لَنْ يَسْتَنْكِفَ الْمَس۪يحُ اَنْ يَكُونَ عَبْداً لِلّٰهِ وَلَا الْمَلٰٓئِكَةُ الْمُقَرَّبُونَۜ وَمَنْ يَسْتَنْكِفْ عَنْ عِبَادَتِه۪ وَيَسْتَكْبِرْ فَسَيَحْشُرُهُمْ اِلَيْهِ جَم۪يعاً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nisâ Sûresi, 172. Ayet
Daralt
X
-
Ne Mesih Allah'ın bir kulu olmaktan geri durur ne de yakın melekler. Büyüklenerek O'na kulluktan geri duranların hepsini Allah, yakında huzuruna toplayacaktır.
Melek mi, Yoksa İnsan mı Daha Faziletlidir? - Tafdil Meselesi
Ne Mesih Allah'ın bir kulu olmaktan geri durur ne de yakın melekler. Âlimler bu ayet hakkında çeşitli görüşler ileri sürmüştür. (Birincisi) Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Bu ayet, meleklerin insanlardan daha faziletli olduğunu göstermektedir, çünkü Yüce Allah Ne Mesih Allah'ın bir kulu olmaktan geri durur ne de yakın melekler diye buyurmuştur. Burada ikinci olarak zikredilen "yakın melekler" ilkini tekit etme konumundadır. Kural olarak bir hususu veya birşeyi pekiştirecek kısım mutlaka ötekinden daha üstün ve daha belirgin olur. Pekiştirme ve tekit bir şeyin dengi veya aşağısı konumunda olamaz. Nitekim şöyle denilir: Bu kütüğü taşımaya bir kişinin gücü yetmez, hatta on kişinin gücü bile yetmez; bu işi bir kişi değil, birçok kişi yapamaz, bu ifadeler tekit için söylenir. İşte ayet-i kerime de bunun gibidir, meleklerin zikredilişi, Mesih'ten sonra ve onu tekit etme amacıyla vuku bulmuştur. Tekit ve destek daima daha büyük konumda olanla yapılır, aşağıda olanla değil.
İkincisi, Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: " [Melekler] Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yerine getiren melekler vardır". "Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz Allah'ı tenzih ederler". Meleklerin insanlardan daha faziletli olduğunu düşünenler diyorlar ki Allah'a isyan eden ile hiç isyan etmeyen nasıl eşit olabilir? Bir an bile ibadete ara vermeyen ile Allah'ın yasaklarını çiğneyenle nasıl aynı olabilir?
Üçüncüsü, Cenab-ı Hak İblis'in hikayesini anlatırken onun, Adem ile Havva'ya (ikisine de selam olsun) şöyle dediğini de belirtir: "Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedi yaşayanlardan olursunuz diye yasakladı". Şayet meleklerin daha üstün bir fazileti ve insanlarda bulunmayan bir değeri olmasaydı, İblis melekleri zikrederek ve siz de melek olacaksınız diyerek Adem ile Havvayı aldatmaya kalkışmazdı, Adem ile Havva da bu sözlerle aldanmazlardı. Bu da meleklerin insanlardan daha üstün olduğunun delilidir.
Dördüncüsü, Allah'ın salat ve selamı hepsinin üzerine olsun peygamberler, biri için istiğfarda bulunduklarında önce kendileri için mağfiret diler, sonra diğer müminler için mağfiret talebinde bulunurlardı. Mesela Nûh aleyhisselam şöyle dua etmiştir: "Rabbim! Beni, annemi babamı bağışla!"; Hz. İbrahim de şöyle dua etmiştir: "Rabbimiz! Beni, anamı, babamı ve müminleri bağışla!" Cenab-ı Hak, Muhammed aleyhisselama istiğfar etmesini emrettiğinde şöyle buyurmuştur: "Kendi günahının bağışlanmasını iste"; Başka bir ayette de şöyle buyurmuştur: "Senin geçmiş gelecek bütün günahını Allah'ın bağışlaması için ... " Hz. Peygamber'e böyle emredilmesi ve diğer peygamberlerin de böyle yapmış olmaları, kendilerinin günah işlemiş olabilecekleri ihtimalinden dolayıdır. Buna mukabil melekler kendileri için mağfiret talebinde bulunmamış ama mümin insanlar için mağfiret dilemişlerdir. Nitekim bir ayet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: "Tövbe edenleri ve senin yolundan gidenleri bağışla, onları cehennem azabından koru!" İşte bu delillere dayanan bazı alimler, meleklerin insanlardan üstün olduğu görüşünü benimsemişlerdir.
Bazı İslam alimleri ise insanların meleklerden üstün olduğunu kabul etmiştir. Aslında her insanın her melekten üstün olduğu söylenemez, çünkü insanlardan fesat peşinde koşanlar ve her türlü günahı işleyenler vardır. Ancak fazilet ehli insanların ve bu yönleriyle tanınmış olanların, meleklerden üstün olduğunu söylemek mümkündür. Belirttiğimiz özellikteki insanların meleklerden üstün olduğunu söyleyenler, şu mealdeki ilahi beyanı delil gösterirler: Ne Mesih Allah'ın bir kulu olmaktan geri durur ne de yakın melekler. Şimdi, bu beyanda, bütün meleklerin bütün insanlardan üstün olduğuna yönelik bir delil bulunmamaktadır. Çünkü ayet-i kerimede Cenab-ı Hak mutlak olarak melekler değil, yakın (mukarreb) melekler buyuruyor. Burada belirttiği meleklerin insandan daha üstün olması mümkündür, bizim söylediğimiz ise cevherin cevhere (özün öze) üstünlüğüdür. Şu da var ki insanlar, Allah'a karşı gelmeye ve O'na asi olmaya çağıran şehvetlerle ve arzularla doludur; ayrıca beşer türüne karşı kendi cinsinden düşmanlar ve başına musallat edilen şeytanlar yaratılmış, onlarla da mücadele etmesi emredilmiştir, ama melekler için böyle bir şey sözkonusu değildir. Şu halde kendisini koruyup düşmanlara fırsat tanımayan, ayrıca bünyesine yerleştirilen ve kendisini Allah'a karşı gelmeye ve O'na isyana çağıran şehvetleri, arzuları ve ihtiyaçları da hükmü altına alan insan, böyle şeylerle uğraşması sözkonusu olmayan melekten daha üstündür. En doğrusunu Allah bilir ya, Adem ile Havvanın yaratılışları döneminde İblis'in kendilerine yasaklanmış ağaçtan yedirmesi için Allah bunu "melek olursunuz diye yasakladı" dediği bilinmektedir. Cenab-ı Hak da Adem ile Havvanın Şeytan'ın aldatmasına kandıklarını haber vermiştir. Şimdi, Allah Teala'nın Adem'i beşer türünden yaratması ve O'nun yeryüzünde halife olduğunu haber vermesi, kendisinin melek türünden olması için yasakladığı şeyi irtikap etmesi ihtimal dahilinde değildir. En doğrusunu Allah bilir ya, melekler -bilindiği üzere- Allah'a ibadet sevgisi üzerine yaratılmış, insanı Allah'a ibadet ve itaatten alıkoyan şehvetler ve ihtiyaçlar onların bünyelerine yerleştirilmemiştir. Bu sebeple Allah insan türünün de bu çerçevede melek tabiatına sahip olmasını dilemiştir, ta ki onlar gibi ibadette bulunsunlar. En doğrusunu Allah bilir. Aslında bu tür konularda konuşmak lüzumsuzdur, çünkü bu, Allah'a ait bir meseledir. Tercih etmek ve üstün kılmak, O'na ait bir şeydir.
Ne Mesih Allah'ın bir kulu olmaktan geri durur ne de yakın melekler. Şüphesiz en doğrusunu Allah bilir ya, ayetin tefsiri şöyle olmalıdır: Onlar Allah'a değil meleklere ve Mesih'e kulluk ediyorlardı, Cenab-ı Hak da "Sizin tapınış olduğunuz o yaratıklar bile bana kul olmaktan geri durmuyorlar da, siz nasıl geri durursunuz?" buyurmuştur.
Büyüklenerek O'na kulluktan geri duranların hepsini Allah, yakında huzuruna toplayacaktır. En doğrusunu Allah bilir ya, burada dolaylı bir ifade vardır: Büyüklenerek O'na kulluk etmekten geri duranların ve büyüklenmeyip O'na kulluktan geri durmayanların hepsini Allah Teala yakında huzuruna toplayacaktır.
Yorumu Yorumla
-
len yestenkife (لَنْ يَسْتَنْكِفَ)
İbn Fâris, n-k-f kökünün "burun kıvırmak, bir şeyi kendine layık görmeyip ondan yüz çevirmek, tiksinmek ve tenezzül etmemek" manalarına geldiğini belirtir. Başındaki mutlak olumsuzluk edatı (len) ile birleşerek, geçmişten geleceğe uzanan sarsılmaz bir reddedişi bildirir. Râgıb el-İsfahânî, "istinkâf" eyleminin; kişinin kendi içindeki kibrin eyleme dönüşerek, bir statüyü veya görevi varoluşsal olarak aşağılayıcı bulup ondan şiddetle geri durmasını tanımladığını açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu kavramlaştırmasını teolojik eksende inceler; Hristiyan teolojisinin İsa'yı içine yerleştirdiği o sahte tanrılık tahtının tam aksine, Kur'an'ın İsa'nın iç dünyasını deşifre ederek; onun Allah'a kul olmayı zerre kadar "aşağılayıcı bir durum/yük" olarak görmediğini (istinkâf etmediğini), dikey hiyerarşideki o mutlak teslimiyetine feci bir netlikle vurgu yaptığını detaylandırır.
el-mesîhu (الْمَسِيحُ)
İbn Fâris, m-s-h kökünün "el sürmek, sıvazlamak, arındırmak ve meshetmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice ve Süryanicedeki "Meşîhâ" (kutsal yağ ile meshedilmiş, seçilmiş elçi) kökünden Arapçaya süzüldüğünü tesciller. Gabriel Said Reynolds, "Mesih" unvanının bu ayetteki ontolojik konumunu Geç Antik Çağ teopolitiği bağlamında tahlil eder; Hristiyan dogmasının bu unvanı ilahlaştırmak (Tanrı'nın Oğlu) için bir zemin olarak kullandığı noktada, Kur'an'ın Mesih ismini zikrettikten hemen sonra onu mutlak bir "kulluk" (ubudiyyet) potasına sokmasının, o devasa Hristiyan/Bizans dogmasını içeriden çökerten ve İsa'yı asıl beşeri sınırlarına sabitleyen muazzam bir teolojik müdahale olduğunu vurgular.
en yekûne (أَنْ يَكُونَ)
İbn Fâris, k-v-n kökünün "var olmak, bir halde bulunmak, o statüye geçmek ve gerçekleşmek" manalarına geldiğini kaydeder.
abden (عَبْدًا)
İbn Fâris, a-b-d kökünün "boyun eğmek, itaat etmek, efendisine rıza göstermek, kölelik ve kulluk" anlamlarına geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, "ubudiyyet" (kulluk) kavramını Kur'an ontolojisinde inceler; yaratılmış bir varlığın (insanın veya meleğin) Mutlak Aşkınlık (Yaratıcı) karşısındaki tek meşru, en şerefli ve mutlak ontolojik statüsünün bu "kulluk/abd" makamı olduğunu aktarır. Angelika Neuwirth, bu statünün Hristiyanlıktaki karşılığını analiz eder; İznik Konsili'nden beri süregelen İsa'nın "Tanrı'nın Oğlu" (Filius Dei) statüsünün, bu ayette sarsılmaz bir hamleyle reddedilip bütünüyle "Tanrı'nın Kulu" (Servus Dei / abd) çizgisine çekildiğini, bu kavramsal yer değiştirmenin Geç Antik Çağ dinsel polemiklerine vurulan son ilahi mühür olduğunu detaylandırır.
lillâhi (لِلَّهِ)
İbadetin, boyun eğişin ve kulluğun mutlak menzili olan Yaratıcı'nın ismidir.
ve lel melâiketu (وَلَا الْمَلَائِكَةُ)
İbn Fâris, m-l-k (veya l-e-k) kökünün "elçilik yapmak, bir mesajı taşımak ve güç" anlamlarına geldiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Süryanice ve Aramicedeki "mal'ak" (haberci/elçi ruh) formundan Arapçaya süzüldüğünü tesciller. İsa'nın kulluğuna, evrenin o en saf ve dikey boyutlu ruhani varlıklarının (meleklerin) kulluğunu da atıf edatıyla (ve lâ) ekler.
el-mukarrebûne (الْمُقَرَّبُونَ)
İbn Fâris, k-r-b kökünün "uzaklığın zıddı olarak yakınlık, mekansal ve manevi olarak bitişik olma hali" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, meleklerin bir sıfatı olarak (mukarrebûn); ilahi huzurda en üst düzey hiyerarşik statüde bulunan, ontolojik mesafesi Allah'a en yakın olan o devasa melek kadrosunu tanımladığını açıklar. Putperest Arapların "Allah'ın kızları" veya bazı mitolojilerin "küçük tanrılar" olarak yücelttiği o arş meleklerinin bile, kulluk yapmaktan (abden) zerre kadar kibirlenmediklerini mühürler.
ve men (وَمَنْ)
Şart edatı olan "Kim, her kim ki" manasını taşır.
yestenkif (يَسْتَنْكِفْ)
Yine n-k-f kökünden gelen "kim burun kıvırır, kendini büyük görüp tenezzül etmezse" manasındaki fiildir.
an (عَنْ) ibâdetihî (عِبَادَتِهِ)
"O'na (Allah'a) kulluk yapmaktan." İtaatin menzilinden kopuşu niteler.
ve yestekbir (وَيَسْتَكْبِرْ)
İbn Fâris, k-b-r kökünün "büyüklük, ulu olmak ve kendini olduğundan devasa görmek" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, istif'âl babında kullanılan bu eylemin; sadece büyüklük taslamak olmadığını, insanın ontolojik haddini bütünüyle aşarak doğrudan doğruya Allah'a ait olan "Kibriyâ" (mutlak büyüklük) sıfatını kendi fani üzerine giymeye kalkışması şeklindeki o feci patolojiyi tanımladığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette "istinkâf" (burun kıvırma) ile "istikbar" (kibirlenme) kelimelerinin yan yana gelişindeki psikolojik ve teolojik sarsıcılığı analiz eder; kulluğu reddetmenin salt pasif bir inançsızlık olmadığını, bizzat Yaratıcı'nın mutlak otoritesine karşı başlatılan aktif, hadsiz, şımarık ve şeytani bir "varoluşsal kafa tutma" olduğunu detaylandırır.
fe seyahşuruhum (فَسَيَحْشُرُهُمْ)
İbn Fâris, h-ş-r kökünün "dağınık olan şeyleri zorla ve baskıyla bir araya toplamak, kuşatmak ve belli bir menzile sevk etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin (haşr), sıradan bir toplanma olmadığını; bireysel iradenin, kibrin ve dünyevi gücün tamamen sıfırlanarak ilahi otoritenin o ezici cebriyle mahşer meydanına sürüklenme halini nitelediğini aktarır.
ileyhi (إِلَيْهِ)
"Kendisine doğru / Doğrudan ilahi huzura."
cemîan (جَمِيعًا)
İbn Fâris, c-m-a kökünün "parçaların birleşmesi, dağılmışın toplanması, istisnasız ve mutlak bütünlük" manalarına geldiğini belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin kapanışındaki bu "hepsini toptan" (cemîan) vurgusunun eskatolojik azametini ve edebi gücünü inceler; dünyadayken kendilerini ilahlaştıranların (sahte mesihler, firavunlar), melekleri veya insanları tanrı edinenlerin ve onlara kulluk yapmaktan kibirlenenlerin; o kozmik mahşer gününde (haşr) sahip oldukları bütün o dünyevi hiyerarşi, ayrıcalık veya dogmatik dokunulmazlıkları paramparça edilerek; tıpkı sıradan, çaresiz ve aciz varlıklar sürüsü (cemîan) olarak ilahi huzurda eşitlenip yargılanacağının o sarsıcı estetiğini ve mutlak adaletini detaylandırır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla