لَا يُحِبُّ اللّٰهُ الْجَهْرَ بِالسُّٓوءِ مِنَ الْقَوْلِ اِلَّا مَنْ ظُلِمَۜ وَكَانَ اللّٰهُ سَم۪يعاً عَل۪يماً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nisâ Sûresi, 148. Ayet
Daralt
X
-
Allah kötü sözün açığa vurulmasını sevmez; ancak haksızlığa uğrayan başka. Allah her şeyi işitmekte ve bilmektedir.
Allah kötü sözün açığa vurulmasını sevmez; ancak haksızlığa uğrayan başka. Bu ilahi beyanın tefsiri ve tilavetinde farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Allah kötü bedduanın açığa vurulmasını sevmez, ancak haksızlığa uğrayan müstesna. Çünkü haksızlığa uğrayan kişinin beddua etmesinde bir sakınca yoktur. Başkaları da şöyle demiştir: Kötü sözü açığa vurmak, mealindeki beyan ile kötü konuşup sövme kastedilmiştir, Allah kimsenin böyle bir sözü kullanmasını sevmediğini haber vermiş, sonra haksızlığa uğrayanı, yani tecavüze uğrayanı bundan istisna etmiştir, dolayısıyla o da aynı şekilde karşılık verecek olsa vebali yoktur. İbn Abbas da benzer şekilde şöyle demiştir: Kötü sözü açığa vurmak mealindeki beyan ile kişinin yüzüne karşı bir müslümana sövmesi kastedilmiştir, ancak o da aynı şekilde karşılık verebilir. Cenab-ı Hakk'ın haksızlığa uğrayan müstesna mealindeki beyanı da bunu ifade eder, fakat affederse daha faziletli bir şey yapmış olur. Bazıları "zulime" kelimesini "zaleme" diye okumuşlardır. Buna göre ayetin şu anlama gelmesi muhtemeldir: Haksızlık yapan müstesna, çünkü onun hakkı olmasa da kötü sözü açığa vurması sözkonusudur. Bunun örneği şu ayet-i kerimede görülmektedir: "Haksızlığa saplanmış olanlar dışında, insanların aleyhinize kullanacakları bir delil bulunmasın". Çünkü onların sizin aleyhinize kullanacakları bir delilleri olmasa da, yine aleyhinize delil gösterirler, aynı şekilde haksızlık yapan kişi de kötü sözü açığa vurmaya hakkı olmasa bile bunu yapıyor. En doğrusunu Allah bilir. Sözkonusu kelimeyi "zulime" diye okuyan kimseye gelince, bunun manası -en doğrusunu Allah bilir ya- yukarıda söylediğimiz gibi, hiç kimsenin kötü sözü açığa vurması mubah değildir, ancak haksızlığa uğrayan kimse müstesnadır, böylesinin kendisine haksızlık yapan kişiye beddua etmesi ve hakkını almaya çalışması mubahtır, demektir. İkincisi, başka birine hakaret konusunda söylenen şeydir, bu asla mubah değildir, dolayısıyla ona aynı sözlerle karşılık vermesine ve kendisinden intikam almaya çalışmasına izin verilmez.
Şöyle de denilmiştir: Bu ayet Hz. Ebu Bekir radiyallahu anlı hakkında nazil olmuştur; Mekke'de bir adam ona hakaret etmiş, o da Allah'ın dilediği kadar susmuş, sonra karşılık vermiş, bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.) kalkıp gitmişti. Hasan-ı Basri'nin rivayetine göre Resıllullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Birbirine hakaret eden iki kişiden ikincisi haddi aşmadığı müddetçe vebali ilk başlayanındır". Yine o, şöyle demiştir: "Dikkat edin! Sakın kimseye hakaret etmeyin! Mutlaka böyle bir şey yapacaksanız ve kişi muhatabının huyunu alamamışsa, o zaman 'sen korkaksın, sen cimrisin' desin!" Bu istisnanın aslı şudur: Kişilerden ilki, her ne kadar istisna edilen şey nevinden değilse de, bu onun yaptığının cezasıdır, bir şeyin cezası da, aynı isimle anılır; nitekim Cenab-ı Hak da "Bir kötülüğün karşılığı ona denk başka bir kötülüktür" mealindeki ayette kötülüğün cezasına da kötülük demektedir. Bir saldırının cezasına da saldırı ismini vermiştir. Her ne kadar bu ayetlerde sözü edilenlerin ikincileri kötülük ve saldırı sayılmazsa da, Cenab-ı Hak bu ismi kullanmaktadır. Buna göre haksızlığa uğrayan müstesna mealindeki cümle, her ne kadar yapılanlar aynı şey değilse de, yapılan haksızlığın ve saldırının cezası olduğu için istisna kullanılmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Şöyle de denilmiştir: Bu ayet misafirlik hakkında gelmiştir, kişi birinin evine gider, ama o, kendisini misafir etmez, ona iyi davranmaz, bu sebeple misafire, diliyle ondan hakkını almasına ruhsat verilmiştir. Müfessirlerin çoğu bu görüşü benimsemişse de uzak bir ihtimale benzer. Allah kötü sözün açığa vurulmasını sevmez; ancak haksızlığa uğrayan başka mealindeki ayette, bir halde mahzurlu olmayan bir şeyin başka bir halde sakıncalı olacağına dair herhangi bir delil yoktur. Çünkü Allah Teala ayette kötü sözü açıklamayı yasaklamaktadır; sonra bu ifade, o kötü sözü açıklamanın yasak edildiği halin dışındaki bir durumda yasak olmadığına herhangi işaret yoktur. Allah her şeyi işitmekte, yani sizin açıkladığınız kötü sözü işitmekte ve her şeyi bilmektedir.
Yorumu Yorumla
-
lâ yuhibbu (لَا يُحِبُّ)
İbn Fâris, h-b-b kökünün "sevmek, bir şeye meyletmek, irade etmek ve kalbin bir şeye bağlanması" manalarına geldiğini belirtir. Başındaki (lâ) olumsuzluk edatıyla birlikte kesin bir teolojik reddi bildirir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin Allah'a nispet edilerek "sevmez" şeklinde kullanılmasının, sıradan bir duygusal hoşnutsuzluk olmadığını; o eylemin ilahi nizamda ontolojik olarak son derece "çirkin görüldüğünü, bütünüyle yasaklandığını ve failinin mutlak surette ilahi rahmetten/lütuftan mahrum bırakılacağını" (rıza gösterilmeyeceğini) tanımladığını açıklar.
allâhu (اللَّهُ)
Neyi sevip neyi sevmediğini, hukukun ve ahlakın sınırlarını mutlak iradesiyle belirleyen Yaratıcı'nın özel ismidir.
el-cehre (الْجَهْرَ)
İbn Fâris, c-h-r kökünün "gizliliğin zıddı olarak bir şeyin açığa çıkması, görünür olması, sesin yükseltilmesi ve fütursuzca ilan edilmesi" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın iç dünyasında tutması gereken bir duyguyu, sözü veya sırrı, herkesin duyacağı ve göreceği şekilde yüksek sesle, pervasızca ve aleni bir biçimde (cehren) kamusal alana taşıması/ifşa etmesi eylemini tanımlar.
bis sûi (بِالسُّوءِ)
İbn Fâris, s-v-e kökünün "kötülük, çirkinlik, insanın fıtratını rahatsız eden ve ona elem veren feci durum" manalarına geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, "sû'" kavramını İslam ahlak felsefesi bağlamında inceler; bu kelimenin sadece fiziki bir zararı değil, insanın haysiyetini yaralayan, toplumun manevi dokusunu zehirleyen küfür, hakaret, beddua ve iftira gibi her türlü "yıkıcı/negatif eylemi" nitelediğini detaylandırır.
minel kavli (مِنَ الْقَوْلِ)
İbn Fâris, k-v-l kökünün "ağızdan çıkan söz, ifade, hitap ve beyan" anlamlarına geldiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "Kötü sözün açıkça ve yüksek sesle söylenmesini (el-cehre bis sûi minel kavli) Allah sevmez" şeklindeki bu ilahi manifestoyu din sosyolojisi ekseninde analiz eder; Kur'an'ın bu yasakla bütünüyle "kamusal ahlakı ve toplumsal psikolojiyi" korumayı hedeflediğini; kötülüğün, küfrün veya çirkin sözün aleni bir şekilde yayılmasının (normalleşmesinin) bizzat kötülüğün kendisinden çok daha feci bir sosyolojik yıkım olduğunu, bu yüzden kötülüğün "reklamının/ifşasının" ilahi otorite tarafından şiddetle men edildiğini vurgular.
illâ (إِلَّا)
Mutlak bir yasağa, sarsılmaz bir hukuki istisna ve meşru bir "çıkış/delinme" kapısı aralayan istisna edatıdır.
men (مَنْ)
"Her kim, kim ki" manasında, o istisnai hakkın kime tanındığını belirten ism-i mevsuldür.
zulime (ظُلِمَ)
İbn Fâris, z-l-m kökünün "bir şeyi asıl bulunması gereken yerden başka yere koymak, hakkı eksiltmek, haddi aşmak, haksızlık ve karanlık" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin meçhul (edilgen) yapıda kullanılmasının hukuki ağırlığını açıklar; failin kim olduğuna bakılmaksızın, bir otorite veya şahıs tarafından temel hakları gasp edilmiş, haysiyeti çiğnenmiş ve karanlıkta bırakılmış o "mutlak mağduru/mazlumu" tanımlar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin bu "zulme uğrayanlar hariç" (illâ men zulime) istisnasını devasa bir fıkhi devrim olarak tahlil eder; İslam'ın kamusal alanda "kötü sözü, bağırmayı ve bedduayı" kesin olarak yasaklamasına rağmen, mağdurun (mazlumun) hakkını ararken zalime karşı bağırıp çağırmasını, onu toplum önünde ifşa etmesini ve ona beddua etmesini "meşru ve ontolojik bir hak" olarak tanıdığını; adaletin tesisinin, soyut ahlak kurallarından (kibarlıktan) çok daha üstün ve dikey bir teolojik öncelik olduğunu sarsıcı bir rasyonaliteyle detaylandırır.
ve kâne (وَكَانَ)
İbn Fâris, k-v-n kökünün "var olmak, bir halde bulunmak" manasına geldiğini kaydeder. Allah'ın sıfatlarıyla birlikte kullanıldığında bu durumun anlık bir refleks değil, ebedi, kesintisiz ve şaşmaz bir ilahi kanun (sünnetullah) olduğunu bildirir.
allâhu (اللَّهُ)
Yaratıcı'nın özel ismidir.
semîan (سَمِيعًا)
İbn Fâris, s-m-a kökünün "işitmek, sesi algılamak ve idrak etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın sıfatı olarak (Semî'); mazlumun o can havliyle attığı çığlığı, zalime karşı ettiği o yüksek sesli bedduayı ve hakkını ararken söylediği o sert sözleri mutlak surette "işiten, kayıt altına alan ve ona muhatap olan" ilahi makamı tanımlar.
alîmâ (عَلِيمًا)
İbn Fâris, a-l-m kökünün "bir şeyin hakikatini idrak etmek, eşyayı diğerinden ayıran kesin iz ve bilmek" anlamlarına geldiğini açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin kapanışındaki bu "Semî' ve Alîm" (mutlak işiten ve bilen) sıfatlarının psikolojik zarafetini ve teolojik dehşetini analiz eder; insanın dışarıdan bakıldığında mazlumun o isyanını ve kötü sözünü ayıplayabileceğini, ancak içyüzü okuyan ve "bilen" (Alîm) otoritenin; o bedduanın arkasındaki feci acıyı, çaresizliği ve mağdurun iç dünyasındaki o devasa yıkımı kusursuzca bildiği için ona bu hakkı (istisnayı) tanıdığını; aynı zamanda zalimin o kapalı kapılar ardında işlediği ve kimsenin duymadığı o "sessiz zulmü" de mutlak surette bildiği için, bu sıfatların mazluma sarsılmaz bir terapi/teselli, zalime ise nefes kesen bir yargısal tehdit olarak mühürlendiğini vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla