman işlerler. Yoksa dünyaya gelirken günahkâr ve nankör nesiller doğurmazlar, çünkü dünyaya gelen nesillerin doğdukları zaman herhangi bir eylemleri yoktur. Bu İlâhî beyan 'Hakikatte biz insanı katışık bir nutfeden yarattık, imtihan edelim diye” meâlindeki âyete benzemektedir; yani sorumluluk çağma geldiğinde imtihana tâbi tutarız, yoksa dünyaya ilk gelişinde değil. Bu âyet, “küfür” kavramının bazan “fücûr” kavramı ile ifade edilebileceğinin delilidir. Zira “keffâren” (كَفَّارًا) kelimesi, “fâciren” (فَاجِرًا) kelimesinin tefsiri olarak gelmiştir. Bundan dolayı “ve inne l-füccâra le fî cahîm” (وَإِنَّ الْفُجَّارَ لَفِي جَحِيمٍ) İlâhî beyanındaki “füccâr” kelimesini “kâfirler” olarak tevil etmek isabetli olmaktadır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Tezerhum (تَذَرْهُمْ)

        İbn Fâris, v-z-r kökünün bir şeyi kendi haline bırakmak, terk etmek ve geride bırakmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ve-zer" kavramının bir şeyi önemsiz görerek veya bir amaç doğrultusunda kendi haline bırakmak olduğunu; ayetteki kullanımın, zalimlerin yeryüzünde varlıklarını sürdürmelerine izin verilmesi durumunda ortaya çıkacak toplumsal tehlikeyi ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin Nuh'un duasında bir "ihmal etmeme" ve "mühlet vermeme" talebi olarak, artık ıslahı mümkün olmayan bir yapının bütünüyle tasfiye edilmesi gerekliliğini yansıttığını belirtir.

        Yudıllû (يُضِلُّوا)

        İbn Fâris, d-l-l kökünün bir şeyin kaybolması, yolun yitirilmesi veya bir şeyin gizli kalıp yok olması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "idlal" eyleminin başkalarını kasten doğrudan uzaklaştırmak ve onları yanlış yola sevk etmek olduğunu; ayette bu fiilin, inkârcıların sadece kendilerinin sapmasıyla kalmayıp, çevrelerindeki insanları da inançsızlığa sürükleyen aktif ve saptırıcı etkilerini ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kavramı hidayet ile olan diyalektik zıtlığı içinde ele alır; idlal'in, ilahi mesajın ulaştığı bir zihni kasten bulandırarak onu ontolojik bir belirsizliğe ve yönsüzlüğe itme eylemi olduğunu analiz eder.

        Ibâdeke (عِبَادَكَ)

        İbn Fâris, a-b-d kökünün boyun eğmek, itaat etmek ve yumuşamak anlamlarına geldiğini, "abd" (kul) kelimesinin de bu kökten türeyerek bir otoriteye teslim olan kişiyi ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ibâd" kelimesinin Allah'a nispet edilerek kullanılmasının (ibâdeke), o kişilerin aslen ilahi fıtrat üzerine olduklarını ve yaratıcılarına bağlılık potansiyeli taşıdıklarını, ancak saptırıcılar tarafından bu bağın koparılmaya çalışıldığını gösterdiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, kul kavramını Kuran'ın Rabb-Kul ilişkisi ekseninde inceler; buradaki kullanımın, insanın Tanrı karşısındaki mutlak konumunu ve bu konumun saptırıcı otoriteler tarafından tehdit edildiğini vurguladığını ifade eder.

        Yelidû (يَلِدُوا)

        İbn Fâris, v-l-d kökünün bir canlıdan bir parçanın kopup dışarı çıkması, doğması ve neslin devam etmesi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "velâdet" kavramının sadece biyolojik doğumu değil, bir kökten bir sonucun neşet etmesini de temsil ettiğini; ayetteki kullanımın, bozulmuş bir toplum yapısından ancak aynı zihniyete sahip yeni nesillerin doğabileceğine dair sosyolojik bir tespiti yansıttığını açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu fiilin nesil sürekliliğine işaret ettiğini, Nuh'un kavmindeki inkârın genetik ve sosyal bir aktarımla geleceğe taşınma riskini, dolayısıyla kötülüğün kronikleşmesini ifade ettiğini belirtir.

        Fâciran (فَاجِرًا)

        İbn Fâris, f-c-r kökünün bir şeyi yarmak, açmak ve engelleri aşmak anlamına geldiğini belirtir; suyun yatağını yararak çıkmasına (fecr) bu isim verildiği gibi, ahlaki sınırları yırtıp geçen kişiye de "fâcir" dendiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "fucûr" kavramının dinin ve ahlakın koruyucu sınırlarını parçalamak, günaha aleni bir şekilde dalmak olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, fâcir tipolojisini Kuran'ın ahlaki sisteminde toplumsal sınırları ihlal eden, her türlü kutsalı çiğneyen "isyankar kişilik" olarak analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin insanın iç dünyasındaki manevi bentleri yıkarak kötülüğün istilasına uğraması halini temsil ettiğini belirtir.

        Keffârâ (كَفَّارًا)

        İbn Fâris, k-f-r kökünün bir şeyi örtmek ve gizlemek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "keffâr" formunun, "kâfir" kelimesinden daha güçlü bir mübalağa sıfatı olduğunu, hakikati örtmede ve nankörlükte aşırıya kaçan, inkârı bir karakter haline getiren kişiyi ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kavramı Tanrı'nın ayetlerine karşı gösterilen en radikal ve inatçı direnç hali olarak tanımlar; keffâr nitelemesinin, sadece inanmamayı değil, ilahi nimeti kasten ve şiddetle reddetmeyi temsil ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin inkârın en koyu ve dönüşü olmayan halini tasvir ettiğini, kavmin yetiştireceği nesillerin bu koyu karanlığa hapsolacağına işaret edildiğini belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X