Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nisâ Sûresi, 167. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nisâ Sûresi, 167. Ayet

    اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ قَدْ ضَلُّوا ضَلَالاً بَع۪يداً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnne-lleżîne keferû vesaddû ‘an sebîli(A)llâhi kad dallû dalâlen ba’îdâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İnkâr eden ve Allah yolundan alıkoyanlar şüphesiz doğru yoldan çok uzaklaşmışlardır.

      İnkâr edenler. Yani Allah'ın ayetlerini inkâr edenler. İnsanları Allah yolundan alıkoyanlar şüphesiz doğru yoldan çok uzaklaşmışlardır. Yani doğru yoldan çok uzak kalıp, şaşkın şaşkın dolaşmaktadır. Doğru yoldan çok uzaklaşmışlardır mealindeki beyan; kurtuluş imkanı olmayan bir helake uğramışlardır anlamına da gelebilir. Bu konuyu daha önce çeşitli yerlerde açıklamıştık.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        inne (إِنَّ)

        İbn Fâris, cümleyi pekiştiren, şüpheyi ortadan kaldıran ve ardından gelecek olan ilahi hükmün şaşmazlığını, mutlak gerçekliğini bildiren kesinlik/tekit edatı olduğunu belirtir.

        ellezîne (الَّذِينَ)

        "O kimseler ki" manasında, inkâr ve engelleme suçunu işleyen o spesifik zümreye işaret eden ilgi zamiridir.

        keferû (كَفَرُوا)

        İbn Fâris, k-f-r kökünün "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek, nimeti inkar etmek ve nankörlük" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sıradan bir bilmeme durumunu (cehaleti) değil, hakikati apaçık gördüğü halde kibir, inat veya dünyevi menfaat uğruna o gerçeğin üzerini kasten "örten/reddeden" aklın aktif ve yıkıcı eylemini tanımlar. Toshihiko Izutsu, küfür kavramını Kur'an teolojisinde inceler; bunun ilahi otoriteye karşı başlatılan bilinçli bir ontolojik başkaldırı, dikey iletişimi koparma ve vahyin bağlayıcılığını şiddetle reddetme eylemi olduğunu detaylandırır.

        ve saddû (وَصَدُّوا)

        İbn Fâris, s-d-d kökünün "birinin karşısına dikilmek, onu vazgeçirmek, engellemek, yüz çevirmek ve barikat kurmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sadd" eyleminin sadece kişinin bizzat kendisinin hakikatten yüz çevirmesi olmadığını; dışarıdan o hakikate yönelen diğer insanları da aktif, fiziksel veya psikolojik bir zorbalıkla (propagandayla) "alıkoymasını ve engellemesini" nitelediğini aktarır. Patricia Crone, Geç Antik Çağ bağlamında bu eylemi analiz eder; inkarcıların ellerindeki gücü kullanarak yeni inanca karşı bir "aktif teopolitik barikat" (sadd) kurmalarının ve insanların o hakikate ulaşmasına set çekmelerinin mutlak bir tarihsel/sosyolojik ihanet olduğunu detaylandırır.

        an (عَنْ)

        Uzaklaşmayı, kopuşu ve ayrılmayı bildiren, "den/dan" manasındaki edattır.

        sebîli (سَبِيلِ)

        İbn Fâris, s-b-l kökünün "uzayıp giden yol, ayak basılan açık rota, geçit ve nizam" manalarına geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, "Allah'ın yolu" (sebîlillâh) kavramını inceler; kâfirlerin engellediği (sadd) şeyin yeryüzündeki sıradan fiziksel bir hareket alanı olmadığını; insanın fıtratına, özgürlüğüne ve varoluşsal rotasına kurulan o mutlak ve evrensel "ilahi iletişim/kurtuluş otobanını" tıkamaya cüret ettiklerini vurgular.

        allâhi (اللَّهِ)

        O yolun (sebîlin) kurucusu ve rotanın mutlak menzili olan Yaratıcı'nın özel ismidir.

        kad (قَدْ)

        Eylemin kesinliğini, gerçekleşmiş olduğunu ve hükmün sarsılmazlığını bildiren "muhakkak ki, gerçekten de" manasındaki edattır.

        dallû (ضَلُّوا)

        İbn Fâris, d-l-l kökünün "doğru istikametten sapmak, hedeften bütünüyle uzaklaşmak, kaybolmak ve yitip gitmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kasti bir şekilde ilahi rotayı (sebîl) terk edip, hakikatin tam zıddı olan karanlık arazilere, anlamsızlığa ve varoluşsal bir çöküşe sürüklenmeyi tanımlar.

        dalâlen (ضَلَالًا)

        Aynı kökten (d-l-l) gelen masdar (mef'ul-u mutlak) olup, bir önceki fiili (dallû) en üst düzeyde pekiştirmek için kullanılmıştır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu gramatik pekiştirmeyi (dallû dalâlen) ontolojik bir felaket olarak tahlil eder; failin sadece sıradan bir şekilde yolunu kaybetmesi değil, bizzat "kayboluşun ta kendisine" dönüşmesi, aklın ve fıtratın mutlak bir yozlaşma ve çürüme sarmalına kilitlenmesi olduğunu detaylandırır.

        baîdâ (بَعِيدًا)

        İbn Fâris, b-a-d kökünün "yakınlığın zıddı olarak uzaklık, derinlik ve aradaki devasa mesafe" manalarına geldiğini belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin sonundaki "uzak bir sapıklık" (dalâlen baîdâ) sıfatının psikolojik ve edebi dehşetini inceler; hakikati hem inkar eden hem de başkalarını engelleyen o feci aklın; o kadar derin, karanlık ve "uzak" bir sapkınlık çukuruna savrulduğunu ki, artık ilahi rotaya (sebîle) geri dönmelerinin, tövbe etmelerinin veya o merkezî hakikatin sesini tekrar duymalarının ontolojik olarak bütünüyle imkansızlaştığını, aradaki varoluşsal kordonun ebediyen koptuğunu sarsıcı bir estetikle vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X