مِمَّا خَط۪ٓيـَٔاتِهِمْ اُغْرِقُوا فَاُدْخِلُوا نَاراً فَلَمْ يَجِدُوا لَهُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَنْصَاراً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nuh Sûresi, 25. Ayet
Daralt
X
-
"Günahları yüzünden tufanda boğuldular, ardından ateşe atıldılar, kendilerini Allah'a karşı koruyacak yardımcılar da bulamadılar,"
Günahları yüzünden tufanda boğuldular, ardından ateşe atıldılar. Bu âyette “min” harfine bitişen “mâ” harfi sadece bir bağlantı vasıtasıdır. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: “Günahları ile veya günahları yüzünden boğuldular ve âhirette ateşe atıldılar”. Ya da “Bedenleri ve cesetleri suya gark edildi ve ruhları ateşe atıldı”. Allah’a karşı koruyacak yardımcılar da bulamadılar. Yani Allah’ı bırakıp da başka şeylere tapmaları sebebiyle o taptıklarından yardımcılar bulamadılar. Çünkü onlar, Allah’ı bırakıp da taptıkları şeylere kendilerini Allah’a yaklaştırsınlar, kendileri için şefaatçi, itibar ve güç vesilesi olsunlar diye tapıyorlardı. Fakat durumu, kendi özlerinde umdukları gibi bulamadılar.
Yorumu Yorumla
-
Hatiâtihim (خَطِيئَاتِهِمْ)
İbn Fâris, h-t-e kökünün bir şeyden sapmak, yolu şaşırmak veya kasten ya da sehven doğrudan uzaklaşmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hatiâ" kelimesinin özellikle iradi olarak işlenen ve kişinin üzerine vebal olarak kalan büyük günahlar için kullanıldığını ifade eder; bu ayette çoğul formda gelmesi, kavmin işlediği suçların hem sayıca çokluğunu hem de çeşitliliğini (şirk, isyan, zulüm) yansıttığını açıklar. Toshihiko Izutsu, hatiâ kavramını Kuran'ın etik-dini yapısında insanın ilahi sınırlara karşı yaptığı aktif bir tecavüz olarak inceler; bu kelimenin kökeninde yatan "hedefi vuramama" anlamının, insanın varoluşsal gayesinden saparak kendi felaketini hazırlamasına dönüştüğünü analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada kavmin helak edilme gerekçesi (illeti) olarak sunulduğunu, günahların artık birer alışkanlık haline gelip karakteri bütünüyle kuşattığını (ihâta) ve bu durumun toplumsal bir çürümeye yol açtığını belirtir.
Uğrikû (أُغْرِقُوا)
İbn Fâris, ğ-r-k kökünün bir şeyin içine dalmak, suyun veya herhangi bir sıvının bir şeyi tamamen kaplaması ve kuşatması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iğrâk" eyleminin sadece suda boğulmak değil, bir durumun veya cezalandırmanın muhatabı bütünüyle içine alıp kaçış imkanı bırakmaması olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, boğulma eylemini Kuran'ın kozmik ceza sahneleri arasında en sarsıcı olanlardan biri olarak değerlendirir; suyun bir hayat kaynağı olmaktan çıkıp ilahi gazabın bir aracına dönüşmesini ve insanın mutlak çaresizliğini temsil ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin edilgen (meçhul) formda gelmesinin, bu boğulma hadisesinin doğal bir afet değil, doğrudan doğruya ilahi bir iradenin (fail-i mutlak) planlı bir müdahalesi olduğunu vurguladığını belirtir.
Üdhilû (أُدْخِلُوا)
İbn Fâris, d-h-l kökünün bir şeyin iç kısımlarına girmek, nüfuz etmek ve "hurûc" (çıkmak) eyleminin zıttı olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "idhâl" eyleminin birini bir mekâna veya bir hâle sevk etmek anlamına geldiğini belirtir; ayette boğulma eyleminin hemen ardından (fa- takibi ile) gelmesinin, dünya azabı ile ahiret azabı arasındaki zamansal ve mekânsal perdenin kalktığını, ölüm anıyla cezanın başlamasının birleştiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada bir geçiş eylemi olduğunu, kavmin fiziksel dünyadan (su ile boğulma) metafizik dünyaya (ateşe sokulma) kesintisiz bir biçimde aktarıldığını analiz eder.
Nâran (نَارًا)
İbn Fâris, n-v-r kökünün temel anlamının ısı ve ışık olduğunu; ateşe yakıcılığından ve aydınlatmasından dolayı "nâr" denildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, nâr kelimesinin Kuran'da hem dünyevi ateşi hem de uhrevi cezayı temsil ettiğini, buradaki kullanımın ise cismani sınırları aşan, insanın ruhuna kadar işleyen ilahi bir ceza (cehennem) olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla Aramice ve Süryanicedeki "nurâ" kelimesiyle akraba olduğunu, bu dillerde ışık ve ateş anlamlarının iç içe geçtiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, boğulma (su) ve yanma (ateş) gibi iki zıt elementin aynı ayette birleşmesinin, ilahi cezalandırmanın her türlü fiziksel yasayı aşan mutlak bir kuşatıcılık taşıdığını sembolize ettiğini analiz eder.
Yecidû (يَجِدُوا)
İbn Fâris, v-c-d kökünün bir şeye ulaşmak, bir şeyi algılamak, zenginleşmek ve bir varlığın huzurunda bulunmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "vücûd" kavramının hem duyularla algılanan hem de akılla idrak edilen mevcudiyete işaret ettiğini; ayetteki "bulamadılar" vurgusunun, kavmin en ihtiyaç duyduğu anda dünyada güvendikleri tüm sahte desteklerin yokluğunu ve bu yokluğun yarattığı varoluşsal dehşeti ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiili Kuran'ın ontolojik yalnızlık teması içerisinde inceler; insanoğlunun ilahi mahkeme anında veya büyük felaket anında kendisinden başka hiçbir gerçek otoriteyi yanında hazır bulamayacağı gerçeğini yansıttığını analiz eder.
Allâhi (اللَّهِ)
İbn Fâris, e-l-h kökünden türeyen bu ismin, ibadete layık yegane mutlak varlığı nitelediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah isminin tüm kemal sıfatlarını kendisinde toplayan Yüce Zat’ın özel ismi olduğunu; burada "Allah'tan başka" (min dûnillâh) ifadesiyle kullanılmasının, O'nun dışındaki her şeyin ontolojik olarak aciz ve yardım kabiliyetinden yoksun olduğunu vurguladığını açıklar. Toshihiko Izutsu, bu ismin ayetteki merkezi otoriteyi temsil ettiğini, kavmin putlar aracılığıyla sığındığı "sahte merkezlerin" gerçek ve mutlak merkez olan Allah karşısında nasıl bir hiçliğe dönüştüğünü analiz eder.
Ensârâ (أَنْصَارًا)
İbn Fâris, n-s-r kökünün birine yardım etmek, destek olmak ve onu zor durumdan kurtarmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nasîr" ve "ensâr" kelimelerinin, özellikle bir saldırı veya felaket anında kişiyi koruyan, ona kol kanat geren ve düşmana karşı zafer kazanmasını sağlayan yardımcıları ifade ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökeninde "kurtarmak" ve "galip gelmek" manalarının güçlü olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, ensâr kavramını cahiliye kabile yapısındaki "asabiye" (dayanışma) ruhu bağlamında inceler; kavmin dünyada kabile bağlarına ve putlarına güvenerek beklediği o kolektif desteğin, ilahi azap karşısında bütünüyle çöktüğünü ve hiçbir gerçek yardımcının (nâsır) ortaya çıkamadığını analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin çoğul ve belirsiz (nekira) gelmesinin, hiçbir türden, hiçbir miktarda ve hiçbir nitelikte yardımcının bulunamadığını vurgulayan mutlak bir yokluğu ifade ettiğini belirtir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla