وَاِنّ۪ي كُلَّمَا دَعَوْتُهُمْ لِتَغْفِرَ لَهُمْ جَعَلُٓوا اَصَابِعَهُمْ ف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَاسْتَغْشَوْا ثِيَابَهُمْ وَاَصَرُّوا وَاسْتَكْبَرُوا اسْتِكْبَاراًۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nuh Sûresi, 7. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: nuh 7, nuh suresi 7. ayet, nuh suresi, parmakları kulağa tıkama, kibir, direnme, elbise bürünme, kaçış, dua
-
"Kendilerini bağışlaman için ben onları ne zaman çağırdıysam, parmaklarını kulaklarına tıkadılar; elbiselerini başlarına bürüdüler, ayak dirediler, kibirlendikçe kibirlendiler"
Kendilerini bağışlaman için ben onları ne zaman çağırdıysam, parmaklarını kulaklarına tıkadılar; elbiselerini başlarına bürüdüler. Yüce Allah başka bir âyette ise şöyle buyurmuştur: “Sizden öncekiler, Nuh, Âd ve Semûd kavimleriyle onlardan sonra gelenler hakkındaki bilgiler size ulaşmadı mı? Onları (tam olarak) ancak Allah bilir. Peygamberleri onlara mûcizeler getirdi de ellerini ağızlarına götürdüler”. Bu âyet onların davete muhatap olan reisleri, eşrafı ve ileri gelenleri hakkında olabilir. Hadis rivayetlerinde belirtildiği gibi peygamberler onları davet edince ellerini peygamberlerin ağızlarına götürmüş ve onları darbetmişlerdi. Kendilerine tâbi olanlar ve taklit edenler ise parmaklarını kulaklarına tıkamışlar ve peygamberin sözlerini duyup da kalben etkilenmesinler diye yüzlerini kapatmışlardı. Zira başkanları, o scizlerden etkilenmemeleri yolunda kendilerini uyarmıştı. Yahut da bu Ayetlerden biri onlardan bir zümre, diğeri de öteki zümre hakkında olabilir. I İz. Nuh bir topluluk hakkında ümidini kaybedince diğerlerine yönelmiş, onların Nuh’a yönelik tavrı öncekilerden farklı olmuştur. Tıpkı peygamberimiz Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellemde olduğu gibi, öle yandan bu ayetin muhtevasında iki ihtimal söz konusudur: Birincisi, anlattığımız zahirî mânadır, bunun sebebi Hz. Nuh’u davetine olumlu cevap vermeleri konusunda ümitsizliğe düşürmektir. ikinci ihtimale göre bunun bir temsil konumunda bulunmasıdır. Bu takdirde onların davete uymama durumlarına, duymamak ve kabul etmemek için parmaklarını kulaklarına tıkayan ve elbiselerini başlarına bürüyen kimsenin hali örnek verilmiştir. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın şu beyanına benzemektedir: “Ama onlar bunu kulak ardı cttilcr”. Aslında onlar kulaklarının arkasına bir şey atmamışlar, fakat onu arkasına atan kimsenin yüz çevirdiği gibi yüz çevirmişlerdir. Nitekim “Ellerini ağızlarına götürdüler” meâlindeki İlâhî beyanda getirilen temsil de bunun gibidir, yani onlar, davet edildikleri dini kabul etmeye yanaşmadılar; tıpkı konuşmak istemeyen kişinin elini ağzına götürmesi gibi. En doğrusunu Allah bilir.
Ayak dirediler, yani bulundukları hal üzere devam ettiler ve küfürlerinde sabit kaldılar. Katâde ise aynı fiile şöyle bir mâna vermiştir: Peygamberleri reddetmek yahut da seslerini bastırmak için onların yüzlerine haykırdılar; şu âyet-i kerîmede olduğu gibi: “Okunurken gürültü yapın, belki bastırırsınız”. Kibirlendikçe kibirlendiler. Yani Allah’a itaat etmekte kibirlendiler ve O’nun peygamberinin çağrısına uymaktan kaçındılar.
Yorumu Yorumla
-
Deavtühüm (دَعَوْتُهُمْ)
İbn Fâris, d-a-v kökünün birini seslenerek kendine doğru çağırmak, yönlendirmek ve talep etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, davet eyleminin burada Nuh'un kavmini ilahi affa (mağfirete) ulaşmaları için isyandan vazgeçip tevhide yönelmeleri talebini ifade ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, davet kavramını Kuran'ın iletişim modeli bağlamında peygamberin insanları kurtuluşa çağıran aktif ve sürekli eylemi olarak değerlendirir; ancak bu ayette davetin, ilahi rahmete ulaştırması umulurken muhatapların fiziksel ve psikolojik olarak tamamen kapanmalarına yol açan ironik bir tetikleyici işlevi gördüğünü analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin peygamberin bıkıp usanmadan yürüttüğü tebliğ faaliyetini özetlediğini, çağrının ısrarı ile kavmin kaçışı arasındaki tezatın peygamberin haklılığını ortaya koyduğunu belirtir.
Tağfira (تَغْفِرَ)
İbn Fâris, ğ-f-r kökünün bir şeyi örtmek, gizlemek ve bir kılıfa sokarak korumak anlamına geldiğini, affetmenin de günahların üzerini örterek kişiyi ilahi cezadan koruması sebebiyle bu kökten türediğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, mağfiret kavramının Allah'ın kulunu azaptan muhafaza etmesi olduğunu, ayette Nuh'un ısrarlı davetinin nihai gayesinin toplumun bu ilahi korumaya ve bağışlanmaya ulaşması olduğunu açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin burada şartlı bir kurtuluş vaadini ifade ettiğini; şirkin bırakılıp çağrıya uyulması halinde tüm geçmiş günahların ilahi irade tarafından silineceğini ve toplumun ahlaki bir arınma yaşayacağını belirtir.
Cealû (جَعَلُوا)
İbn Fâris, c-a-l kökünün bir şeyi yapmak, oluşturmak veya bir nesneyi belirli bir yere koymak/yerleştirmek anlamları taşıdığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, fiilin Kuran'da yaratma, dönüştürme ve hükmetme gibi çok çeşitli anlamlarda kullanıldığını, ancak bu ayette bütünüyle fiziksel bir eylemi, yani hakkı duymamak için parmakları kulaklara tıkama ve mekanik olarak oraya yerleştirme işlevini anlattığını belirtir.
Esâbiahüm (أَصَابِعَهُمْ)
İbn Fâris, s-b-a kökünün parmaklar anlamına geldiğini ve bir şeye işaret etme veya bir şeyi kavrama işlevinden ötürü bu ismi aldığını kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin parmakların tamamı anlamına gelmesine rağmen, burada belagattaki mecaz-ı mürsel (parça-bütün ilişkisi) sanatının bulunduğunu; insanların anatomik olarak kulaklarına parmaklarının tamamını sokamayacaklarını, ancak duyma eylemini tamamen engellemek kastıyla parmak uçlarını şiddetle kulak deliklerine bastırdıklarını ifade etmek için bu abartılı formun kullanıldığını açıklar.
Âzânihim (آذَانِهِمْ)
İbn Fâris, e-z-n kökünün işitme organı olan kulak anlamına geldiğini, aynı zamanda işitmek, bilmek ve izin vermek kavramlarının da duyma yetisiyle doğrudan bağlantılı olmasından dolayı bu kökten türediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kulak (üzün) kelimesinin insanın dünyayı ve hakikati algılama vasıtası olduğunu, kulakların tıkanmasının ilahi mesajı duymaya karşı geliştirilen en ilkel ve fiziksel reddetme biçimi olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Kuran'da işitme (sem') eyleminin hakikati kabul etmenin ve imanın ilk varoluşsal şartı olduğunu, kulakların parmaklarla tıkanmasının ilahi iletişim kanalının muhatap tarafından kaba, bilinçli ve şiddetli bir eylemle bütünüyle kapatılmasını sembolize ettiğini analiz eder.
İstağşev (اسْتَغْشَوْا)
İbn Fâris, ğ-ş-y kökünün bir şeyi bütünüyle örtmek, bürümek ve üzerini tamamen kaplamak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, istiğşâ eyleminin kişinin kendi üzerine bir örtü çekmesi, bürünmesi ve saklanması olduğunu; ayette Nuh'un kavminin sadece işitmeyi engellemekle kalmayıp, onu görmemek ve onunla göz teması dahi kurmamak için elbiselerini başlarına çekerek kendilerini tamamen dış dünyaya ve hakikatin ışığına kapattıklarını ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu eylemin psikolojik bir kaçışın bedensel bir ritüele dönüşmüş hali olduğunu, kavmin peygamberin varlığına, sesine ve silüetine bile tahammül edemeyerek elbiselerinin ardına saklanma refleksini sosyolojik bir dışlama pratiği olarak ortaya koyduğunu belirtir.
Siyâbehüm (ثِيَابَهُمْ)
İbn Fâris, s-v-b kökünün asıl anlamının bir şeyin eski haline dönmesi veya bir duruma rücu etmesi olduğunu, bedeni örttüğü ve sürekli giyilip çıkarılarak bedene geri döndüğü (döngüsel olduğu) için elbiseye "sewb" denildiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, siyâb kelimesinin elbiseler ve örtüler anlamına geldiğini, ayette kavmin bu elbiseleri soğuktan korunma veya örtünme aracından ziyade, peygamberin mesajından kaçmak için bir yalıtım, tecrit ve karanlık yaratma malzemesi olarak kullandıklarını kaydeder.
Esarrû (أَصَرُّوا)
İbn Fâris, s-r-r kökünün bir şeyi sıkıca bağlamak, düğümlemek ve bir nesnenin veya durumun üzerinde sabit kalıp diretmek anlamlarına geldiğini, şiddetli esen ve dondurucu soğuk rüzgara da kesintisiz etkisinden dolayı "sarsar" denildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, isrâr kavramının günah üzerinde bilinçli olarak ısrar etmek, yapılan kötülükten dönmemek ve kalbin geri dönülemez bir inkar durumuna kilitlenmesi olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, israr eyleminin salt anlık bir inatlaşma olmadığını, şirk toplumunun kendi kurulu düzenlerini, çıkarlarını ve atalarından devraldıkları gelenekleri korumak adına tevhidi reddetmede gösterdikleri katı, dogmatik ve örgütlü direnç hali olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin muhatapların zihinsel ve psikolojik katılığını ifade ettiğini, kavmin hakikati araştırmaya tamamen kapalı, saplantılı bir taassup (isrâr) içine girdiklerini belirtir.
İstekberû (اسْتَكْبَرُوا)
İbn Fâris, k-b-r kökünün küçüklüğün ve zilletin zıttı olarak büyüklük, yücelik ve azamet anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, istikbâr eyleminin insanın kendisinde olmayan bir büyüklüğü vehmetmesi, gerçeği kabul etmeyi ve boyun eğmeyi kendi gururuna yedirememesi, hakka karşı haddini aşarak kibirlenmesi olduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, istikbâr kavramını Kuran'ın ahlaki lügatinde cahiliye zihniyetinin en belirleyici ve tehlikeli vasfı olarak tanımlar; insanın yaratıcısı karşısında kendi acziyetini unutarak mutlak güç iddia etmesini, ilahi mesaja teslim olmayı bir tür alçalma olarak görüp reddetmesini sembolize eden varoluşsal bir kibir hali olarak analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kibrin sadece ahlaki bir zaaf olmadığını, insanın gerçeği idrak etmesini engelleyen, vahye karşı örülmüş en aşılmaz epistemolojik duvar (istikbâr) olduğunu vurgular.
İstikbârâ (اسْتِكْبَارًا)
İbn Fâris, k-b-r kökünden türeyen bu masdar formunun, eylemin ne kadar köklü ve sarsılmaz olduğunu göstermek için kullanıldığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, fiilin hemen ardından gelen bu mutlak mef'ulün (istikbârâ), kavmin sergilediği kibrin sıradan, gelip geçici bir böbürlenme olmadığını; sınır tanımaz, kronikleşmiş ve eşi benzeri görülmemiş boyutta mutlak bir büyüklük hastalığı olduğunu dilsel olarak pekiştirmek amacıyla kullanıldığını açıklar.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla