اِنَّٓا اَرْسَلْنَا نُوحاً اِلٰى قَوْمِه۪ٓ اَنْ اَنْذِرْ قَوْمَكَ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nuh Sûresi, 1. Ayet
Daralt
X
-
"Biz Nuh'u, 'Kendilerine can yakıcı bir azap gelmeden önce halkını uyar' diyerek kavmine gönderdik."
Biz Nuh’u, “Kendilerine can yakıcı bir azap gelmeden önce halkını uyar” diyerek kavmine gönderdik. Nuh aleyhisselâm haberinin anlatılması Resûlullah’ın peygamberliğine işaret etmekte ve nübüvvetinin delili olmaktadır. Çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi bu durum, onun ve kavminin bilgisi dâhilinde değildi. Resûl-i Ekrem (a.s.) bu konuda bilgisi olan birinin yanma gidip gelmiş değildi ki ondan öğrenmiş olsun. Dolayısıyla anlaşılmış oldu ki o bu bilgiyi herhangi bir insandan değil Allah Teâladan almıştır. Bu gerçekte inkârcıları susturan kesin bir delil vardır. Âyette aynı zamanda Hz. Peygamber’e, Nuh’un (a.s.) kavminden gördüğü eziyetlerden söz edilmektedir, bunun da sebebi Resûlullah’a, kavminden gelen eziyetlere sabretmesini telkin etmektir, zira sûre Mekke’de inmiştir. Cenâb-ı Hak Nuh aleyhisselâma uyarmasını emretmiş ama bunun yanında müjdelemeden söz etmemiştir. Nitekim Hz. Nuh da “Ben size gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım” demiş ama “beşîr” (بَشِير), yani müjdeleyiciyim dememiştir, halbuki o, hem müjdeleyici hem de uyarıcıydı. Bununla birlikte Nuh’un uyarmayı belirtmekle yetinmiş olması da mümkündür, çünkü onun bu hatırlatmasında müjdelemek de vardır. Şöyleki: Onlar sapkınlıklarına ve Allah’tan başkasına ibadete devam edince azaba lâyık olmuşlardır. Bundan vazgeçince affa hak kazanırlar. Affı hak etmek ise müjdenin gerçekleşmesi anlamına gelir. İki şıktan birinin anılması, diğerini de gerektirdiği için bunlardan birini anmakla yetinmiştir. Allah Teâlâ’nın özellikle uyarıyı belirtmiş olması da mümkündür, çünkü onların durumları, uyarı durumuydu. Zira Nuh kavmi Allaha itaat etmekten yüz çevirmiş, O’ndan başkasına ibadete yönelmişlerdi. Dolayısıyla uyarıyı hak etmişler ve müjdelemeye lâyık olmamışlardı. Kendilerinin müjdelenmeye ehil olmaları bulundukları duruma son vermelerine bağlıydı. Buna göre “enzir kavmeke” (أَنْذِرْ قَوْمَكَ) yani halkını uyar hitabı bulundukları hal üzere devam ederlerse yerinde olur. Bu anlayış bize şunu gösterir: Bir kimse hidâyet dışı bir yol tuttuğu takdirde ona uygulanacak metot o yolun yanlış olduğunu göstermektir. Sonra tuttuğu yolun yanlış olduğu kendisince dc ortaya çıktığı zaman hidâyet yolunu tutması emredilir ve ona kanıtlar ve kesin deliller beyan edilir, tâ ki kendisine faydalı ve müessir olsun. Bulunduğu yolun yanlış olduğu kendisine anlatılmadan ona hak ehli mezhebinin delilleriyle mukabele edilmez. Çünkü bu, ona fayda vermez, hakkı benimsemeye ve ona sarılmaya davet etmez; sadece bulunduğu durumun çirkinliği ve inancının yanlışlığını gösterir. Bu durum kendisi nezdinde ortaya çıkınca hidâyet yolunu sormaya ihtiyaç duyar, tâ ki ona öğretilmek yoluyla vâkıf olsun.
Esasen dünya âhirete giden yoldur. Sapkınlık, bu yolu tutanı daimî azaba, hidâyet ise bu yolu seçeni daimî sevaba götürür. Uyarma, sapkınlık yolunu tutan kimsenin akıbetinin nasıl olacağını, müjdeleme ise hidâyet yoluna giren kimsenin akıbetinin nasıl olacağının açıklanmasıdır. İstersen şöyle de diyebilirsin: Uyarı, sonunda kişinin başına gelecek zorluğu beyan etmen, müjdeleme de sonunda ulaşacağı kolaylığı açıklamandır.
Nübüvvet: Peygamber Gelmeden Allah’a İnanmak Yükümlülüğü
Kendilerine can yakıcı bir azap gelmeden önce halkını uyar. Bu İlâhî beyan, bir uyarıcı gelmeden önce kesin iman delilinin insanları bağladığını göstermektedir. Zira bağlamamış olsaydı uyarıcı gelmeden önce kendilerine azap gelmesinden emin olurlardı ve uyarılmadan önce başlarına azap geleceği noktasında korkutulmazlardı. Uyarıcı gelmeden önce başlarına azap geleceği yolunda fiilen uyarıldıklarına göre, iman delilinin onları bağladığını ve kendilerine peygamber göndermese bile tevhidi terk etmeleri sebebiyle Cenâb-ı Hakk’ın onlara azap edeceğini gösterir. Buna göre “Biz bir resûl göndermedikçe azap da etmeyiz” meâlindeki İlâhî beyanın tevili, âhiret azabı değil dünyada köklerinin kazınması azabı şeklinde olur. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ersalnâ (أَرْسَلْنَا)
İbn Fâris, r-s-l kökünün bir şeyi yumuşaklıkla, peş peşe öne doğru yollamak ve serbest bırakmak anlamına geldiğini belirtir; elçiye bu eylemden dolayı gönderilmiş anlamında "resul" dendiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin kökünden gelen "irsâl" kavramını, bir kimseyi belirli bir hedefle ve mesajla yönlendirmek olarak açıklar ve buradaki gönderimin sıradan bir eylem değil, ilahi bir yetkilendirme olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, bu fiili Kuran'ın iletişim modeli bağlamında ele alır ve Tanrı'dan insana doğru gerçekleşen dikey vahiy iletişiminde, mesajın bir elçi vasıtasıyla aktarılmasını başlatan temel eylem olarak analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Nuh'un tarihsel misyonuna atıfla, ilahi iradenin toplumsal bozulmaya karşı bir müdahale olarak elçi görevlendirmesi (risâlet) olgusunu ifade ettiğini açıklar.
Nûh (نُوحًا)
Arthur Jeffery, kelimenin Süryanice veya İbranice kökenli olduğunu, İncil ve Tevrat geleneklerinde yer alan Noah isminin Arapçalaşmış formu olduğunu ve rahatlık, dinlenme gibi anlamlar taşıdığını öne sürer. El-Cevâlîkî, bu ismi Arap diline dışarıdan girmiş yabancı kökenli (muarreb) kelimeler listesinde konumlandırır. Celaleddin el-Suyuti de Kuran'daki yabancı kelimeler üzerine yaptığı çalışmalarda bu ismin Arapça dışı kökenli olduğu görüşünü paylaşır. İbn Fâris, bazı Arap filologların bu kelimeyi Arapça n-v-h (ağlamak, feryat etmek) köküyle ilişkilendirmeye çalışarak Nuh'un inkarcı kavmi için sürekli ağlamasına atıf yaptıklarını belirtmekle birlikte, etimolojik olarak kelimenin aslen Arapça olmayan özel bir isim (alem) olduğunu tasdik eder.
Kavm (قَوْمِهِ / قَوْمَكَ)
İbn Fâris, k-v-m kökünün ayağa kalkmak, dikilmek veya bir arada duran bir topluluk oluşturmak anlamına geldiğini; "kavm" kelimesinin özellikle ortak bir amaç etrafında birlikte hareket eden, işleri idare eden topluluklar için kullanıldığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "kavm" kavramının köken itibarıyla işleri yürüten erkekler topluluğuna işaret ettiğini, ancak Kuranik kullanımda ve toplumsal bağlamda kadınları da kapsayacak şekilde genişletilerek bir peygamberin muhatap kitlesinin tamamını ifade ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi İslam öncesi Arap kabile yapısı bağlamında inceler ve Kuran'ın bu terimi kan bağına dayalı kabile (kabile) anlayışından çıkararak, inanç ve ilahi mesaja muhatap olma temelinde evrenselleştirilmiş bir hedef topluluk anlamına dönüştürdüğünü analiz eder.
Enzir (أَنذِرْ)
İbn Fâris, n-z-r kökünün bir kimseyi yaklaşan bir tehlikeye veya sonuca karşı uyarmak, onu sakındırmak ve dikkatli olmaya sevk etmek kavramlarına dayandığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, inzâr eylemini sadece sıradan bir haber verme (ihbar) eyleminden ayırır; ona göre bu kelime, içinde korkutma ve ilahi cezaya karşı sakındırma barındıran spesifik bir uyarım sürecini ifade eder. Toshihiko Izutsu, inzâr kavramını Kuran'ın anlamsal dünyasında peygamberlik kurumunun en temel işlevi olarak tanımlar; bu kelimenin yaklaşmakta olan eskatolojik (ahiret ve ceza) felaketi haber veren merkezi bir uyarı mekanizması olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimeyi peygamberin tebliğ metodolojisinin bir parçası olarak değerlendirir ve insanın varoluşsal gidişatına yönelik ilahi bir ikazın deklare edilmesi şeklinde yorumlar.
Ye'tiyehum (يَأْتِيَهُمْ)
İbn Fâris, e-t-y kökünün bir şeye yaklaşmak, bir yere veya belirli bir duruma gelmek, varmak anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilden türeyen "ityân" kavramının sadece fiziksel bir gelme eylemini değil, aynı zamanda ilahi emrin, cezanın veya belirli bir zamanın (ecelin) vuku bulmasını, gerçekleşerek muhatapları kuşatmasını ifade ettiğini belirtir.
Azâb (عَذَابٌ)
İbn Fâris, a-z-b kökünün asıl anlamının engellemek, alıkoymak veya men etmek olduğunu; azabın bu kökten türemesinin sebebinin, cezalandırılan kişiyi suç işlemekten veya normal durumundan alıkoyması (engellemesi) olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi insanın normal yapısını bozan, onu hayatın tatlılığından ve rahatından mahrum bırakan şiddetli acı olarak tanımlar ve Arapçadaki "azb" (tatlı su) kelimesiyle ironik bir zıtlık ilişkisi kurarak, tatlılığın giderilmesi anlamını çıkarır. Arthur Jeffery, kelimenin Süryanicede acı çekmek ve cezalandırmak anlamlarına gelen köklerle akrabalığı olabileceğini ve dini terminolojiye bu yolla geçmiş olabileceğini tartışır. Toshihiko Izutsu, azap kavramını Kuran'ın ahlaki-eskatolojik sisteminin kilit bir terimi olarak görür; inzâr (uyarı) eyleminin dikkate alınmaması durumunda ortaya çıkan kaçınılmaz ontolojik ve ilahi tepki olarak konumlandırır.
Elîm (أَلِيمٌ)
İbn Fâris, e-l-m kökünün doğrudan doğruya acı çekmek, bedensel veya psikolojik olarak ıstırap duymak kavramlarına karşılık geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "elem" kelimesinin şiddetli acı anlamına geldiğini, bu ayette geçen "elîm" formunun ise mübalağa (yoğunluk) bildiren bir sıfat olduğunu, acının sürekli, delici ve insanın ruhuna kadar işleyen son derece yakıcı bir niteliğe sahip olduğunu vurguladığını açıklar.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla