Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nuh Sûresi, 13. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nuh Sûresi, 13. Ayet

    مَا لَكُمْ لَا تَرْجُونَ لِلّٰهِ وَقَاراًۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Mâ lekum lâ tercûne li(A)llâhi vekârâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      13-14. "Ne oluyor size de Allah'ın büyüklüğünü hesaba katmıyorsunuz? Oysa O sizi türlü evrelerden geçirerek yaratmıştır."

      Ne oluyor size de Allah’ın büyüklüğünü hesaba katmıyorsunuz? Ebû Bekir el-Esamm’a göre âyetin yorumu şöyledir: Nasıl olur da Allah’tan sevap beklemezsiniz; şöyle ki: O’na kulluk edesiniz, karşılığında size sevap versin? Oysa hayrın tümünün O’nun elinde olduğunu biliyorsunuz. Allah’ı bırakıp da kulluk ettikleriniz size fayda veremedikleri gibi size gelebilecek herhangi bir zararı da savuşturamaz. Ebû Bekir el-Esam “vekâran” (وَقَارًا) kelimesini “ibadet yeri” olarak anlamıştır. En doğrusunu Allah bilir. Bir başkası ise şöyle demiştir: “Mâ leküm lâ tercûne lillâhi vekâran” (مَا لَكُمْ لَا تَرْجُونَ لِلَّهِ وَقَارًا), yani neden kendiniz için Allah katında bir mertebe, şeref ve değer ümit etmiyorsunuz? Bazıları ise şöyle yorumlamıştır: Allah’ın azametinden ve üzerinize olan kudretinden korkup da neden size yasakladıklarından vazgeçmiyor ve emrettiklerini yapmıyorsunuz? “Umut” kavramının “korkma” diye yorumlanması, -daha önce de belirttiğimiz gibi- mutlak ümidin hem korku hem de umudu gerektirmesi dolayısıyladır. Mutlak korku da aynı şekilde umudu gerektirir. En doğrusunu Allah bilir.

      Bize göre en uygun yorum şöyle olmalıdır: Allah için gazap, Allah için sevme ve Allah için nefret etme örneğinde olduğu üzere Allah için ummaktır. Yani size ne oluyor da Allah’ın size olan nimetlerini ve ihsanını gördükten sonra O’nun yanında olanları uman bir kimsenin hareketi gibi vakar ve heybetle hareket etmiyorsunuz? Göklerin ve yerin yaratılması, güneşin ve ayın emrinize verilmesi ve okuduğunuz âyetlerde sözü edilen lütuflar hep O’nun nimetleridir. Zira kişi, bir başkasına kendisinden herhangi bir karşılık umut etmeksizin yahut da kimseden bir şey beklemeksizin giderse onu hafife almış olur. Böylece Nuh aleyhisselâm onların fakirliklerini ve Rab’lerine olan ihtiyaçlarını hatırlatmış, saygı ve hürmetle Allah’a yönelmeyi terketmelerinden dolayı kendilerini kınamıştır.

      Oysa O sizi türlü evrelerden geçirerek yaratmıştır. Âyetteki “etvâran” (أَطْوَارًا) kelimesine “türlü evreler” anlamı verenler vardır ki bunlar nutfe (döllenmiş yumurta), alaka (rahme asılan kan pıhtısı) ve mudğa (belli belirsiz et parçası), ardından kemik, sonra et ve en sonunda da tam ve düzgün bir canlı olma aşamalarıdır. Âyetin mânası şöyle de olabilir: O sizi çocukluk, gençlik, olgunluk ve ihtiyarlık evrelerinden geçirerek yaratmıştır. Bu İlâhî beyanda, Allah Teâlâ’nın insanı boş yere yaratmadığı, aksine onu imtihan için yarattığı ve bundan sonra bir hesap günü olacağına dair delil vardır. Çünkü hikmet ve ilim sahibi olan varlık cehalete düşmez. Size emir vermeden, yasaklama getirmeden ve nimetlere şükrünüzü istemeden kendinizi başı boş bırakmak ise hikmet dışı bir tutumdur. Bunun hatırlatılmasında ibadete ve taatın samimi olmasına teşvik vardır. Yine bunun ifade edilmesinde, bir Rab olduğu düşüncesinin zihinlere yerleştirilmesi ve akılları vahdâniyet inancının benimsenmesine zorlama vardır. Zira O, insanları ilk yarattığında döllenmiş bir yumurtadan, sonra rahimde asılıp beslenen alaka (embriyo), sonrada şekilsiz et görünümündeki evrelerden geçirerek düzgün bir insan haline getirdi. İnsanın yaratılışını planlayan ve inşa eden varlık aynı olmasaydı onu bir evreden bir başka evreye geçirmekte aciz kalırdı. Çünkü döllenmiş yumurtadan rahimde asılıp beslenen embriyo, ondan da şekilsiz et (mudğa) yapmak istediği zaman ötekisi planını engeller ve ona döllenmiş yumurtayı alaka ve mudğa haline getirme imkânı vermezdi. Söz konusu engelin bulunmaması, O ndan başka bir plan yapanın ve kendisinden başka bir yaratıcının olmadığına dair delildir. Burada anlattıklarımızla O nun tek olduğu gerçeği ortaya çıktığına göre yaratıkların ibadet ve kulluklarına lâyık olanın da O'ndan ibaret olduğu gerçeği de ortaya çıkmış olur. Bazıları “ve kad halakakum atvâran” (وَقَدْ خَلَقَكُمْ أَطْوَارًا) âyetine şu mânayı vermiştir: O, sizi farklı ahlâk, değişik şekil, renk, kelime, ses, birbirine benzemez nağmelerde yaratmıştır. Öyle ki yaratılışın bütün özellikleri açısından birbirine benzer birini görmek mümkün değildir. Bu da O'nun kudreti ve hikmetini kanıtlayan en büyük delillerdendir”. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Mâleküm (مَّا لَكُمْ)

        İbn Fâris, m-v-l kökünden ziyade buradaki "mâ" edatının soru ve hayret bildiren işlevine dikkat çeker; l-k-m yapısıyla birleştiğinde bir topluluğun içinde bulunduğu zihinsel veya ahlaki durumu sorgulayan bir ifade kalıbına dönüştüğünü belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ibarenin "Size ne oluyor?" anlamında, muhatabın sergilediği tutarsız, mantıksız ve kabul edilemez davranışı kınayan, onları sarsarak kendilerine gelmeye davet eden bir azarlama (tevbih) ve hayret ifadesi olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kalıbı Kuran'ın muhatabı sarsan retorik soruları arasında sayar; insanın kendi yaratıcısına karşı takındığı kayıtsız ve kibirli tavrın ontolojik anlamsızlığını ortaya koyan keskin bir uyarı olduğunu analiz eder.

        Lâ Tercûne (لَا تَرْجُونَ)

        İbn Fâris, r-c-v kökünün bir şeyi beklemek, ummak, bir şeyden çekinmek veya bir duruma önem vermek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "recâ" kavramının hem bir hayrı ümit etmek hem de bir büyüklük karşısında saygı duyup çekinmek (havf) anlamlarını barındırdığını; buradaki kullanımın, kavmin Allah'ın büyüklüğünü takdir etmemesi, O'ndan gelebilecek sonuçlara (ödül veya ceza) karşı tam bir ilgisizlik ve saygısızlık içinde olması anlamına geldiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, kelimeyi inananın Tanrı karşısındaki "umut ve korku" dengesi bağlamında inceler; "lâ tercûne" ifadesinin, Tanrı'nın otoritesini ciddiye almayan, O'na karşı herhangi bir sorumluluk veya beklenti hissetmeyen sekülerleşmiş bir zihin yapısını tasvir ettiğini vurgular.

        Lillâhi (لِلَّهِ)

        İbn Fâris, e-l-h kökünden türeyen ve "el-ilah" formundan özelleşen bu ismin, ibadete layık yegane varlık anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki "lâm" harfinin aidiyet ve hakkı teslim etme bildirdiğini; Allah'ın mutlak azametine ve ululuğuna vurgu yaparak, tüm saygı ve tazimin sadece O'nun hakkı olduğunu ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Allah isminin burada "Vakâr" ile yan yana gelerek, O'nun evrendeki mutlak hükümranlığının ve ontolojik üstünlüğünün bir hatırlatıcısı olarak konumlandırıldığını analiz eder.

        Vekârâ (وَقَارًا)

        İbn Fâris, v-k-r kökünün ağırlık, vakar, temkinli olmak ve yücelik anlamlarına geldiğini; bir şeyin sabit, ağırbaşlı ve heybetli olması durumunu ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "vakar" kelimesinin Allah'a nispet edildiğinde O'nun mutlak azametini, büyüklüğünü ve sarsılmaz yüceliğini tanımladığını; insanların O'na karşı göstermesi gereken en derin saygı ve tazim halini kastettiğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı insanın Tanrı tasavvurundaki niteliksel bir eksiklik olarak değerlendirir; kavmin Allah'ı sıradanlaştırdığını veya O'nun gücünü gereği gibi takdir edemediğini (kadr), bu yüzden de O'na karşı "vakar" yani bir büyüklük ve saygı bilinci geliştiremediklerini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki vurgunun Allah'ın her türlü noksanlıktan münezzeh, mutlak kudret sahibi olduğu gerçeğine karşı sergilenen lakayt tutumu eleştirdiğini ve O'nun azametinin insan zihninde uyandırması gereken ürperişe (haşyet) işaret ettiğini belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X