Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nuh Sûresi, 21. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nuh Sûresi, 21. Ayet

    قَالَ نُوحٌ رَبِّ اِنَّهُمْ عَصَوْن۪ي وَاتَّبَعُوا مَنْ لَمْ يَزِدْهُ مَالُهُ وَوَلَدُهُٓ اِلَّا خَسَاراًۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâle nûhun rabbi innehum ‘asavnî vettebe’û men lem yezidhu mâluhu ve veleduhu illâ ḣasârâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Nuh, 'Rabbim!' dedi, 'Doğrusu bunlar beni dinlemediler, malı ve çocuğu kendi ziyanını arttırmaktan başka bir şeye yaramayan kimseye uydular.'"

      Nuh, “Rabbim!” dedi, “Doğrusu bunlar beni dinlemediler.” Yani onlar kendilerine verdiğim emirlerde veya yaptığım davette beni dinlemediler. Malı ve çocuğu kendi ziyanını arttırmaktan başka bir şeye yaramayan kimseye uydular. Öyle anlaşılıyor ki Nuh kavminin peşlerinden gittikleri kimseler, malı mülkü ve maiyeti çok olan kâfirlerdir. Bu kâfirler, daha aşağı seviyede olanların kendilerine uymalarını istemişler onlar da Nuh’a (a.s.) değil o kâfirlere tâbi olmuşlardır. Hz. Nuh ise onları kendisine uymaya çağırıyordu. Cenâb-ı Hak kavminin Nuh’un arkasından gelmediklerini, aksine malı, evladı ve maiyeti çok olanlara uyduklarını haber verdi. Dolayısıyla bu âyet, onların reisleri hakkında değil de kendi büyüklerine ve reislerine uymaları hakkında, bundan önce geçen âyetler ise onların ileri gelenleri, Nuh’un (a.s.) onları tevhîde daveti hakkında olmuş olur. Bu âyetin hem ileri gelenler ve hem de zayıflar hakkında olması da mümkündür. Bu durumda “uydular” anlamına gelen “vettebeu” (وَاتَّبَعُوا) cümlesi, servet ve mal mülk sahibi olup önde gelen, dünyanın yüzlerine güldüğü ve dünyalığın alabildiğine geniş olduğu kimselere uydular anlamını ifade eder. Bunu, onların, Allah’a daha lâyık ve mertebe yönünden daha yakın olduklarını zannederek yaptılar. Onları bu tutuma sevk eden düşünce ise dünyada dostuyla irtibatını kesip düşmanıyla ilişki kuran hiçbir kimseyi görmemiş olmalarıydı. Onlar şöyle düşünüyorlardı: Dünyada reislerinin yaşantısı rahat olduğuna ve yüce Allah onların rızıklarını genişlettiğine, berikilere ise dünyayı dar ettiğine göre söz konusu reisler mertebe ve durum itibarıyla Allah’a daha yakın durumda bulunmaları ve Allah’ın dostları olmalarıdır. Buna ilâveten onlar, âhirete ve orada sevap verileceğine inanmıyorlar, Cenâb-ı Hakk’ın kendi dostlarına ve iyilik edenlere karşılıklarını dünyada verdiğini kabul ediyorlardı. Yine onların inancına göre hali vakti iyi olan kişi, kendisine karşılık verildiği için Allah’ın dostu olmaya daha lâyıktır. İşte söz konusu grubu büyüklerine ve ileri gelenlerine tâbi olmaya sevk eden düşünce bu zanlarıydı.

      Hasâran” (خَسَارًا) kelimesi, ardından gidilen kişinin ziyanını ve helâkini arttırmaktan başka bir şeye yaramayan demektir. Kendilerinin yaptıklarına karşılık onlara ikram edildiğini zannettikleri bu nimetler, onların ziyan ve helâklerine sebep oldu. “Malı ve çocuğu kendi ziyanını arttırmaktan başka bir şeye yaramayan kimseye uydular” meâlindeki âyeti, “O halde onların malları da evlatları da seni imrendirmesin; çünkü Allah onlara dünya hayatında bunlarla eziyet çektirmeyi murat ediyor” meâlindeki âyete benzer. Öte yandan Nuh’un (a.s.) kavminden şikâyetinin yorumunu daha önce açıklamıştık. Bu âyetle o âyetler, Allah’a şikâyetin tevili mânasında birbirinin aynıdır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâle (قَالَ)

        İbn Fâris, k-v-l kökünün temel anlamının ses ve sözün dille telaffuz edilmesi, bir düşüncenin dışa vurulması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin sadece ses çıkarmaktan ibaret olmadığını, bir kanaati, inancı veya durumu net bir biçimde ortaya koymak anlamına geldiğini; burada Nuh'un yaşadığı hüsranı ve kavminin isyanını ilahi makama rapor ettiği samimi bir arz eylemi olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, "kavl" kavramını Kuran'ın iletişim modelleri içerisinde değerlendirir; peygamberin insanlarla olan tebliğ mücadelesinin tıkandığı noktada, bu durumu Tanrı'ya bildirdiği dikey bir iletişim formu olarak analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin peygamberin tebliğ sürecindeki başarısızlığını değil, aksine sorumluluğunu yerine getirdiğine dair ilahi huzurdaki kesin beyanını ve özrünü temsil ettiğini belirtir.

        Nûh (نُوحٌ)

        Arthur Jeffery, bu ismin İbranice "Noah" kelimesiyle akraba olduğunu ve Sami dilleri geleneğinde "dinlenme", "huzur" veya "rahatlık" gibi anlamlar taşıdığını, Arapçaya bu kökten geçtiğini savunur. El-Cevâlîkî ve Celaleddin el-Suyuti, bu ismi Arapça dışı kökenli (muarreb) ve Kuran'da yer alan yabancı özel isimler kategorisinde değerlendirirler. İbn Fâris, bazı dilcilerin kelimeyi Arapça n-v-h (feryat etmek, yüksek sesle ağlamak) köküyle ilişkilendirmeye çalışarak Nuh'un kavmi için sürekli yas tutmasına atıf yaptıklarını belirtmekle birlikte, etimolojik olarak bunun sonradan üretilmiş bir yorum olduğunu ve kelimenin aslen özel bir isim (alem) olduğunu ifade eder.

        Rabbi (رَبِّ)

        İbn Fâris, r-b-b kökünün sahiplik, bir şeyi ıslah etmek, koruyup gözetmek ve onu kemale erdirene kadar kademe kademe yetiştirmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Rabb" isminin evrendeki her varlığı var eden ve yöneten mutlak kudreti ifade ettiğini; Nuh'un "Rabbim" (Rabbi) diyerek yaptığı bu nidanın, içinde bulunduğu büyük yalnızlık ve çaresizlik karşısında yegane koruyucusuna ve efendisine duyduğu derin aidiyeti yansıttığını açıklar. Toshihiko Izutsu, bu hitabı kul ile Tanrı arasındaki ontolojik ve hukuki bağı pekiştiren, peygamberin tüm dünyevi destekleri yitirdiğinde başvurduğu sarsılmaz otorite makamına yapılan varoluşsal bir sığınma olarak analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu nidanın bir peygamberin tebliğ yorgunluğunu ve toplumsal dışlanmışlığını ilahi merhamete emanet etme eylemi olduğunu vurgular.

        Asavnî (عَصَوْنِي)

        İbn Fâris, a-s-y kökünün bir şeye karşı gelmek, sertleşmek, boyun eğmemek ve itaati terk etmek anlamına geldiğini belirtir; elde tutulan sert sopaya "asa" denmesinin de bu kökteki katılık ve direnç manasıyla ilişkili olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "isyân" kavramının ilahi emri bilerek ve isteyerek reddetmek, hakkın sınırlarının dışına çıkmak olduğunu; buradaki kullanımın kavmin peygamberin mesajına karşı sadece pasif bir ilgisizlik değil, aktif ve sert bir direnç gösterdiğini anlattığını açıklar. Toshihiko Izutsu, isyanı Kuran'ın ahlaki sisteminde imanın ve teslimiyetin (islam) tam zıttı olarak görür; Nuh kavminin eylemini, hakikati kavramış olmalarına rağmen bilinçli bir başkaldırı ve ilahi otoriteyi hiçe sayma eylemi olarak analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin peygamberin temsil ettiği manevi ve toplumsal düzenin reddedilmesi anlamında politik-teolojik bir kopuşu ifade ettiğini belirtir.

        İttebe'û (اتَّبَعُوا)

        İbn Fâris, t-b-a kökünün bir şeyin peşine düşmek, onu izlemek, arkasından gitmek ve bir şeye tabi olmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ittibâ" eyleminin sadece bedensel bir takip değil, bir kimsenin fikrini, yolunu ve yaşantısını benimseyerek onu körü körüne taklit etmek (iktida) olduğunu; kavmin hakikati getiren peygamber yerine, kendilerini saptıran yanlış liderlerin arkasına takılmasını ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, ittibâ kavramını Kuran'ın sosyal dinamikleri içerisinde inceler; insanların hidayet yerine heva ve heveslerine veya statü sahibi baskın figürlere tabi olmasının toplumsal çöküşün ana nedeni olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemin iradenin teslim edilmesi olduğunu, kavmin peygamber yerine maddi gücü ve dünyevi otoriteyi elinde tutanları rehber kabul ederek ontolojik bir hata işlediğini belirtir.

        Yezidhu (يَزِدْهُ)

        İbn Fâris, z-y-d kökünün bir şeyin aslı üzerine ekleme yapılması, büyüme ve çoğalma anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ziyade"nin mevcut durumun üzerine bir artış getirmek olduğunu; ancak bu ayette maddi artışın (mal ve evlat) manevi bir eksilmeye (hüsran) yol açmasıyla aralarında ironik ve negatif bir bağ kurulduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, artışın Kuran'da her zaman olumlu bir nimet olmadığını; hidayet ve takvadan yoksun maddi artışın, kişinin inat ve kibrini artıran (istidrâc) yıkıcı bir sürece dönüşebileceğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada azgınlığın ve inkârın dozunun artmasına sebep olan dünyevi imkanlara işaret ettiğini kaydeder.

        Mâluhu (مَالُهُ)

        İbn Fâris, m-v-l kökünün mülkiyet ve sahip olunan her türlü değer anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, malın insanın doğası gereği meylettiği, topladığı ve biriktirdiği her şey olduğunu; burada zenginliğin peygambere karşı bir direnç, üstünlük taslama ve hakikati örtme aracı (fitne) olarak kullanılmasına dikkat çekildiğini açıklar. Theodor Nöldeke, kelimenin Arap toplumundaki merkezi ekonomik önemine değinerek, Kuran'ın bu terimi dünyevi aldanışın ve ilahi çağrıya karşı geliştirilen kibrin temel simgesi olarak konumlandırdığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, mal kavramının burada manevi bir körlük yaratan "sahte güç" sembolü olarak işlev gördüğünü analiz eder.

        Veleduhu (وَلَدُهُ)

        İbn Fâris, v-l-d kökünün bir canlıdan bir parçanın kopup dışarı çıkması, doğması ve neslin devam etmesi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "veled" kelimesinin hem erkek hem kız çocuğu kapsayan genel bir isim olduğunu; ancak bu bağlamda özellikle babanın sosyal, siyasi ve askeri gücünü pekiştiren, ona kabile hiyerarşisinde bir gurur vesilesi olan çocuklara/takipçilere işaret ettiğini açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, evladın mal ile birlikte zikredilmesinin, insanın dünyevi tutkularının ve gurur kaynaklarının en üst noktasını temsil ettiğini; kavmin bu geçici güçlerle peygambere karşı büyüklenerek mutlak bir aldanış içine girdiğini belirtir.

        Hasârâ (خَسَارًا)

        İbn Fâris, h-s-r kökünün bir şeyin eksilmesi, eldekini kaybetmek, helak olmak ve zarar etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hüsrân" kavramının sadece maddi bir zarar değil, insanın asıl sermayesi olan hayatını, yeteneklerini ve ebedi geleceğini (ahiret) heba etmesi, nihai bir yıkıma uğraması olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, hüsranı Kuran'ın ticaret metaforları arasındaki en sarsıcı kavramlardan biri olarak görür; kurtuluş ve kazanç beklerken yanlış tarafa (inkâra) yatırım yapan insanın karşılaştığı mutlak manevi iflas hali olarak analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kavmin yaptığı yanlış tercihin ve peygambere isyanın kaçınılmaz ontolojik sonucu olan tam bir hayal kırıklığı ve ebedi perişanlık durumunu yansıttığını vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X