اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَاتَّقُوهُ وَاَط۪يعُونِۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nuh Sûresi, 3. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: nuh suresi 3. ayet, bağışlanma, ertelenmeme, nuh 3, kulluk, itaat, mühlet, apaçık uyarıcı, nuh suresi, takva, allah, ibadet
-
"Allah'a kulluk edin; O'na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin."
Tevhit: Kâfirden İlk İstenen Şeyin Tevhit Olması
Allah’a kulluk edin; O’na karşı gelmekten sakının. Allah Teâlâ sanki şöyle buyuruyor: Onları Allah’tan başkasına ibadet etme konusunda uyar ve ibadete lâyık olana, yani Allah’a kulluk etmelerini kendilerine emret. Zira uyarmakla emrediş, onların bulundukları duruma yasak getirmeyi gerektirir ve onun aksini yapmaya davet eder ve onlara davet edildikleri o muhalif tavrı beyan eder. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Allah’a kulluk edin ve ona karşı gelmekten sakının”. Bazı âlimler “Allah’a kulluk edin” ifadesini, onun bir ve tek olduğuna iman edin diye açıklamıştır. “O’na karşı gelmekten sakının” cümlesini de “O’na mâsiyet işlemekten ve kendisine karşı gelmekten sakının” diye yorumlamışlardır. Bu yorum doğrudur. Çünkü Nuh (a.s.) kavmi, hem Allah’ı birlemeyi ve hem de mâsiyetleri terk etmeyi terk etmişlerdi. Dolayısıyla Nuh (a.s.) onlara hem terk etmiş oldukları şeyleri yapmalarını, hem de işlemekte oldukları mâsiyetlerden kaçınmalarını emretmiştir. O’nun ilk başta “Allah’a kulluk edin” ifadesiyle tevhit ve ibadetle başlaması mümkündür. Çünkü kâfirden ilk olarak istenen şey tevhit ve O’na ibadet etmektir. Kâfir bunları yerine getirince diğer mâsiyetlerden kaçınmaya davet edilir.
“Ona karşı gelmekten sakının” cümlesiyle şirkten sakınma anlamının kastedilmiş olması da mümkündür. Cenâb-ı Hak, “Allah’a kulluk edin” emriyle kulluğun Allah’a yapılması ve “Ona karşı gelmekten sakının” emriyle de Allah’tan başkasına ibadetten kaçınılmasını emretmiş olmaktadır. “Allah’a kulluk” ve “takvâ” kelimeleri, ayrı ayrı zikredildiği zaman her biri diğerinin mânasını ifade eder. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabb’inize kulluk edin ki sakınasınız”. Örnek âyette “kulluk edin” emrinden sonra “ki sakınasınız” buyurmuştur. Böylece bu âyet, kulluk etmenin takvâ, takvânın da kulluk olduğunu beyan etmiş olmaktadır. Zaten O’na kulluk etmeyen kimse sakınmış olmaz. Bir başka âyette ise meâlen şöyle buyrulmaktadır: “Kâfirler için hazırlanmış ateşten sakının!” Bu İlâhî beyan, onlara takvâyı emretmektedir ki kendilerini ateşe götürecek eylemlerden kaçınsınlar. Bir başka âyet ise meâlen şöyledir: “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun”. Bu âyette de koruma, sakınma anlamına gelen “vikâye” (وِقَايَة) kökünden türeyen “kû” (قُوا) fiiliyle emredilmiştir. Sonra da bu korumanın ve sakınmanın O’na ibadet ve kulluk olduğu beyan edilmiştir. Dolayısıyla her biri diğerini gerektirir. İman ve İslâm da böyledir: Her biri ayrı olarak belirtilince biri diğerinin mânasına gelir. Birlikte zikredildiği zaman ise her biri bir başka mânaya yorumlanır. Hasan-ı Basrî “O na karşı gelmekten sakının” meâlindeki İlâhî beyanı, “Allah’ın hakkını ifa edememekten korkun” şeklinde açıklamıştır. Onun verdiği mâna yapılan ve sakınılan her şeyi bir araya getirmiştir.
Taat ve Kulluk Kavramı
Aslında “taat” Allah’tan başkasına da olabilir, “ibadet” ise sadece Allah’a yapılır. Bunun içindir ki Allah Teâlâ kulluğu emrederken “ubudullâhe” (اعْبُدُوا اللَّهَ), yani “Allah’a kulluk edin” buyurarak kulluğu Allah’a nispet etmiş, taatı ise kendisine nispet ederek “bana itaat edin” buyurmuştur. Bu kullanışta, başkasına itaat etmenin Allah’a şirk koşmak anlamına gelmediğinin delili vardır. Aksine yüce Allah itaatte ortak koşmayı bizzat kendisi emrederek şöyle buyurmuştur: “Resûlullah’a itaat eden Allah’a itaat etmiş olur”. Buna karşılık kullukta Allah’a eş (adl/denk) tutanları “Onlar Rab’lerine başkalarını eş tutuyorlar” beyanıyla kınamıştır. İbadet âdeta ümit ve korku ile boyun eğmeyi ve yakarmayı gerektiriyor. Kendisinden ümit edilen ve gazabından korkulan sadece Allah Teâlâ’dır. Taat ise sadece verilen emir üzere hareket etmeyi gerektirir. Buna göre kâfirler “Sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”, “Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır” cümleleri ile ümidi ve korkuyu putlara yöneltince putlara tapanlar diye isimlendirilmiştir. Bir fiili korku ve ümitle yapan herkesin bu eylemi onun için ibadet olur.
Yorumu Yorumla
-
U'budû (اعْبُدُوا)
İbn Fâris, a-b-d kökünün boyun eğmek, zillet (alçakgönüllülük) göstermek ve yumuşamak anlamlarına geldiğini, ibadet kavramının da insanın Yaratıcı karşısında mutlak bir tevazu ve teslimiyet içine girmesi olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, ibadetin zilletin ve boyun eğmenin en ileri derecesi olduğunu; bu eylemin sadece şekilsel bir ritüelden ibaret olmadığını, insanın tüm varlığıyla Allah'a yönelip O'nun buyruklarına ram olması anlamına geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Kuran'ın dinî-ahlaki sisteminde bu kökü insanın Tanrı ile olan ontolojik ilişkisinin (Rabb-Kul) temel eylemsel boyutu olarak inceler; bu fiilin, kibir ve büyüklenmenin zıttı olarak, insanın kendi yaratılmışlık sınırlarını kabul edip Tanrı'nın mutlak otoritesine kayıtsız şartsız teslim olmasını ifade ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki emrin Nuh kavminin şirk ve putperestliğe dayalı yaşam tarzlarına karşı, tevhidi merkeze alan ve hayatın her alanında yalnızca Allah'ı yegane otorite kabul eden bir kulluk bilincine davet olduğunu açıklar.
Allah (اللَّهَ)
İbn Fâris, e-l-h kökünün ibadet etmek, yönelmek veya sığınmak anlamları taşıdığını, "ilah" kelimesinin ibadet edilen (mabud) varlık demek olduğunu, Allah isminin de bu kökten türeyerek ibadete layık tek mutlak varlığı nitelediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah isminin, bütün noksan sıfatlardan münezzeh ve tüm kemal sıfatlarını kendisinde toplayan Yüce Yaratıcı'nın özel ismi (alem) olduğunu; etimolojik olarak "ilah" kelimesine harf-i tarif (el) eklenmesiyle "el-ilah" formundan dönüştüğünü ve zamanla sadece O'na has kılındığını kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin kökeninin Aramice veya Süryanice "Alaha" kelimesiyle tarihi ve dilsel bir akrabalığı bulunduğunu, İslam öncesi Arap Yarımadası'nda da yüce tanrı figürü olarak bilindiğini, Kuran'ın bu ismi tevhid ekseninde yeniden inşa edip saf monoteist bir muhtevaya kavuşturduğunu öne sürer. Toshihiko Izutsu, Allah ismini Kuranik dünya görüşünün en üst ve merkezi kavramı olarak tanımlar; cahiliye dönemindeki panteonun tepesinde yer alan uzak bir yaratıcı fikrinin, Kuran vahyi ile birlikte hayata doğrudan müdahale eden, kullarından mutlak itaat bekleyen yegane, tek ve aktif İlah anlayışına dönüştürüldüğünü analiz eder.
İttekû (اتَّقُوهُ)
İbn Fâris, v-k-y kökünün bir şeyi kendisine zarar verecek veya eziyet edecek unsurlardan korumak, muhafaza etmek ve kalkan edinmek anlamlarına geldiğini, "takva" kavramının da kişinin kendisiyle ilahi azap arasına koruyucu bir set çekmesi eylemine dayandığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, takva kavramını nefsi günaha girmekten ve azaba sürükleyecek durumlardan korumak olarak tanımlar; ayetteki hitabın, Allah'ın emirlerine karşı gelmenin sonuçlarından içsel bir duyarlılıkla korkarak sakınma ve dini kurallara titizlikle riayet etme anlamına geldiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, takvayı Kuran'ın en temel ahlaki kavramlarından biri olarak ele alır; bunun basit bir korku (havf) olmadığını, inanan insanın Tanrı karşısındaki sorumluluk bilinci, O'nun hoşnutsuzluğunu kazanmaktan duyulan derin, ahlaki ve saygı temelli bir çekinme (korunma) hali olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı sadece pasif bir sakınma durumu olarak değil, insanın yaratıcısı ile arasındaki varoluşsal sınırı koruması, ahlaki bir teyakkuz halinde olması ve bilinçli bir oto-kontrol mekanizması geliştirerek hayatını bu eksende düzenlemesi olarak analiz eder.
Etî'û (أَطِيعُونِ)
İbn Fâris, t-v-a kökünün bir şeye uyum sağlamak, zorlama olmaksızın, gönüllü olarak ve isteyerek itaat etmek, boyun eğmek anlamına geldiğini; bu fiilin zorbalıkla boyun eğdirme (ikrah) kavramının tam zıddını ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, itaat kavramının emredilen şeye rıza ve samimiyetle muvafakat etmek olduğunu açıklar; Nuh'un bu talebinin şahsına değil, taşıdığı ilahi risalete ve getirdiği mesajın gereklerine gönülden teslim olmaya yönelik olduğunu, itaatin kulluğun eyleme dökülmüş pratik hali olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, itaati peygamberin otoritesi ile Tanrı'nın otoritesi arasındaki doğrudan bağlantı bağlamında inceler; peygambere itaatin, aslında mesajın kaynağı olan Tanrı'ya itaatin zorunlu bir göstergesi olarak konumlandırıldığını ve bu durumun inanç sistemindeki pratik teslimiyeti yansıttığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki itaat talebinin sadece soyut bir inanç bildirimi olmadığını, peygamberin toplumsal ve dini konulardaki rehberliğine bilfiil tabi olma zorunluluğunu ifade ettiğini; Allah'a kulluk iddiasının, elçinin gösterdiği pratik yaşam modeline tabi olunmadan tamamlanmayacağına işaret ettiğini kaydeder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla