بَشِّرِ الْمُنَافِق۪ينَ بِاَنَّ لَهُمْ عَذَاباً اَل۪يماًۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nisâ Sûresi, 138. Ayet
Daralt
X
-
Münafıklara haber ver ki, onlar için acı bir azap vardır!
Münafıkları (şununla) müjdele! Mutlak ve kayıtsız anlamda müjde, özellikle hayırlı bir haber ve bir iş için kullanılır. Fakat kayıt ve açıklama ilave edildiğinde onun kötü şeyler için kullanılması da mümkündür, Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanında olduğu gibi: Münafıklara şunu müjdele! Yine şu beyanda olduğu gibi: "Onlara can yakıcı bir azabı müjdele!" "Beşir" tabiri Kur'ân-ı Kerîm'de çokça yer alır, ancak Cenâb-ı Hak onu şer konumunda zikrettiğinde açıklama kaydı eklemektedir. Münafıkları müjdele! Bu ilâhî beyan bir önceki âyetin -yaptığımız yorumlar çerçevesinde- münafıklar ve riyakârlara yönelik olduğunu göstermektedir. Çünkü "Ey iman edenler! Allah'a ve peygamberine iman ediniz" meâliyle başlayan âyetten başka, bu sûrede onlarla ilgili bir beyan geçmemiştir. Bunun yanında daha önce geçen bir beyana işaret etmeksizin ilk defa meseleyi ele alan âyet olması da muhtemeldir; bu, Kur'ân-ı Kerîm'de örneği çok olan bir uygulamadır.
Yorum
-
beşşir (بَشِّرِ)
İbn Fâris, b-ş-r kökünün "insanın dış derisi (cilt), güzellik ve bir haberi ulaştırmak" manalarına geldiğini belirtir. Sevinçli bir haber (müjde) verildiğinde, insanın yüzünde ve cildinde beliren o aydınlık ifadeden dolayı "müjdelemek" anlamını kazandığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin aslen pozitif ve sevindirici bir haber vermek eylemini tanımladığını, ancak bu ayette münafıklara yönelik "azabı müjdele" şeklinde kullanılmasının, onlara karşı yapılmış şiddetli bir istiare (metafor), aşağılama ve feci bir tehakküm (ironi) barındırdığını aktarır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "müjdele" (beşşir) fiilinin azap kelimesiyle yan yana gelişindeki edebi şoku analiz eder; münafıkların dünyada kurnazca manevralar yaparak, inanmadıkları halde inanmış gibi görünüp elde ettikleri o sahte kazanımlarla sevinmelerine karşılık; Kur'an'ın bu trajik retorik ve sarsıcı ironiyle, onların o sahte sevinçlerini ahiretteki mutlak bir felaket "müjdesiyle" yüzlerine çarptığını, psikolojik bir yıkım yarattığını vurgular.
el-munâfikîne (الْمُنَافِقِينَ)
İbn Fâris, n-f-k kökünün "tükenmek, eksilmek, fare veya köstebek yuvasının yer altındaki gizli tüneli/ikinci çıkışı (nâfıkâ)" manalarına geldiğini belirtir. Tıpkı bir köstebeğin tehlike anında girdiği delikten değil de gizlediği diğer delikten kaçması gibi, "bir yönden girip diğerinden çıkmak, saklanmak" eylemini niteler. Râgıb el-İsfahânî, şeriata bir kapıdan (zahiren) girip, diğer kapıdan (batınen) gizlice çıkan, görünüşte Müslüman ancak kalbinde kafir olan o ikiyüzlü, kaypak şahsiyeti tanımlar. Toshihiko Izutsu, münafık kavramının teopolitik ve sosyolojik ağırlığını inceler; Mekke'de net bir mümin-kafir kutuplaşması varken, Medine'de İslam'ın kurumsal ve siyasi bir güce dönüşmesiyle birlikte ortaya çıkan bu yeni kategorinin felsefi bir inanç arayışından değil, bütünüyle ganimet, statü ve siyasi rüzgara göre konum alan faydacı bir "kimlik mühendisliğinden" doğduğunu; toplumun dokusuna köstebek gibi sızan (n-f-k) bu kitlenin açık kafirlerden çok daha yıkıcı bir ontolojik tehdit olduğunu detaylandırır.
bi enne (بِأَنَّ)
İbn Fâris, kendisinden sonraki hükmün doğruluğunu, hiçbir şüphe barındırmadığını ve mutlak surette gerçekleşeceğini bildiren "bi" harf-i ceri ve "enne" (şüphesiz ki) tekit (pekiştirme) edatının birleşimi olduğunu belirtir.
lehum (لَهُمْ)
"Onlar için / Onlara" manasına gelen aidiyet ve yönelme edatıdır. Verilecek olan o cezanın başkasına değil, bizzat ve doğrudan doğruya münafıkların o kendi şahıslarına tahsis edilmiş mutlak bir hak ediş olduğunu mühürler.
azâben (عَذَابًا)
İbn Fâris, a-z-b kökünün "tatlı su, lezzet, men etmek, engellemek ve şiddetli ceza" anlamlarına geldiğini açıklar. İnsanı hayattan, bedensel veya ruhsal konfordan, lezzetten bütünüyle alıkoyan ve fıtratı sarsan feci yaptırımı tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki köken haritasını inceler; İbranice ve Süryanice'deki "terk etmek, mahrum bırakmak" köklerinden süzülerek Arapça lügata girdiğini ve Kur'an teolojisinde mutlak eskatolojik ceza, mahrumiyet ve işkence mekanizmasının evrensel ismine dönüştüğünü tesciller.
elîmâ (أَلِيمًا)
İbn Fâris, e-l-m kökünün "şiddetli sızı, acı, elem, insanın kalbini ve bedenini sarsan ağrı" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sıradan bir cezadan ziyade; insanın tahammül sınırlarını bütünüyle aşan, varoluşunu içeriden parçalayan mutlak ve kesintisiz ızdırabı tanımladığını aktarır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin kapanışındaki bu "acı verici" (elîm) sıfatının münafık psikolojisiyle olan rasyonel bağını analiz eder; münafıkların dünyadayken her iki tarafa (müminlere ve kafirlere) yaranmak için yaşadıkları o bitmek bilmeyen içsel korku, gizlenme telaşı ve ikiyüzlülüğün getirdiği o feci psikolojik gerilimin (elemin); ahiret mahkemesinde doğrudan ontolojik, somut ve sınır tanımaz bir "yakıcı acıya" (elîmâ) dönüşerek, işledikleri o sinsi cürmün bizzat kendi fıtratlarında mutlak bir cezai karşılık (kısas) bulduğunu detaylandırır.
Yorum
Yorum