Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nisâ Sûresi, 140. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nisâ Sûresi, 140. Ayet

    وَقَدْ نَزَّلَ عَلَيْكُمْ فِي الْكِتَابِ اَنْ اِذَا سَمِعْتُمْ اٰيَاتِ اللّٰهِ يُكْفَرُ بِهَا وَيُسْتَهْزَاُ بِهَا فَلَا تَقْعُدُوا مَعَهُمْ حَتّٰى يَخُوضُوا ف۪ي حَد۪يثٍ غَيْرِه۪ۘ اِنَّكُمْ اِذاً مِثْلُهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ جَامِـعُ الْمُنَافِق۪ينَ وَالْكَافِر۪ينَ ف۪ي جَهَنَّمَ جَم۪يعاًۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vekad nezzele ‘aleykum fî-lkitâbi en iżâ semi’tum âyâti(A)llâhi yukferu bihâ veyustehzeu bihâ felâ tak’udû me’ahum hattâ yeḣûdû fî hadîśin ġayrih(i)(c) innekum iżen miśluhum(k) inna(A)llâhe câmi’u-lmunâfikîne velkâfirîne fî cehenneme cemî’â(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      O size kitapta şunu indirmiştir: Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini yahut onların alaya alındığını işittiğiniz zaman, onlar başka bir söze geçmedikçe kendileriyle beraber oturmayın; aksi takdirde şüphesiz siz de onlar gibi olursunuz. Allah elbette münafıkların ve kâfirlerin tamamını cehennemde bir araya getirecektir.

      Kötülerle Mücadele

      O size kitapta şunu indirmiştir: Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini yahut onların alaya alındığını işittiğiniz zaman... Bazı âlimler şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak, O size kitapta şunu indirmiştir meâlindeki beyan ile En'âm sûresinde zikrettiği şu beyanlar aynı şeydir: "Âyetlerimiz hakkında ileri geri konuşmaya dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze geçinceye kadar kendilerinden uzak dur". Sonra Allah Tâlâ şöyle buyurmuştur: "Takvâ sahiplerine, onların hesabından bir sorumluluk yoktur". Azîz ve celîl olan Allah kâfirlerin Kur'ân'a ve Allah'ın âyetlerine dil uzatmaya başladıklarında müminlere onlarla oturmayı yasaklamakta, fakat onlarla oturdukları takdirde müminlere onların hesabından herhangi bir sorumluluğun gelmediğini de haber vermektedir. Sonra Onlar başka bir söze geçmedikçe kendileriyle beraber oturmayın, siz de onlar gibi olursunuz meâlindeki âyette, onlarla oturmayı kesin olarak yasaklamakta ve oturmaya devam ederlerse onlar gibi olacaklarını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, burada neshin varlığı sözkonusudur ve bu âyet, öncekini neshetmektedir. "Takva sahiplerine onların hesabından bir sorumluluk yoktur" meâlindeki âyetin müşriklere yönelik olması da muhtemeldir, bu durumda müminlerin günaha girmiş olmaları ve ceza görmeleri sözkonusu olmaz, çünkü müminler müşriklerin Allah'ın âyetleriyle alay etmesine ve Kur'ân'a dil uzatmasına engel olabilecek güçte değildiler, fakat onlar münafıkların bu davranışlarına engel olacak güçtedir. Bu sebeple güçleri yettiği halde engel olmadıkları için cezada onlarla aynı konuma düşmüştür. Allah Teâlâ onların bu sorumluluğunu, güçleri yetmemesi durumunda kaldırmıştır. Tefsirini yapmakta olduğumuz bu âyetten şöyle bir hüküm çıkarmak da mümkündür: Gayri meşrû bir durumla karşılaşan bir müslüman o kötülüğü yapanları vazgeçirmeye güç yetirdiği halde engel olamazsa neticede onlarla aynı akıbete uğrar. Bir de, sözkonusu ilâhî beyanda, değiştirmeye gücü yetmeyen ve fakat onlardan ayrılmayıp birlikte oturup kalkmaya devam edenin de onlarla aynı akıbete uğrayacağına işaret vardır. Şu halde bir kötülükle karşı karşıya gelen kişiye düşen görev, şayet onu değiştirmeye güç yetiriyorsa değiştirmesi, yani onu hoş görmeyip engellemesi, değilse onlardan ayrılmasıdır. Aksi takdirde onlarla aynı akıbete uğramasından korkulur. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah elbette münafıkların ve kâfirlerin tamamını cehennemde bir araya getirecektir. Çünkü onlar görünürde müminlerle beraber olduklarını ifade etmelerine rağmen, gizlilik içinde ve hakikatte kâfirlerle birlikte oluyordu. Bu da, nihaî akıbetler konusunda geçerli olan ölçünün, insanın açıktan sergilediği tavrı değil, gizleyip yaptıkları olduğunun delildir. Münafıklar dış görünüşü açısından bütün hükümlerde müminlerle beraberdi; evlenmelerde, bütün akitlerde ve dilleriyle mümin olduklarını ortaya koymakta. Ne var ki onlar gönüllerinde dış dünyada gösterdiklerinin aksini içlerinde gizlemişlerdi, işte bu, kendilerine bir fayda sağlamamıştır. Bu gerçek şunu göstermiştir ki sonuç itibarıyla hakikatler gizli ve saklı tutulan şeylerdir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ve kad (وَقَدْ)

        İbn Fâris, geçmiş zamanda gerçekleşen bir eylemin doğruluğunu, kesinliğini ve şüphe götürmez bağlayıcılığını bildiren tahkik ve pekiştirme edatı olduğunu belirtir.

        nezzele (نَزَّلَ)

        İbn Fâris, n-z-l kökünün "yukarıdan aşağıya inmek, bir yere konaklamak" manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, tef'il babında (tenzîl) kullanılan bu fiilin, vahyin bir kerede toptan değil; toplumsal olaylara, krizlere ve ihtiyaçlara paralel olarak parça parça, kademeli ve sürece yayılarak "indirilişini" tanımladığını açıklar.

        aleykum (عَلَيْكُمْ)

        "Sizin üzerinize" manasına gelen edat ve zamir birleşimidir. İnen vahyin muhataplara yüklediği o ağır ve kaçınılmaz ontolojik/hukuki sorumluluğu niteler.

        fîl kitâbi (فِي الْكِتَابِ)

        İbn Fâris, k-t-b kökünün "yazmak, harfleri birbirine bağlamak ve ilahi hüküm" manalarına geldiğini belirtir. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın "Kitap'ta size indirmişti" diyerek daha önce vahyedilmiş olan ayetlere (Mekke dönemindeki En'am Suresi 68. ayete) yaptığı bu "metinlerarası atfı" (self-referentiality) inceler; Kur'an'ın kendi kendisinin farkında olan, geçmiş hükümlerini hatırlatan, referans gösteren ve kendi içinde muazzam bir hukuki/teolojik bütünlük arz eden bağlayıcı bir anayasa olarak işlediğini teyit eder.

        en (أَنْ)

        Kendinden sonraki cümleyi mastar (isim)laştıran ve "Şu gerçeği ki..." manasıyla konuyu netleştiren bağlaçtır.

        izâ (إِذَا)

        Zaman ve şart bildiren "olduğu zaman, -dığında" manasındaki edattır.

        semi'tum (سَمِعْتُمْ)

        İbn Fâris, s-m-a kökünün "işitmek, sesi algılamak ve idrak etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sıradan, istemsiz bir kulak misafirliği olmaktan ziyade; o meclisteki inkar atmosferinin ve alaycı niyetin bilincine varma, onu idrak etme eylemini tanımlar.

        âyâti (آيَاتِ) allâhi (اللَّهِ)

        İbn Fâris, e-y-y kökünün "işaret, alamet, mucize ve ibret" manalarına geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an teolojisinde "âyât" kavramının sadece okunan metinler olmadığını; Allah'ın varoluşsal otoritesini, kainattaki işaretlerini ve kurduğu dikey nizamın yeryüzündeki yegane tezahürlerini (hukukunu) nitelediğini detaylandırır.

        yukferu (يُكْفَرُ)

        İbn Fâris, k-f-r kökünün "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek, nimeti inkar etmek ve nankörlük" anlamlarına geldiğini açıklar. Edilgen (meçhul) yapıda kullanılarak "inkar edildiği, o hakikatin üzerinin kasten ve kibirle örtüldüğü" manasını taşır.

        bihâ (بِهَا)

        "Onlara (o ayetlere) karşı" manasına gelen edat ve dişil zamir birleşimidir. Küfrün doğrudan hedefini belirler.

        ve yustehzeu (وَيُسْتَهْزَأُ)

        İbn Fâris, h-z-e kökünün "alay etmek, hafife almak, küçümsemek ve eğlenmek" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, istif'al babında gelen bu fiilin; kasten, planlı ve organize bir şekilde, ilahi argümanları itibarsızlaştırmak için "alay konusu edinmeyi talep etme" durumunu tanımladığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, küfrün sadece pasif/entelektüel bir reddediş olmadığını; ilahi otoriteyi sosyolojik olarak yıpratmak ve o meclisteki müminleri/münafıkları ezik hissettirmek için kullanılan bu "istihza/alay" eyleminin son derece saldırgan ve manipülatif bir psikolojik savaş metodu olduğunu analiz eder.

        bihâ (بِهَا)

        "Onlarla (ayetlerle)" manasındadır. Alayın menzilini pekiştirir.

        fe lâ tak'udû (فَلَا تَقْعُدُوا)

        İbn Fâris, k-a-d kökünün "ayağa kalkmanın zıddı olarak oturmak, hareketsiz kalmak, eylemden geri durmak ve yerleşmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, başındaki kesin yasaklama edatıyla (lâ) birlikte; o alaycı atmosferin ve inkarın hakim olduğu o spesifik mekanda (mecliste) fiziksel olarak bulunmayı, oraya yerleşmeyi ve o çirkin duruma "sessizce katlanmayı" mutlak ve tartışılmaz bir dille men ettiğini açıklar.

        meahum (مَعَهُمْ)

        İbn Fâris, m-a kökünün "beraberlik, birlikte olmak ve eşlik etmek" manasına geldiğini kaydeder. O kafirlerle aynı fiziki ve sosyal mekanı paylaşmayı reddeder.

        hattâ (حَتَّىٰ)

        Eylemin sınırını ve bitiş noktasını bildiren "ta ki, -e kadar" manasındaki gaye edatıdır.

        yehûdû (يَخُوضُوا)

        İbn Fâris, h-v-d kökünün "suya dalmak, bataklığa girmek, derine inmek ve lüzumsuz/boş lafa dalmak" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, aslen çamurlu ve bulanık suya girmeyi ifade eden bu kelimenin, mecazi olarak faydasız, zehirli ve batıl bir tartışmanın (gevezeliğin) içine saplanıp kalmayı tanımladığını aktarır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "suya/bataklığa dalmak" (havd) metaforunun edebi gücünü inceler; ayetlerle alay edilen o meclisin Kur'an tarafından fikir özgürlüğünün yaşandığı entelektüel bir platform olarak değil, bizzat insan zihnini ve fıtratını kirleten, yutan ve çürüten feci bir "ideolojik bataklık" olarak kodlandığını sarsıcı bir estetikle vurgular.

        fî (فِي) hadîsin (حَدِيثٍ)

        İbn Fâris, h-d-s kökünün "eskinin zıddı olarak yeni olan, sonradan ortaya çıkan, olay, söz, haber ve konuşma" anlamlarına geldiğini belirtir.

        ğayrihî (غَيْرِهِ)

        İbn Fâris, ğ-y-r kökünün "bir şeyin aslından farklılaşması, zıddı, başkası ve dışında kalan" manalarına geldiğini kaydeder. "Ondan (ayetlerle alay etmekten) başka, farklı bir konuya/söze" manasını taşıyarak meşru dönüş şartını belirler.

        innekum (إِنَّكُمْ)

        Cümleyi ve hükmü pekiştiren "inne" (şüphesiz ki, muhakkak) edatı ile "siz" manasındaki çoğul muhatap zamirinin birleşimidir.

        izen (إِذًا)

        İbn Fâris, "o takdirde, öyleyse, bunun üzerine" manasında olup, yapılan şartlı eylemin (o mecliste oturmaya devam etmenin) kaçınılmaz mantıksal ve hukuki sonucunu (cezasını) bildiren edat olduğunu belirtir.

        misluhum (مِثْلُهُمْ)

        İbn Fâris, m-s-l kökünün "benzerlik, denklik, sıfatlarda ve mahiyette bir şeyin tıpatıp aynısı olmak" anlamlarına geldiğini açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "O takdirde siz de tıpkı onlar gibisiniz" (innekum izen misluhum) şeklindeki bu feci hükmü İslam hukuku bağlamında tahlil eder; Kur'an'ın bu ayetle "rıza-yı küfür, küfürdür" (inkara ve alaya sessizce rıza göstermek, bizzat inkar etmektir) ilkesini mühürlediğini; Allah'ın ayetlerine saldırılan o meclisi protesto etmeden (terk etmeden) pasifçe, ezikçe veya "sosyal nezaket" gereği orada oturmaya devam eden kişinin, niyetinden bağımsız olarak ontolojik ve fıkhi statü bakımından doğrudan doğruya "o kafirlere/alaycılara eşitlendiğini" (misl) detaylandırır.

        innallâhe (إِنَّ اللَّهَ)

        Kesinlik bildiren edat ve mutlak adaletin sahibi Yaratıcı'nın özel isminin birleşimidir.

        câmiu (جَامِعُ)

        İbn Fâris, c-m-a kökünün "dağınık olanları bir araya getirmek, toplamak, cemetmek ve kuşatmak" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ism-i fail yapısındaki bu kelimenin, dünyada aynı meclisleri paylaşan o zıt karakterli gibi görünen kitleleri, eskatolojik (ahiret) mahkemesinde kaçınılmaz ve şaşmaz bir şekilde tek bir mekanda (hesap alanında) toplayacak olan o kapsayıcı ilahi iradeyi tanımladığını açıklar.

        el-munâfikîne (الْمُنَافِقِينَ)

        İbn Fâris, n-f-k kökünün "tükenmek, köstebeğin gizli tüneli (nâfıkâ) ve iki yüzlülük" manalarına geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, mümin kimliği taşımasına rağmen, o alaycı kafir meclislerinde sırf siyasi yaranma, menfaat veya statü kaygısıyla sessizce oturan, kimliksiz, kaypak ve "köstebek karakterli" kitleyi niteler.

        vel kâfirîne (وَالْكَافِرِينَ)

        İbn Fâris, k-f-r kökünden gelen "hakikatin üzerini kasten örtenler" çoğul formudur. O meclisteki alayı ve inkarı doğrudan başlatan ve organize eden asıl açık düşmanları (failleri) tanımlar.

        fî (فِي) cehenneme (جَهَنَّمَ)

        Arthur Jeffery, kelimenin İbranice "Ge-Hinnom" (Kudüs'teki lanetli ateş vadisi) kökünden Arapçalaşarak geldiğini ve tüm Sami dillerinde mutlak eskatolojik azap mekanını (cehennemi) temsil ettiğini tesciller.

        cemîâ (جَمِيعًا)

        İbn Fâris, c-m-a kökünün "bütünüyle, hepsi beraber, topluca" manasına geldiğini belirtir. Gabriel Said Reynolds, ayetin kapanışındaki bu "hepsini beraberce/topluca" (cemîâ) vurgusunun eskatolojik ve psikolojik ironisini analiz eder; dünyadayken o kafirlerin alaycı meclislerine sırf "dışlanmamak, entelektüel görünmek veya siyasi nüfuz sağlamak" için katılan (onlarla beraber oturan) münafıkların; ahirette de bizzat kendi tercih ettikleri o feci "beraberlik" (misluhum) ilkesi gereği, o taptıkları kafirlerle tamamen aynı cehennem çukuruna doldurularak ilahi adaletin o kusursuz, rasyonel ve sarsıcı kısasını/eşitlemesini yaşayacaklarını vurgulayarak ayeti mühürler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X