Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nisâ Sûresi, 153. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nisâ Sûresi, 153. Ayet

    يَسْـَٔلُكَ اَهْلُ الْكِتَابِ اَنْ تُنَزِّلَ عَلَيْهِمْ كِتَاباً مِنَ السَّمَٓاءِ فَقَدْ سَاَلُوا مُوسٰٓى اَكْبَرَ مِنْ ذٰلِكَ فَقَالُٓوا اَرِنَا اللّٰهَ جَهْرَةً فَاَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ بِظُلْمِهِمْۚ ثُمَّ اتَّخَذُوا الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ فَعَفَوْنَا عَنْ ذٰلِكَۚ وَاٰتَيْنَا مُوسٰى سُلْطَاناً مُب۪يناً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yes-eluke ehlu-lkitâbi en tunezzile ‘aleyhim kitâben mine-ssemâ-/(i)(c) fekad seelû mûsâ ekbera min żâlike fekâlû erina(A)llâhe cehraten feaḣażet-humu-ssâ’ikatu bizulmihim(c) śümme-tteḣażû-l’icle min ba’di mâ câet-humu-lbeyyinâtu fe’afevnâ ‘an żâlik(e)(c) veâteynâ mûsâ sultânen mubînâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ehl-i Kitap senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. Onlar bundan daha büyüğünü Musa'dan istemişler, 'Bize Allah'ı apaçık göster' demişlerdi de bu haksız davranışları yüzünden onları hemen yıldırım çarpmıştı. Bilahare kendilerine açık deliller geldikten sonra buzağıyı (tanrı) edindiler; biz bunu da affettik. Ve Musa'ya apaçık bir delil verdik.

      Ehl-i Kitap senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. Bu ayet-i kerime hakkında yapılan iki yorumdan birinde şöyle denilmiştir: Onlardan her biri, Muhammed aleyhisselamın herkese bir kitap getirmesini istiyordu. Bu, Cenab-ı Hakk'ın şu beyanlarına benzemektedir: "Onlardan her biri, kendisine, açılmış sahifeler (ilahi vahiy) verilmesini istiyor. Hayır!"; "Bize okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece göğe çıktığına da asla inanmayacağız". Denilmiştir ki onlar bir defada indirilen Tevrat gibi bir kitap istiyorlardı, "Kur'an ona bütünüyle bir defada indirilseydi ya!" mealindeki ayette ifade buyurulduğu üzere; nasıl ki Tevrat Hz. Musaya parçalar halinde değil, bir defada indirilmişse. Cenab-ı Hak şöyle haber vermiştir: Onlar bundan daha büyüğünü Mûsa'dan istemişler, 'Bize Allah'ı apaçık göster' demişlerdi. Onlar Musadan istediklerinin benzerini Muhammed aleyhisselamdan da istemişlerdi. "Bize melekler gönderilmesi veya Rabbimizi görmemiz gerekmez miydi?" demişlerdi. Allah Teala onların üzüntü verici taleplerine karşı peygamberini teselli ediyor ve ona sabır emrediyor. En doğrusunu Allah bilir ya, sanki şöyle buyuruyor: Onlar Musa'dan peygamberliğine delil olacak mucizeler istemişlerdi, o da mucizeleri göstermişti, ama yine inanmadılar. Onların isteklerinin doğru yolu bulmak amacı taşımadığını, inada dayalı istekler olduğunu haber vermektedir. Çünkü onların istekleri doğru yolu bulmak amacı taşısaydı, arzuları yerine getirildiğinde kabul etmeleri gerekirdi. Bu haksız davranışları yüzünden onları hemen yıldırım çarpmıştı mealindeki ayette ifade edildiği üzere azap kendilerini yakalayıvermişti, zaten o Ehl-i Kitap, öğrenmek amacıyla değil, inat olsun diye isteklerde bulunuyorlardı. Ayet-i kerime, kendisine soru yöneltilen kişinin, soran adamın arzu ve iradesine uymak zorunda olmadığına da işaret etmektedir, onun yapması gereken şey kendisince uygun olan delili getirmesidir. Bu ilahi beyanda, aynı zamanda Mecusiler'in Ehl-i Kitap'tan olmadığını da göstermektedir, çünkü Cenab-ı Hak, Ehl-i Kitap senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar, diye buyurunca, buradaki Ehl-i Kitap lafzı ile Mecusiler'in kastedildiği kimsenin aklına gelmemiştir. En doğrusunu Allah bilir. Böylece Mecusiler'in de Ehl-i Kitap olduğunu iddia edenlerin görüşleri gerçek olmaktan çıkmıştır. En doğrusunu Allah bilir.

      Bu haksız davranışları yüzünden onları hemen yıldırım çarpmıştı. Buradaki "sa'ika" kelimesi, içinde mahvolmanın da yer aldığı azap demektir, bunu daha önce açıklamıştık. Ehl-i Kitab'ı azabın yakalaması, peygamberliğinin mucizelerini kendilerine gösterdikten sonra da Musa aleyhisselamı inkâr etmeleri sebebiyle olmuştur, yoksa Allah'ı görmek istemeleri yüzünden değildir; çünkü sadece görmek istediklerinden dolayı azap onları yakalamış olsaydı, buna bizzat Hz. Musa öncelikle maruz kalırdı, zira o, "Rabbim, bana zatını göster, sana bakayım" demişti. İşte bu, onların inatla karşı çıkmaları ve Allah'ın Resulü olduğuna dair mucizelerden sonra da inkara devam etmeleri sebebiyle azaba uğradıklarını gösterir. Nitekim Cenab-ı Hak, Bilahare kendilerine açık deliller geldikten sonra buzağıyı (tanrı) edindiler, buyurmaktadır. Allah Teala burada, onların peygamberleri yalanlamakta ne kadar inatçı ve isyankar olduklarını, nasıl akılsızca direndiklerini Hz. Peygamber'e haber vermektedir; bunu da kavminin eziyetlerine sabretmesi ve ilk yalanlanan peygamberin kendisi olmadığını bilmesi için yapmaktadır.

      Biz Musa'ya apaçık bir delil verdik. Şöyle denilmiştir: Apaçık delil muhtemelen Hz. Musanın göstermiş olduğu, inatçılık yapmayan ve büyüklenmeyen her akıl sahibinin semavi olduğunu anlayacağı mucizelerdir, bunlarda yed-i beyza, asa, denizin yarılması ve benzerleri gibi insanlar arasında görülmesi mutad olan şeylerden farklıydı.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        yes'eluke (يَسْأَلُكَ)

        İbn Fâris, s-e-l kökünün "istemek, soru sormak, talep etmek ve dilenmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Burada Ehl-i Kitab'ın peygamberden inatçı ve meydan okuyan bir tavırla mucize "talep etmesini" niteler.

        ehlu (أَهْلُ)

        İbn Fâris, e-h-l kökünün "bir kişiye en yakın olanlar, aile, yandaş ve bir şeye liyakat/mensubiyet" manalarına geldiğini belirtir.

        el-kitâbi (الْكِتَابِ)

        İbn Fâris, k-t-b kökünün "yazmak, harfleri birbirine bağlamak ve ilahi hüküm" manalarına geldiğini belirtir. Gabriel Said Reynolds, "Ehl-i Kitap" tamlamasını Kur'an'ın polemik dili ekseninde inceler; bu ifadenin muhataplara (Yahudi ve Hristiyanlara) geçmiş vahiyle olan o organik bağlarını hatırlattığını, ancak aynı zamanda o vahyin şımarıklığıyla Hz. Muhammed'e karşı küstahça bir ön şart (gökten kitap indirme şartı) koştuklarını deşifre ettiğini detaylandırır.

        en tunezzile (أَنْ تُنَزِّلَ)

        İbn Fâris, n-z-l kökünün "yukarıdan aşağıya inmek ve bir yere konaklamak" manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, tef'il babında (tenzîl) kullanılan bu fiilin, Ehl-i Kitab'ın peygamberden gökten bir kerede toptan ve bizzat gözleriyle görecekleri somut bir metin/fiziksel kitap indirmesini (kibirli bir şart olarak) istediklerini tanımladığını açıklar.

        aleyhim (عَلَيْهِمْ)

        "Onların üzerine/kendilerine" manasındaki edat ve zamir birleşimidir. İndirilecek kitabın doğrudan kendi tekel ve tasdiklerine sunulmasını talep eden o bencil inatlarını vurgular.

        kitâben (كِتَابًا)

        Somut bir "yazılı metin/kitap" manasındadır.

        mines semâi (مِنَ السَّمَاءِ)

        İbn Fâris, s-m-v kökünün "yüksek olmak, yukarıda bulunmak ve yücelik/tavan" anlamlarına geldiğini belirtir. Angelika Neuwirth, gökyüzünden somut bir kitap inmesi (mines semâi) beklentisini Geç Antik Çağ'ın o apokaliptik ve fiziksel mucize takıntısı bağlamında tahlil eder; Ehl-i Kitab'ın Kur'an'ın o soyut, ahlaki ve kalbî vahiy modelini reddederek, eski mitolojik hikayelerdeki gibi elleriyle tutabilecekleri fiziksel bir "gökyüzü nesnesi" beklediklerini aktarır.

        fekad (فَقَدْ)

        "Nitekim, muhakkak ki" manasında geçmişteki feci bir eyleme atıf yapan ve kesinlik bildiren edat birleşimidir.

        seelû (سَأَلُوا)

        Yine s-e-l kökünden "istemişlerdi/talep etmişlerdi" manasındaki çoğul eylemdir.

        mûsâ (مُوسَىٰ)

        Arthur Jeffery, bu ismin İbranice "Moşeh" ve köken olarak Eski Mısır dilindeki "msy" (doğmak/çocuk) kökünden geldiğini, Kur'an'da İsrailoğullarının peygamberini nitelediğini tesciller.

        ekbera (أَكْبَرَ)

        İbn Fâris, k-b-r kökünün "büyüklük, yaşlılık ve hacim" manalarına geldiğini belirtir. İsm-i tafdil formunda "daha büyüğünü, daha ağırını ve daha cüretkarını" manasına gelir.

        min zâlike (مِنْ ذَٰلِكَ)

        "Bundan (gökten kitap indirme talebinden)" manasına gelir. Geçmişteki teolojik kibrin şimdiki kibirden bile çok daha hadsiz olduğunu mühürler.

        fe kâlû (فَقَالُوا)

        İbn Fâris, k-v-l kökünün "söz söylemek, beyan etmek ve iddia" manalarına geldiğini belirtir.

        erinâ (أَرِنَا)

        İbn Fâris, r-e-y kökünün "görmek, bakmak ve idrak etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Emir formunda "Bize göster" manasındadır. Toshihiko Izutsu, "erinâ" (bize göster) talebini teolojik bir epistemoloji krizinin dışavurumu olarak analiz eder; görünmeyene (gayba) iman etmek yerine, Yaratıcı'yı sıradan bir tabiat nesnesi gibi optik/fiziksel yollarla gözlemleme çabasının, aslında imanı sıfırlayan feci bir ontolojik hadsizlik ve "maddecilik" aklı olduğunu detaylandırır.

        allâhe (اللَّهَ)

        Musa'dan fiziksel olarak kendilerine gösterilmesini talep ettikleri Mutlak Aşkınlık sahibi Yaratıcı'nın özel ismidir.

        cehraten (جَهْرَةً)

        İbn Fâris, c-h-r kökünün "gizliliğin zıddı olarak bir şeyin açığa çıkması, apaçık, fütursuzca ve gözle görülür hale gelmesi" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zerre kadar perde, şüphe veya soyutluk kalmadan, bizzat çıplak gözle (optik olarak) ve aleni bir şekilde "görme" talebini tanımlar.

        fe ehazethumu (فَأَخَذَتْهُمُ)

        İbn Fâris, e-h-z kökünün "bir şeyi sıkıca kavramak, elde tutmak, yakalamak ve ansızın kıskıvrak ele geçirmek" manalarına geldiğini belirtir. İlahi cezanın onları kaçmaya fırsat vermeden ansızın sarıp yakalamasını niteler.

        es-sâikatu (الصَّاعِقَةُ)

        İbn Fâris, s-a-k kökünün "insanı bayıltan, aklını başından alan veya öldüren şiddetli ses, ateş ve yıldırım" anlamlarına geldiğini belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "yıldırımın onları çarpması/yakalaması" olayının edebi ve psikolojik sarsıcılığını inceler; Allah'ı çıplak gözle "görmek" isteyen o kibirli ve küstah bedenlerin, Allah'ın zatına değil, sadece O'nun tabiat nizamındaki fiziksel gücünün en şiddetli tezahürüne (yıldırıma/sâikaya) bile saniyeler içinde dayanamayarak un ufak oluşunu betimleyen muazzam bir ilahi ironi olduğunu sarsıcı bir estetikle vurgular.

        bi zulmihim (بِظُلْمِهِمْ)

        İbn Fâris, z-l-m kökünün "bir şeyi asıl bulunması gereken yerden başka yere koymak, hakkı eksiltmek ve karanlık" manalarına geldiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, o yıldırımın kör, nedensiz bir tabiat olayından ziyade; bizzat onların Allah'tan hadsizce fiziksel görüntü (cehraten) istemelerindeki o devasa "teolojik zulmün/kibrin" mutlak karşılığı (bedeli) olarak çarptığını detaylandırır.

        summe (ثُمَّ)

        O feci olaydan sonra gelen zaman aralığını bildiren "sonra" manasındaki edattır. İhanetin ve sapkınlığın hız kesmediğini gösterir.

        ittehazû (اتَّخَذُوا)

        Yine e-h-z kökünden türeyen, "edindiler, benimsediler, kasten sahiplendiler" manasına gelen ifti'al formudur.

        el-icle (الْعِجْلَ)

        İbn Fâris, a-c-l kökünün "acele etmek, yavaşlığın zıddı ve sığır yavrusu (buzağı)" manalarına geldiğini belirtir. Patricia Crone, Kur'an'daki "buzağıyı (ilah) edinme" anlatısını Geç Antik Çağ ortadoğusu ekseninde inceler; bu olayın basit, tesadüfi bir puta tapma vakası değil, Mısır'daki Apis boğası kültünün İsrailoğullarının zihnindeki o derin travmatik tortusunun, kriz anında (Musa Sina'da iken) anında yüzeye çıkarak kendi uydurdukları o feci pagan "kurtarıcı" arayışına dönüştüğünü teyit eder.

        min ba'di (مِنْ بَعْدِ)

        İbn Fâris, b-a-d kökünün "öncenin zıddı olarak sonra, ardı sıra" manasına geldiğini kaydeder.

        mâ câethumu (مَا جَاءَتْهُمُ)

        İbn Fâris, c-y-e kökünün "gelmek, varmak ve ortaya çıkmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        el-beyyinâtu (الْبَيِّنَاتُ)

        İbn Fâris, b-y-n kökünün "açıklık, iki şeyin arasının ayrılması, örtünün kalkması ve netlik" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zerre kadar şüphe bırakmayan, aklı aydınlatan o mutlak "apaçık mucizeler, deliller ve vahiyleri" tanımlar. Buzağıya tapmanın bilgisizlikten değil, o devasa ilahi işaretleri (denizin yarılması vb.) bizzat gördükten "sonra" (min ba'di) işlenen kasıtlı bir nankörlük olduğunu mühürler.

        fe afevnâ (فَعَفَوْنَا)

        İbn Fâris, a-f-v kökünün "bir şeyin izini silmek, rüzgarın çöldeki ayak izlerini yok etmesi ve bağışlamak" anlamlarına geldiğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, onca küstahlığa ve puta tapma eylemine (şirke) rağmen Kur'an'ın "Biz onu da affettik/sildik" (afevnâ) beyanını teolojik bağlamda inceler; Allah'ın bu feci günahı/isyanı bile tövbe neticesinde varoluşsal kayıtlardan silebildiğini, bu devasa bağışlayıcılığın aslında Peygamber'den (Hz. Muhammed'den) inatla mucize isteyen Ehl-i Kitab'a karşı "tarihsel bir utanç/ibret aynası" olarak sunulduğunu detaylandırır.

        an zâlike (عَنْ ذَٰلِكَ)

        "Ondan (o buzağıya tapma ve küstahlık suçundan)" manasına gelen uzaklık edatı ve işaret zamiridir.

        ve âteynâ (وَآتَيْنَا)

        İbn Fâris, e-t-y kökünün "gelmek ve bir şeyi birine bilfiil ulaştırmak, lütfetmek, vermek" anlamlarına geldiğini belirtir.

        mûsâ (مُوسَىٰ)

        İsrailoğullarının peygamberi Hz. Musa.

        sultânen (سُلْطَانًا)

        İbn Fâris, s-l-t kökünün "kahretmek, güç yetirmek, musallat olmak, keskin delil ve mutlak otorite" anlamlarına geldiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Süryanice ve Aramicedeki "şultânâ" (iktidar gücü, yetki, bağlayıcı yasa) kökünden geldiğini tesciller.

        mubînâ (مُبِينًا)

        İbn Fâris, b-y-n kökünden gelen ism-i faildir. Râgıb el-İsfahânî, "apaçık, itiraza mahal bırakmayan, şüpheleri ezip geçen" mutlak belirginliği tanımladığını belirtir. İkisinin birleşimiyle "sultânen mubînâ" (apaçık, sarsılmaz bir kanıt/otorite); Musa'ya verilen Tevrat'ı, asasını ve o tartışmasız ilahi desteği niteleyerek ayeti mühürler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X