يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُونُوا قَوَّام۪ينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَٓاءَ لِلّٰهِ وَلَوْ عَلٰٓى اَنْفُسِكُمْ اَوِ الْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَب۪ينَۚ اِنْ يَكُنْ غَنِياًّ اَوْ فَق۪يراً فَاللّٰهُ اَوْلٰى بِهِمَا فَلَا تَتَّبِعُوا الْهَوٰٓى اَنْ تَعْدِلُواۚ وَاِنْ تَلْـوُٓ۫ا اَوْ تُعْرِضُوا فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يراً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nisâ Sûresi, 135. Ayet
Daralt
X
-
Ey iman edenler! Kendinizin veya anne babanızın ve akrabanızın aleyhine de olsa adaletten asla ayrılmayan, Allah için şahitlik eden kimseler olun. (İnsanlar) zengin olsunlar, yoksul olsunlar Allah onlara sizden daha yakındır. Öyleyse siz hislerinize uyup adaletten ayrılmayın. Eğer adaletten sapar veya üzerinize düşeni yapmaktan geri durursanız bilin ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.
Adâlet ve Dürüst Şahitlik
Ey iman edenler! Kendinizin aleyhine de olsa adaletten asla ayrılmayan! İbn Abbas'ın Adaletten asla ayrılmayan meâlindeki cümle hakkında şöyle dediği nakledilmiştir: İster yakının olsun ister yabancı, hatta kendi aleyhine bile olsa şahitlik konusunda âdil olun! Bütün tefsirciler "kavvâmîne" kelimesine, "kavvâlîne lillah" Allah için doğru söyleyenler mânasını vermişlerdir. Fakat Cenâb-ı Hak burada şunu buyurmaktadır: Her işte ve her sözde Allah için doğru olmak ve O'nun adına şahitlik etmek gerekir. Kişi böyle yaptığı takdirde, kişinin kendisine yakınlığı, uzaklığı, hatta kendisinin veya ebeveyninin aleyhine bile olsa gerçeği söylemesine engel teşkil etmez. Nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: "Şahitliği Allah için özenle yerine getirin". İnsan, yaratılmışlar için değil de azîz ve celîl olan Allah için şahitlik yaparsa, kendi aleyhine veya yukarıda belirtilen kişilerin aleyhine bile olsa âdil olarak şahitlik eder. Şimdi, şahitliği adaletle yerine getirmeye engel olan hususları birbirinden farklı şeylerdir: Kişinin arzu ettiği bir menfaatin kendi aleyhine dönmesi, sakınılması gereken bir zararın bertaraf edilmesi, önem verdiği kişiler olan anne babasından çekinerek onların aleyhine şahitlik etmekten kaçınması; yakın akrabasına gelince, onlar için zenginlik yollarını aramak ve fakirliği yok etmek gibi ki Allah Teâlâ kendisinin ebeveyne herkesten yakın olduğunu haber vermiştir. Binâenaleyh yakınlarından birinin zenginliği veya fakirliği şahitliği âdil olarak yerine getirmene engel olmamalıdır. Bu âyetin tefsiriyle ilgili İbn Abbâs'tan da rivayet gelmiştir.
Öyleyse siz hislerinize uyup adaletten ayrılmayın. Bu ilâhî beyan iki şekilde yorumlanmıştır. Denildi ki Duygularınız sizi âdil olmamaya götürmesin, bu sebeple de Allah'tan başkası için iş yapmış olursunuz. Yine denildi ki âdil olmayı istemeyerek hislerinize uymayın. Öyle siz hislerinize uyup adaletten ayrılmayın. Bir anlayışa göre buradaki "ta'dilu" kelimesi "sapmak" kökünden türemiştir, yani "haktan sapmayın" demektir.
Eğer adaletten sapar veya üzerinize düşeni yapmaktan geri durursanız. Buradaki "telvû" kelimesi iki şekilde okunmuştur, tek vavile "tel" diye okunduğunda kelime "velâyet" kökünden gelir, bu durumda mâna şöyle olur: Siz bu işi üzerinize alırsanız, Allah için iş yapan, O'nun için konuşan ve O'nun için şahitliği yerine getiren kişiler olun! Bu kelime iki vav ile "telvû" diye de okunmuştur, bu da tahrif anlamına gelir. O zaman cümle şu anlama gelir: Hislerinize uymayın, şahitliği tahrif etmeyin, ondan yüz çevirip gizlemeyin. Hafsa'nın mushafında bu kısmın mânası şöyle olur: "Şayet onlar zengin veya fakir ise Allah onlara sizden daha yakındır". Allah onlara sizden daha yakındır. Katâde şöyle demiştir: Allah sizden zengin olana da fakir olana da sizden daha yakındır, binâenaleyh varlık sahibinin zenginliği onun aleyhine bildiğin bir gerçeğe, fakire yönelik şefkatin de onun aleyhine bildiğin gerçeğe şahitlikte bulunmana engel olmasın. Hafsa'nın mushafında ise "ve in tetevellev ev tuʻridu" şeklinde yer almıştır, yani "üzerinize alır veya yüz çevirirseniz. Bu, yukarıda belirttiğimiz gibi "velayet" kökünden gelir. Eğer adaletten saparsanız anlamındaki "ve in telvû" ibaresinin tahrif etmek ve iptalini istemek anlamına geldiği de söylenmiştir.
İbn Mesûd'un mushafında şu ibare yer almıştır "felâ tettebiû'l-hevâ en ta'dilû beyne'n-nas": Yani insanlar arasında adaleti yerine getirmek konusunda hislerinize uymayın. Bu, yukarıda söylediğimiz gibi adalet mânasına gelir. Bazıları ise haktan sapmak ve ayrılmak anlamını vermiştir.
Bilin ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır. Bu ilâhî beyan, şahitliğe engel olmak ve Allah için onu gerçekleştirmemek ve gerekli bilgileri tahrif etmek anlamında yukarıda zikredilenlerin tamamına yönelik bir tehdittir. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemden benzer anlamda bir hadis rivayet edilmiştir: "Allah'a ve âhiret gününe iman eden kimse, kime yönelik olursa olsun şahitlik etsin. Allah'a ve âhiret gününe iman eden kişi, üzerinde bulunan hakkı inkâr etmesin ve onu problem çıkarmadan yerine getirsin, hak sahibini, hakkını alabilmesi için devlet adamına başvurmaya mecbur etmesin. Bana davasını arz eden biri, kendisine değil de kardeşine ait olan bir hakkı kendisine verecek olursam, sakın onu almasın; çünkü ben ona cehennemden bir yer vermiş oluyorum". Başka bir rivayet de şöyledir: Ey Ademoğlu! Kendi aleyhine, anne babanın aleyhine, akrabalarının veya kavminin eşrafının aleyhine dahi olsa; şunu bil ki şahitlik insanlar için değil Allah için yapılır. Şüphe yok ki Allah adaletten ve onu kişinin kendisine uygulamasından memnun olur. Adalet, Allah'ın yeryüzündeki terazisidir; o, zâlimden alıp mazluma, güçlüden alıp zayıfa ve haksızdan alıp haklıya verir. Allah Teâlâ hak çerçevesinde doğru söyleyeni tasdik, yalancıyı da tekzip eder, mütecavizi de azarlar. Allah adâlet yoluyla insanları ıslah eder.
Yorumu Yorumla
-
yâ (يَا) eyyuhellezîne (أَيُّهَا الَّذِينَ) âmenû (آمَنُوا)
İbn Fâris, e-m-n kökünün "korkunun zıddı olarak emniyette olmak, güvenmek ve kalbin tasdik etmesi" manalarına geldiğini belirtir. Hitap, pasif bir inanç topluluğuna değil, ilahi otoriteyle varoluşsal bir güvenlik ve sadakat sözleşmesi imzalamış olan "aktif müminlere" yöneltilir.
kûnû (كُونُوا)
İbn Fâris, k-v-n kökünün "var olmak, bir halde bulunmak ve süreklilik" manasına geldiğini kaydeder. İnsanın karakterini ve eylemini ontolojik olarak mutlak bir duruma sabitlemesini emreden fiildir.
kavvâmîne (قَوَّامِينَ)
İbn Fâris, k-v-m kökünün "ayağa kalkmak, dik durmak, bir şeyi korumak ve nizam vermek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin mübalağa (abartı/yoğunluk) formunda (kavvâm) geldiğini; adaleti sadece arada bir uygulayan değil, ne pahasına olursa olsun onu her an, her krizde ve şiddetle "ayakta tutan, direnen ve onun nöbetini tutan" sarsılmaz bir eylemselliği tanımladığını açıklar.
bil kıstı (بِالْقِسْطِ)
İbn Fâris, k-s-t kökünün "pay, nasip ve adaleti zerre kadar sapmadan, teraziyi tam tutarak tesis etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, "kıst" kavramının İslam'ın ahlak sistemindeki devrimsel karakterini inceler; bedevi toplumunda sadece kabilenin menfaatine göre şekillenen o değişken adaletin yerine, tamamen tarafsız, evrensel ve terazisi milimetrik işleyen bir "mutlak hakkaniyet" normunun inşa edildiğini detaylandırır.
şuhedâe (شُهَدَاءَ)
İbn Fâris, ş-h-d kökünün "bir yerde bizzat bulunmak, kendi gözüyle görmek, kesin bilgiye sahip olmak ve tanıklık" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, gerçeği mahkeme veya toplum huzurunda hiçbir korkuya kapılmadan, apaçık bir şekilde ifşa ve beyan etme eylemini tanımlar.
lillâhi (لِلَّهِ)
"Sadece Allah için" manasına gelen aidiyet edatı ve Yaratıcı'nın ismidir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, şahitliğin (şuhedâe) bizzat "Allah için" (lillâhi) yapılmasının teopolitik ağırlığını analiz eder; şahitliğin yatay düzlemde bir kabile lideri, bir siyasi otorite veya şahsi bir menfaat için değil, doğrudan doğruya dikey bir eksende (ilahi otoriteye hesap verme bilinciyle) yapılmasının, adaleti beşeri kokuşmuşluktan kurtaran yegane "ontolojik kilit" olduğunu vurgular.
ve lev (وَلَوْ)
Cümleyi sarsıcı ve en zorlu ihtimale bağlayan "velev ki, ... olsa bile" manasındaki şart ve imtina edatıdır.
alâ (عَلَىٰ) enfusikum (أَنْفُسِكُمْ)
İbn Fâris, n-f-s kökünün "can, kan, nefes, insanın benliği ve varoluşsal özü" manalarına geldiğini belirtir. "Bizzat kendi öz canınızın/menfaatinizin aleyhine olsa bile" manasını taşıyarak, adaletin insanın kendi egosunu ezip geçmesi gereken o feci ağırlığını kurar.
ev (أَوِ) el-vâlideyni (الْوَالِدَيْنِ)
İbn Fâris, v-l-d kökünün "doğurmak, nesil vermek ve ebeveyn" manasına geldiğini kaydeder.
vel akrabîne (وَالْأَقْرَبِينَ)
İbn Fâris, k-r-b kökünün "uzaklığın zıddı olarak yakınlık, kan bağı ve mesafe" anlamlarına geldiğini belirtir. Patricia Crone, "Kendi aleyhinize, anne-babanızın veya en yakın akrabalarınızın aleyhine olsa bile" emrini Geç Antik Çağ Hicaz sosyolojisi ekseninde tahlil eder; bu ayetin, kabile toplumunun temel taşı olan "haklı veya haksız her durumda kendi kan bağını (asabiyetini) koruma" dogmasına karşı açılmış en radikal teolojik savaş olduğunu; Kur'an'ın kan bağını (akrabîne) ezip geçerek, soyut ve ilahi bir "adalet/kıst" kavramını toplumun yeni varoluşsal merkezi ilan ettiğini teyit eder.
in yekun (إِنْ يَكُنْ)
"Eğer o kişi (şahitlik edilen veya yargılanan) ... olursa" manasındaki şart edatı ve fiil birleşimidir.
ğaniyyen (غَنِيًّا)
İbn Fâris, ğ-n-y kökünün "ihtiyacın bitmesi, hiçbir şeye muhtaç olmamak, servet ve zenginlik" manalarına geldiğini belirtir.
ev fakîran (أَوْ فَقِيرًا)
İbn Fâris, f-k-r kökünün "omurga kemiğinin kırılması, belin bükülmesi, şiddetli ihtiyaç ve yoksulluk" anlamlarına geldiğini açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, yargısal tarafsızlık bağlamında bu zengin-fakir zıtlığını (ğaniyyen ev fakîran) inceler; adaletin önündeki en büyük iki psikolojik bariyerin deşifre edildiğini; güçlü ve nüfuzlu olduğu için "zenginden korkarak/çekinerek" veya zayıf ve acınası halde olduğu için "fakire merhamet ederek" (duygusallıkla) hukukun bükülmesinin İslam'da kesinlikle yasaklandığını, adaletin sosyal statüden ve duygulardan mutlak surette yalıtıldığını detaylandırır.
fallâhu (فَاللَّهُ) evlâ (أَوْلَىٰ) bihimâ (بِهِمَا)
İbn Fâris, v-l-y kökünün "iki şeyin aralarında boşluk kalmayacak şekilde yan yana gelmesi, yakınlık ve himaye" anlamlarına geldiğini belirtir. "Allah o ikisine (zengine de fakire de) sizden daha yakındır/daha evladır" manasını taşır; insanın kendi sığ aklıyla zengini korumaya veya fakiri kollamaya çalışmasının ilahi nizamda geçersiz olduğunu, asıl koruyucunun adalet terazisini kuran Allah olduğunu mühürler.
fe lâ tettebiû (فَلَا تَتَّبِعُوا)
İbn Fâris, t-b-a kökünün "birinin izini sürmek, peşinden gitmek ve arkasına takılmak" manalarına geldiğini açıklar. Başındaki yasaklama edatıyla (lâ) "Asla peşine düşmeyin, boyun eğmeyin" anlamını verir.
el-hevâ (الْهَوَىٰ)
İbn Fâris, h-v-y kökünün "bir şeyin yukarıdan aşağıya boşluğa düşmesi, uçuruma yuvarlanmak, heves ve rüzgar" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın ontolojik çöküşünü niteleyen bu kavramın; aklın, vicdanın ve hukukun askıya alınarak, nefsin geçici, temelsiz ve yıkıcı tutkularının peşinden tıpkı uçuruma (haviye) düşer gibi savrulmasını tanımladığını aktarır.
en ta'dilû (أَنْ تَعْدِلُوا)
İbn Fâris, a-d-l kökünün "iki şeyi birbirine tamamen denk tutmak, eğriliği düzeltmek ve doğruluk" manalarına geldiğini belirtir. "Adaletten sapmamak için" veya "Adaleti tam yerine getirmek için" (hevaya uymayın) şeklinde cümleyi gerekçelendirir.
ve in (وَإِنْ) telvû (تَلْوُوا)
İbn Fâris, l-v-y kökünün "bir şeyi bükmek, sarmak, ipi kıvırmak ve eğrilik" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, mahkeme ve şahitlik bağlamında "dilini eğip bükmek" anlamına geldiğini; gerçeği doğrudan inkar etmeyip, kelime oyunlarıyla, eksik bilgi vererek veya kurnazca manipüle ederek "sahte/yanıltıcı beyanda bulunmayı" tanımladığını açıklar.
ev tu'ridû (أَوْ تُعْرِضُوا)
İbn Fâris, a-r-d kökünün "bir şeyin yan tarafı, belirip kaybolmak ve yüz çevirmek" manalarına geldiğini belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), gerçeği gizlemeye dair bu iki eylemin (telvû ve tu'ridû) edebi ve psikolojik ağırlığını mukayeseli olarak inceler; "telvû" kelimesinin adaleti bizzat kelime oyunlarıyla kasten manipüle eden "aktif bir yalan şahitliği/saptırmayı", "tu'ridû" kelimesinin ise mahkemeye hiç çıkmayarak veya konuşmayı bütünüyle reddederek işlenen "pasif bir gerçeği gizleme ve adaletten yüz çevirme suçunu" nitelediğini; Kur'an'ın adalete karşı işlenen hem aktif sabotajı hem de pasif sessizliği aynı ağırlıkta lanetlediğini sarsıcı bir netlikle vurgular.
fe innallâhe (فَإِنَّ اللَّهَ)
Cümleyi mutlak bir teolojik hükme bağlayan (fe) ve pekiştiren (inne) edat ile Yaratıcı'nın isminin birleşimidir.
kâne (كَانَ)
İbn Fâris, k-v-n kökünün "var olmak, bir halde bulunmak" manasına geldiğini kaydeder. İlahi denetimin anlık değil, sürekli ve ebedi bir kanun (sünnetullah) olduğunu bildirir.
bimâ (بِمَا) ta'melûne (تَعْمَلُونَ)
İbn Fâris, a-m-l kökünün "yapmak, çalışmak, iradeye dayalı kasti eylem" manalarına geldiğini belirtir. Yargı sürecinde yapılan o tüm manipülasyonları ve sessizlikleri (amelleri) niteler.
habîrâ (خَبِيرًا)
İbn Fâris, h-b-r kökünün "bir şeyin içyüzünü, gizli tarafını, eşyanın en derin hakikatini ve arka planını bilmek" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, sıradan bir yüzeysel bilginin ötesinde; o şahitlik kürsüsünde atılan sahte yeminlerin arkasındaki kini, korkuyu, menfaati ve insanın kalbinde dönen o sinsi iç istihbaratı mutlak surette okuyan makamı tanımlar. Gabriel Said Reynolds, ayetin "Habîr" sıfatıyla kapanışındaki yargısal dehşeti inceler; insanın akrabasını veya kendini korumak için diliyle yaptığı o kurnazca bükülmelerin (telvû) beşeri bir mahkemeyi veya hakimi kandırabileceğini, ancak içyüzü okuyan (Habîr) mutlak ilahi otoritenin bu kurguyu çırılçıplak gördüğünü ve eskatolojik faturayı keseceğini ilan ederek adaletin ontolojik teminatını mühürlediğini detaylandırır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla