Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nuh Sûresi, 23. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nuh Sûresi, 23. Ayet

    وَقَالُوا لَا تَذَرُنَّ اٰلِهَتَكُمْ وَلَا تَذَرُنَّ وَداًّ وَلَا سُوَاعاًۙ وَلَا يَغُوثَ وَيَعُوقَ وَنَسْراًۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve kâlû lâ teżerunne âlihetekum velâ teżerunne vedden velâ suvâ’an velâ yeġûśe ve ye’ûka ve nesrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Dediler ki: Sakın ilâhlarınızı bırakmayın; hele Vedden, Süvâ'dan, Yeğüs'tan, Yeûk'tan ve Nesrden asla vazgeçmeyin!'"

      Dediler ki: ‘‘Sakın ilâhlarınızı bırakmayın; hele Ved’den, Süvâ‘dan... Bu sözü, arkalarından gelenler kendilerine boyun eğdikleri ve putlara tapma yolundaki davetlerine uydukları zaman söylediler. Bundan itibaren “Sakın ilâhlarınızı bırakmayın”, yani onlara kulluğu bırakmayın demeye başladılar. “Hele Ved’den, Süvadan, Yeğüs’tan, Yeûk’tan ve Nesr’den asla vazgeçmeyin!” beyanında geçen isimler, taptıkları putların isimleridir. Öte yandan müfessirlerin ifadesine göre onları putlara tapmaya sevk eden düşünce şundan ibarettir: Nuh kavmi o putları ilâh edindikleri ilk zamanlar, putlar ibadete düşkün erkeklerin şeklinde idi. Onlar putlara bu âbid kişilerin isimlerini verdiler, tâ ki ibret alsınlar ve anlara bakarak ibadetlerine daha çok gayret etsinler. Putları ibret edindikleri bu asır geçip de sonraki asır gelince şeytan onlara “Sizden öncekiler bu putlara tapıyorlardı. Siz de öyle yapın” dedi, bu sefer onlar da taptılar. Yine bazı müfessirler şöyle demiştir: Âdem’in (a.s.) cesedi Nuh’un (a.s.) yanında idi. Hz. Nuh, kendi zamanında her müminin içeri girip Hz. Âdemin cesedine bakmasına izin verirken, mümin olmayanın bakmasına müsaade etmiyordu. Bunun üzerine İblis, kâfirlerin yanma gelmiş ve şöyle demiştir: “Nuh ve ona iman edenler, hepiniz Âdem’in çocukları olduğunuz halde onun cesedini yanlarında bulundurmakla size karşı övünecekler mi?” demiş ve her bir topluluk için Âdem’in sürelinde birer put yapmıştır. Bundan sonra onlar bu putlara tapmaya başladılar. Onları putlara tapmaya sevk eden husus şu da olabilir. Onlar kendilerini âlemlerin Rabb’i olan Allah’a ibadete ehil olarak görmüyorlardı. Bu durum dünyada görüldüğü üzere büyüklere hizmet edenlerden herkesin kralların hizmetinde olma umudu taşımamasına ve kendilerini ona hizmete ehil görememesine benzer. Onun için krala yaklaştırır umuduyla önce ondan aşağı mertebede bulunan birinin hizmetinde çalışır. İşte bunlar da kendilerinin âlemlerin Rabb’inin hizmetine ehil olmadıklarını zannetmişlerdi. Böyleleri güzel bir şey gördüklerinde bunun güzelliğinin, o kişinin Allah katındaki mertebesinden kaynaklandığını ve başka bir sebebin söz konusu olmadığını zannediyorlardı. Bu sebeple de kendilerini Allah’a yaklaştırır umuduyla ona ibadete yöneliyorlardı. Netice olarak putları yapabildikleri en güzel şekilde şekillendiriyor, sonra da kendilerini Allah’a yaklaştırır umuduyla putlara hizmet etmek ve ibadette bulunmakla meşgul oluyorlardı. Nitekim Aziz ve Celil olan Allah bu durumu şöyle beyan etmiştir: “Allah’tan başka şeyleri kendilerine koruyucu kabul edenler ki sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz diyorlar”. “‘Bunlar Allah katında bizim aracılarımız’ diyorlar”. Onları putlara tapmaya ve onları yüceltmeye sevk eden düşüncenin, böyle zannetmeleri olabilir. Bu ihtimallerden hangisinin isabetli olduğunu sadece Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâlû (قَالُوا)

        İbn Fâris, k-v-l kökünün temel anlamının sesin dille telaffuz edilmesi, bir düşüncenin dışa vurulması ve ifade edilmesi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kavramının sadece ses çıkarmaktan ibaret olmadığını, bir görüşü, inancı veya ideolojik bir tutumu savunmak anlamına geldiğini; burada inkârcıların ileri gelenlerinin (mele'), toplumu Nuh'un davetine karşı örgütlemek için kullandıkları kolektif direnç dilini ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiili Kuran'ın toplumsal iletişim ağında "direniş sözü" olarak analiz eder; ona göre bu ifade, eski düzenin temsilcilerinin kendi statükolarını korumak adına başvurduğu bir tür psikolojik propaganda ve toplumsal mutabakat çağrısını temsil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada kavmin önde gelenlerinin halk üzerindeki otoritesini pekiştirmek ve onları manevi bir baskı altına almak için kullandıkları buyurgan dili yansıttığını belirtir.

        Tezerunne (تَذَرُنَّ)

        İbn Fâris, v-z-r kökünün bir şeyi bırakmak, terk etmek ve peşini bırakmak anlamına geldiğini belirtir; Arapçada bu fiilin geçmiş zaman formunun (veze-ra) pek kullanılmadığını, ancak geniş zaman formunun "terk etmek" anlamında çok güçlü bir vurgu taşıdığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "ve-zer" kavramının bir şeyi önemsemeyerek veya kasten elden çıkarmak olduğunu; ayetteki "sakın bırakmayın" (lâ tezerunne) şeklindeki tekitli (şeddeli nûn ile) yasaklamanın, putlara olan bağlılığın fanatik bir korumacılıkla sürdürülmesini ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiili cahiliye zihniyetinin "vazgeçmeme" iradesi olarak inceler; muhatapların kendi geleneksel kimliklerini ve ilahlarını (ayetlerini) Nuh'un devrimci mesajına karşı korumadaki ısrarlarını ve bu yoldaki duygusal dirençlerini sembolize ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin burada bir aidiyet kriziyle bağlantılı olduğunu, kavmin kendi ontolojik dayanakları olarak gördükleri putlardan kopmayı bir yok oluş olarak algıladıklarını ve bu yüzden "terk etmeme" eylemini kutsallaştırdıklarını belirtir.

        Âliheteküm (آلِهَتَكُمْ)

        İbn Fâris, e-l-h kökünün ibadet etmek, hayret içinde yönelmek ve sığınmak anlamlarına geldiğini; "ilah" kelimesinin kendisine yücelik atfedilerek tapınılan varlık olduğunu, "âlihe"nin ise bunun çoğulu olarak çok tanrılı bir inanç sistemini temsil ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilah" kavramının kökeninde "yönelinen varlık" manasının yattığını; ayetteki iyelik ekinin (âliheteküm - sizin ilahlarınız) bu varlıkların gerçekte ilah olmadıklarını, sadece muhatapların zihninde kurgulanmış ve sahiplenilmiş sahte otoriteler olduğunu ihsas ettirdiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin kadim Sami dillerindeki "El/Eloah" formlarıyla olan tarihsel bağını ve pagan kültürlerdeki çoğul tanrı tasavvurunun Arapçadaki dilsel yansımasını ele alır. Toshihiko Izutsu, bu terimi Kuran'ın tevhid mücadelesindeki "sahte merkezler" olarak tanımlar; ayette bu kelimenin put isimlerinden önce zikredilmesinin, bireysel isimlerden ziyade genel bir putperest sistemin korunması amacını taşıdığını analiz eder.

        Vedden (وَدًّا)

        İbn Fâris, v-d-d kökünün sevgi, dostluk, muhabbet ve bir şeye içtenlikle arzulamak anlamına geldiğini belirtir; bu putun isminin sevgiden türemesinin, insanların ona duyduğu derin manevi bağlılıkla ilişkili olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, "Vedd" isminin Güney Arabistan yazıtlarında yer alan kadim bir tanrı ismi olduğunu, aşk ve ay tanrısı olarak bilindiğini ve Arap panteonuna oradan intikal ettiğini öne sürer. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ismin aslında Nuh öncesi dönemde yaşamış salih bir kişiye ait olduğunu, ölümünden sonra ona duyulan sevginin (vedd) zamanla putlaştırılarak tanrılaştırıldığını belirten rivayetlerin etimolojik kökenle uyumlu olduğunu açıklar. Theodor Nöldeke, kelimenin Sami dillerinde "sevgi" ve "babalık" kavramlarıyla olan semantik bağlarına dikkat çekerek, bu putun toplumsal bir koruyucu ve ata figürü olarak kutsandığını ifade eder.

        Suvâan (سُوَاعًا)

        İbn Fâris, s-v-a kökünün bir şeyin vaktinin gelmesi, dağılması veya başıboş bırakılması gibi anlamlar taşıyabileceğini belirtir; ancak kelimenin put ismi olarak kullanımının daha çok o kabilenin özel bir kutsalını temsil ettiğini kaydeder. El-Cevâlîkî, Suvâ ismini İslam öncesi Huzeyl kabilesinin özel tapınağı ve putu olarak tanımlar ve etimolojik olarak Arapça kökenli bir isim olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, bu ismin kökeninin daha eski Semitik formlarla ilişkili olabileceğini ve kadim bereket kültleriyle bağlantılı bir figürü temsil ettiğini öne sürer. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin o toplumdaki kadın figürlerini veya belirli bir zaman dilimindeki bereketi temsil eden bir simge olarak putlaştırıldığını, etimolojik olarak "saat" veya "vakit" kavramlarıyla olan uzak bağının bu sembolizmle ilişkili olabileceğini analiz eder.

        Yeğûse (يَغُوثَ)

        İbn Fâris, ğ-v-s kökünün yardım etmek, imdada yetişmek ve birine güç vermek anlamına geldiğini belirtir; "istigâse" (yardım isteme) kelimesinin de bu kökten türediğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "Yeğûs" isminin "yardım eden/imdat eyleyen" anlamına gelen aktif bir sıfat yapısında olduğunu, insanların bu putu zor anlarında kendilerine yardım edeceği inancıyla isimlendirdiklerini açıklar. Arthur Jeffery, bu ismin antik Kuzey Arabistan yazıtlarında (Safaitik ve Thamudik) sıkça görülen bir tanrı ismi olduğunu ve askeri ya da fiziksel koruma sağlayan bir "yardımcı tanrı" rolünde olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, bu ismi "Gays" (yağmur/yardım) kavramıyla ilişkilendirerek, kuraklık ve kıtlık dönemlerinde imdada çağrılan bir tabiat sembolünün putlaştırılmış hali olarak analiz eder.

        Yeûka (يَعُوقَ)

        İbn Fâris, a-v-k kökünün bir şeyi engellemek, alıkoymak, geri bırakmak ve önlemek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Yeûk" isminin "engelleyen/koruyan" anlamını taşıdığını; insanların bu putun kendilerini kötülüklerden ve düşmanlardan koruyacağı, felaketleri engelleyeceği inancıyla ona bu ismi verdiklerini ifade eder. Theodor Nöldeke, kelimenin anlam yapısının savunmacı bir karakter taşıdığını, toplumu dış tehditlere karşı bir kalkan gibi koruduğuna inanılan bir "koruyucu güç" sembolü olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Yeûk'un da Yeğûs gibi başlangıçta salih bir insan iken sonradan putlaştırıldığını, ismindeki "engelleme" vurgusunun zamanla "şerleri defeden" bir tanrı vasfına dönüştürüldüğünü analiz eder.

        Nesrâ (نَسْرًا)

        İbn Fâris, n-s-r kökünün yırtıcı bir kuş olan akbaba veya kartal anlamına geldiğini; bu kuşun gökyüzündeki hakimiyeti ve keskin bakışları nedeniyle güç sembolü olarak görüldüğünü belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Nesr" isminin doğrudan bu kuşun adıyla özdeşleştiğini, putun muhtemelen kartal/akbaba şeklinde sembolize edildiğini ve göksel bir gücü, hızı ve keskinliği temsil ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, Nesr'in kadim Semitik ve özellikle Himyeri (Güney Arabistan) panteonunda önemli bir yeri olduğunu, Mezopotamya'daki "Nisrok" figürüyle de tarihsel paralellikler taşıdığını öne sürer. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu ismin insanın doğadaki en üstün güçleri ve gökyüzü fenomenlerini tanrılaştırma eğiliminin bir yansıması olduğunu; "Nesr"in yüksekliği ve ulaşılmazlığı temsil eden bir kudret sembolü olarak putperest sistemin dikey boyutunu tamamladığını analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X