Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nisâ Sûresi, 164. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nisâ Sûresi, 164. Ayet

    وَرُسُلاً قَدْ قَصَصْنَاهُمْ عَلَيْكَ مِنْ قَبْلُ وَرُسُلاً لَمْ نَقْصُصْهُمْ عَلَيْكَۜ وَكَلَّمَ اللّٰهُ مُوسٰى تَكْل۪يماًۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve rusulen kad kasasnâhum ‘aleyke min kablu ve rusulen lem naksushum ‘aleyk(e)(t) ve kellema(A)llâhu mûsâ teklîmâ(n)(c)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Bir kısım peygamberleri sana daha önce anlattık, bir kısmını ise sana anlatmadık. Ve Allah, Musa ile gerçekten konuştu.

      Bir kısım peygamberleri sana daha önce anlattık, bir kısmını ise sana anlatmadık. Bazı rivayetlerde belirtildiğine göre Yahudiler şöyle demişlerdi: Nasıl oluyor da zikredilen peygamberler arasında Musanın ismi geçmiyor? Bunun üzerine Cenab-ı Hak, Bir kısım peygamberleri sana daha önce anlattık, diye başlayan ayeti indirmiştir. Burada işaret edilen peygamberler, Mekke'de nazil olan En'am suresinde ve diğer yerlerdeki ayetlerde zikredilmektedir. Bunun Medeni sure olduğu da söylenmiştir. Sonra, Bir kısmını ise sana anlatmadık, mealindeki ilahi beyanda çeşitli deliller bulunmaktadır. Birincisi, bütün peygamberlere iman ettikten sonra onları tek tek ve sırasıyla bilmek imanın şartından değildir; çünkü Cenab-ı Hak peygamberlerin bazılarını anlatmadığını haber vermektedir. Şayet onların hepsini bilmek imanın şartı olsaydı, Allah Teala mutlaka hepsini anlatıp bir kısmını terketmesi ihtimali bulunmazdı. Bu durum, onları tek tek bilmenin imanın şartı olmadığına delildir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, iman bilmek değil, tasdiktir. Zira insan bütün peygamberleri bilmekle değil, onlara toptan inanmak ve tasdik etmekle sorumlu tutulmuştur.

      Allah Teıila'nın Hz. Musa İle Konuşması

      Ve Allah, Musa ile gerçekten konuştu. Bu ilahi beyan hakkında farklı görüşler mevcuttur. Bazıları şöyle demişler: Allah Teala kelamı ve sesi yarattı, sonra bunları Musa'nın kulağına duyurdu. Diğerleri şöyle demiş: Allah Musa için bir kitap yazdı ve o kitap sayesinde onunla konuştu, işte Ve Allah, Musa ile gerçekten konuştu mealindeki cümlenin manası budur, yoksa Musa vasıtasıyla kendi sözlü ile konuşmuş değildir. Aslında biz konuşmanın nasıl cereyan ettiğini bilmiyoruz; sadece O'nun bulunmayan bir sesi ihdas ettiğini ve onu Musa aleyhisselama -nasıl dilemiş, ne dilemiş ve neden dilemişse- öylece işittirdiğini bilmekteyiz. Çünkü Cenab-ı Hakk'ın ezeli olmakla nitelendirilen kelam sıfatı, harfler, heceler ve seslerle nitelendirilemez; ayrıca yaratıkların kelamının nitelendiği niteliklerle de asla nitelendirilemez. "Bu, Allah'ın sözüdür" ifadesi ancak insanların ifade tarzına uygunluk ve mecaz olarak kullanılır, tıpkı Cenab-ı Hakk'ın şu beyanında olduğu gibi: "Allah'ın sözünü duymasına fırsat vermek için". O'nun, ezeli olmakla nitelenen Allah'ın kelamını işitmesi mümkün değildir. Ama insanların ifade tarzına uygun olsun diye ve mecazi olarak böyle denir. Ve Allah, Musa ile gerçekten konuştu. En doğrusunu Allah bilir ya, bu ona mahsus bir şeydir anlamına gelir. Çünkü Allah'ın gönderdiği her peygamberin başkasında bulunmayan, sadece kendisine has bir özelliği vardır. İşte bu da Musa aleyhisselamın hususiyetidir, zira Cenab-ı Hak orada hiçbir vasıta ve elçi olmaksızın kendisiyle konuşmuştur, diğer peygamberlere ise gönderdiği vahiylerle veya elçiler vasıtasıyla konuşmuştur. En doğrusunu Allah bilir.

      Ve Allah, Musa ile gerçekten konuştu. Burada kullanılan mastar kipi (tektim), sözün hakikatine işaret etmektedir. Çünkü mastarlar dilde, kullanıldığı şeyin hakikatini tekit eder. Musa aleyhisselamın "Kelimullah" diye ismine ek yapılması ve halkın dilinde dolaşan "Allah Musa ile konuştu" sözü de bunu teyit etmektedir. İşte bu şunu göstermektedir ki Musanın diğer peygamberlerin hiçbirinde bulunmayan özelliği, Allah'ın kendisiyle konuşmuş olmasıdır. Buna mukabil vahiy alması ve kendisine kitap verilmesi konusunda ise diğer peygamberlerle aynı durumdadır. Allah Teala onu Musa'ya ait bir özellik diye nitelendirdiği için bu yönüyle diğer peygamberlerden ayrılmaktadır. Her ne kadar bir peygamberin hususiyeti, hazan bütün peygamberlerin ortak olduğu bir anlama çekilmesi mümkün olsa da, yukarıda belirtildiği üzere yine de birçok peygamberin faziletini gösteren isimleri veya sıfatları vardır. İşte Allah'ın Musa aleyhisselamla konuşması da bu manadadır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ve rusulen (وَرُسُلًا)

        İbn Fâris, r-s-l kökünün "peş peşe gelmek, yumuşaklık ve bir mesajla gönderilen elçi" manalarına geldiğini belirtir. Başındaki atıf (ve) edatıyla birlikte, bir önceki ayette (Nisa 163) sayılan o devasa peygamberler silsilesine "yeni ve başka elçileri" de ekleyerek o ilahi kordonu genişletir.

        kad (قَدْ)

        Eylemin kesinliğini, gerçekleşmiş olduğunu ve tekitini (pekiştirmesini) bildiren "muhakkak ki, gerçekten de" manasındaki edattır.

        kasasnâhum (قَصَصْنَاهُمْ)

        İbn Fâris, k-s-s kökünün "bir şeyin izini sürmek, adım adım ardınca gitmek, kesmek ve hikaye etmek" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kıssa" kavramının, sıradan ve mitolojik bir hikaye anlatmak (ustûre) olmadığını; geçmişteki bir olayın ayak izlerini milimi milimine takip ederek, ondan mutlak bir ahlaki ders/ibret çıkarmak amacıyla o hakikati yeniden ve sarsıcı bir dille kurgulamak olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "kıssa anlatma" (kasasnâ) mantığını analiz eder; amacın tarihsel bir kronoloji veya arkeolojik bir rapor sunmak değil, bütünüyle eskatolojik ve teolojik bir uyarı mekanizması inşa etmek olduğunu; o elçilerin hayatlarının, doğrudan doğruya muhatabın (Hz. Muhammed'in ve müminlerin) direncini artırmak için "izlerinin sürüldüğünü" detaylandırır.

        aleyke (عَلَيْكَ)

        "Senin üzerine / Doğrudan sana" manasındaki yönelme edatı ve muhatap zamiridir.

        min kablu (مِنْ قَبْلُ)

        İbn Fâris, k-b-l kökünün "sonranın zıddı olarak önce, henüz vakit varken ve yüzleşme" manasına geldiğini kaydeder. O kıssaların zamanlamasını ("daha önceden") işaretler.

        ve rusulen (وَرُسُلًا)

        "Ve yine (başka) elçiler..." manasında kelimenin tekrarıdır. Ayetin kurgusundaki o ikinci ve devasa kategoriyi (bilinmeyen elçileri) başlatır.

        lem naksushum (لَمْ نَقْصُصْهُمْ)

        İbn Fâris, k-s-s kökünden gelen "onların izini sürmedik / anlatmadık" manasındaki eylemin, başındaki mutlak olumsuzluk edatı (lem) ile bütünüyle reddedilmiş (anlatılmamış) halidir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, Kur'an'ın bu "hikayelerini sana anlatmadığımız nice elçiler de var" beyanını İslam'ın evrensel teolojisi bağlamında tahlil eder; vahyin ve peygamberlik kurumunun sadece o bölgeyle (Ortadoğu/Semitik havza) veya Kur'an'da ismi geçen yirmi beş kişiyle sınırlı olmadığını, Allah'ın tarih boyunca yeryüzünün her köşesine, her kültüre sayısız ve isimsiz elçiler gönderdiğini; bu ifadenin ilahi adaletin ve uyarının o mutlak "küresel/evrensel" boyutunu mühürlediğini sarsıcı bir rasyonaliteyle vurgular.

        aleyke (عَلَيْكَ)

        "Sana."

        ve kellemallâhu (وَكَلَّمَ اللَّهُ)

        İbn Fâris, k-l-m kökünün "bir şeyi yaralamak, derin bir etki bırakmak, kelime ve doğrudan söz söylemek" anlamlarına geldiğini belirtir. Faili olan Yaratıcı'nın ismiyle (Allâh) birleşerek, eylemin mutlak merkezini oluşturur. Râgıb el-İsfahânî, "kelam" eyleminin; muhatabın zihninde veya ruhunda sarsılmaz bir iz bırakan, anlamlı ve etkileşimli sözlü iletişim olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah'ın beşerle "konuşması" (kelâm) eylemini teolojik ve ontolojik bir gerilim ekseninde inceler; Mutlak Aşkınlık ve Sınırsızlık sahibi olan Yaratıcı'nın, beşeri ontolojinin dar sınırlarını delerek, arada hiçbir vasıta (Cebrail vb.) veya rüya olmaksızın, doğrudan ve işitilebilir bir ses/söz frekansıyla kuluna hitap etmesinin o esrarengiz, dehşetengiz ve ayrıcalıklı iletişim modelini (dikey diyalog) tanımlar.

        mûsâ (مُوسَىٰ)

        Arthur Jeffery, bu özel ismin İbranice "Moşeh" ve etimolojik olarak Eski Mısır dilindeki "msy" (doğmak/çocuk) kökünden Kur'an lügatine süzüldüğünü, İsrailoğullarının peygamberini nitelediğini tesciller.

        teklîmâ (تَكْلِيمًا)

        İbn Fâris, k-l-m kökünden türeyen ve tef'il babında gelen masdardır (mef'ul-u mutlak). Fiilin (kelleme) hemen ardından gelerek anlamı en üst düzeyde pekiştirir, zerre kadar mecaz ihtimali bırakmaz. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin sonundaki bu "konuştukça konuştu / gerçek ve aracısız bir konuşmayla konuştu" (kellemallâhu mûsâ teklîmâ) vurgusunu analiz eder; Arapça dilbilgisinde bu pekiştirmenin (tekit), Musa'nın yaşadığı o tecrübenin rüyevî bir hal, içsel bir ilham veya metaforik/sembolik bir fısıltı olmadığını; bilakis bizzat ilahi otoritenin, kendi zatına yaraşır ancak Musa'nın fizyolojik idrakini sarsacak derecede somut, doğrudan ve tartışmaya kapalı bir "gerçek diyalog" (kelâm) kurduğunu mutlak bir kesinlikle (teklîmâ) mühürlediğini detaylandırır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X