وَلَنْ تَسْتَط۪يعُٓوا اَنْ تَعْدِلُوا بَيْنَ النِّسَٓاءِ وَلَوْ حَرَصْتُمْ فَلَا تَم۪يلُوا كُلَّ الْمَيْلِ فَتَذَرُوهَا كَالْمُعَلَّقَةِۜ وَاِنْ تُصْلِحُوا وَتَتَّقُوا فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ غَفُوراً رَح۪يماً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nisâ Sûresi, 129. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: nisa 129, adalet, nisa suresi, zorluk, çok eşlilik, nisa suresi 129. ayet, allah, rahim, takva, salih, mağfiret, rahmet
-
Ne kadar üzerine düşseniz de kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz; bari birine büsbütün kapılıp da diğerini askıda imiş gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve Allaha itaatsizlikten sakınırsanız bilin ki Allah çok bağışlayıcıdır, engin rahmet sahibidir.
Kadınlar Arasında Adil Olmak
Ne kadar üzerine düşseniz de kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz. Bununla ilgili olarak İbn Abbas'ın şöyle dediği nakledilmiştir: Eşlerinize yönelik kalplerinizdeki sevgiyi eşit olarak paylaştırmak konusunda haklarına uymak ve âdil olmak için ne kadar gayret gösterseniz de güç yitiremezsiniz. Bari birine büsbütün kapılmayın. Yani geçimini sağlama ve günleri aralarında bölüştürme konusunda birine büsbütün kapılma, hoşuna giden genç kadının yanına gidip diğerine gün ayırmama ve nafakasını sağlamama yoluna girme. Hz. Ömer'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah'ım! Kalbime hükmedemiyorum, ama onun dışındaki her şeyde âdil davranmaya çalışıyorum. Burada adâletten maksat kişinin eşlerine eşit muamelede bulunmasıdır. Cenâb-ı Hakk'ın başka bir âyette şöyle buyurduğunu görmez misin! "Onlar Rablerine başkalarını eş tutuyorlar". Bu, haksızlığın zıddı mânasına gelmez, fakat müşrikler, kendilerine kulluk yapmak konusunda Rableri ile putları eşit tutuyorlar anlamına gelir. Ubeyde de şöyle demiştir: Ne kadar üzerine düşseniz de kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz, yani sevgide âdil davranamazsınız. Ebû Kılâbeden nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.) günleri taksim konusunda eşleri arasında âdil davranıyor ve şöyle dua ediyordu: "Allah'ım, benim gücümün yettiği taksim budur, senin gücünün yettiği ama benim gücümün yetmediği şeyler konusunda beni azarlama!" Bu işin aslı şudur: Kişi, mecbur kalıp zorunlu olduğu hallerden sorumlu değildir, ama tercih hakkına sahip olup diğerini tercih etme imkânına sahip bulunduğunda sorumlu olur. Kalpteki sevgi insanın zorunlu ve mecbur kaldığı bir duygudur, ona yapabileceği bir şey yoktur. Dolayısıyla kişi mecbur ve zorunlu olduğu hallerde eşit davranmakla mükellef değildir, çünkü eşit davranma gücüne sahip değildir. Bizim, "kâfır küfür halinde iken onunla meşgul olduğu için imanla mükelleftir, onun küfrü tercih etmesi zorunlu değildir" anlamındaki sözümüz de buna dayanır. Biz daha önce muktedir olmanın (istitaat) iki türünün bulunduğunu söylemiştik, biri hallere ve sebeplere muktedir olma gücü, diğeri fiillere muktedir olma gücü. Sağlık, selâmet ve benzeri gibi hallere ve sebeplere muktedir olmak fiilden önce de, fiille beraber de, fiilden sonra da bulunması caizdir. Fiillere muktedir olmaksa (istitaat) sadece fiille beraber bulunur. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Bari birine büsbütün kapılmayın. Yani harcama yapmada ve gün taksiminde. Bunun anlamı şudur: (Eşlerinizin birine yönelik) güçlü aşk ve kalbin meyli, sizi diğer eşlerinizin nafakasını temin etmeyi ve haklarına, yani gün taksimi konusundaki haklarına vefa göstermeyi terk etmeye sevk etmesin. Diğerini askıda imiş gibi bırakmayın. Yani ne kocasız, ne de kocalı bir halde bırakmayın! O, dul kalmış değildir ki dulun kendi ihtiyaçlarını karşılamaya çalıştığı gibi o da kendi ihtiyaçlarını karşılasın; kocalı da değildir ki ihtiyaçlarını kocası sağlasın. Ubey b. Kâb'ın mushafında "fetezerûhâ kelmescûneti" yani "onu hapis gibi bırakmayın" şeklindedir. Bu da söylediğimiz şeyi ifade eder, kocası onun nafakasını temin etmez, başka biriyle evlenmesi için de onu boşamaz, kadın sanki hapis gibidir.
Eğer arayı düzeltir ve Allah'a itaatsizlikten sakınırsanız. Bu, daha önce "Eğer güzel davranır ve Allah'a itaatsizlikten sakınırsanız" meâlindeki âyette açıkladığımız şeydir. Bilin ki Allah çok bağışlayıcıdır, engin rahmet sahibidir. Bu cümle, "Allah önce bağışlayıcı değildi, sonradan bağışlayıcı oldu diyenlerin iddiasını reddetmektedir, çünkü O, "bağışlayıcı idi" buyuruyor, karşımızdaki iddia sahibi ise "bağışlayıcı oldu" diyor. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Buradaki diğer bir mesele de şudur: Kadın kendi nöbet günlerini kumasına bıraktığı takdirde, sonra bundan dönüp anlaşmayı feshetme hakkı vardır, çünkü o, farz olmayan ve gerekli bulunmayan bir hakkı kumasına vermiştir. Bu tıpkı kendisine mal olmamış bir haktan başkasını sorumsuz kılan kişiye benzer; böylesinin ibrâ etmesi geçersizdir; o, pekâlâ kendi hakkına dönüş yapıp zamanı gelince onu alır. İşte bizim tartıştığımız konu da bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
ve len testetîû (وَلَنْ تَسْتَطِيعُوا)
İbn Fâris, t-v-a kökünün "itaate güç yetirmek, boyun eğmek, kapasite ve enerji" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, istif'al babında (istitaat) kullanılan bu fiilin, insanın fiziksel ve ruhsal sınırlarını sonuna kadar zorlayarak bir şeye güç yetirme çabasını nitelediğini açıklar. Başındaki "len" edatıyla birlikte, "ne yaparsanız yapın, ontolojik olarak asla ve ebediyen güç yetiremeyeceksiniz" manasında mutlak bir imkansızlığı bildirir.
en ta'dilû (أَنْ تَعْدِلُوا)
İbn Fâris, a-d-l kökünün "iki şeyi birbirine tamamen denk tutmak, eğriliği düzeltmek, eşitlik ve doğruluk" manalarına geldiğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, çok eşlilik bağlamında bu kavramı inceler; "adaleti sağlama" eyleminin sadece maddi bir taksimat olmadığını, kalbin ve hislerin iki eş arasında milimetrik bir eşitlikle (ta'dîl) paylaştırılmasının insan fıtratı için biyolojik ve psikolojik olarak kesinlikle imkansız bir eylem olduğunu, Kur'an'ın bu ayetle çok eşlilik pratiğini mutlak ve erişilemez bir adalet şartına bağlayarak fiilen daralttığını/kısıtladığını detaylandırır.
beyne (بَيْنَ) en-nisâi (النِّسَاءِ)
İbn Fâris, b-y-n kökünün "iki şeyin arasını ayırmak", n-s-v kökünün ise "kadınlar" manasına geldiğini kaydeder. Eylemin sahasını, eşler (kadınlar) arasındaki o hassas ilişki olarak niteler.
ve lev (وَلَوْ) harastum (حَرَصْتُمْ)
İbn Fâris, h-r-s kökünün "bir şeyi şiddetle arzu etmek, üzerine titremek, aşırı çaba harcamak ve tamah" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın içsel bir tutkuyla adaleti sağlamak için insanüstü bir gayret göstermesi manasını taşıdığını aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "Ne kadar şiddetle çabalarsanız çabalayın" (harastum) şartının, insanın duygusal kapasitesindeki kontrol edilemezliği ve irade dışı o fıtri zaafı sarsıcı bir realizmle ifşa ettiğini vurgular.
fe lâ temîlû (فَلَا تَمِيلُوا)
İbn Fâris, m-y-l kökünün "merkezden sapmak, düz çizgiden ayrılmak, bir tarafa doğru ağır basmak ve eğilmek" manalarına geldiğini belirtir. Başındaki (lâ) olumsuzluk/yasaklama edatıyla birlikte kesin bir ikaz bildirir.
kulle (كُلَّ) el-meyli (الْمَيْلِ)
İbn Fâris, k-l-l kökünün "bir şeyin etrafını sarmak, bütünüyle, tamamen", m-y-l kökünün ise "kayma, eğilim" anlamlarına geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, "Bütün bir meyil ile kayıp gitmeyin" (lâ temîlû kullel meyl) dizilimindeki psikolojik rasyonaliteyi analiz eder; Kur'an'ın insanın hislerindeki o eşitsizliği ve bir eşe daha fazla sevgi duymasını (kalp kaymasını) biyolojik bir gerçeklik olarak kabul edip tolere ettiğini, ancak bu içsel/duygusal meylin, dışsal ve hukuki bir haksızlığa (kullel meyl), yani diğer eşi tamamen yok saymaya dönüşmesini kesin, sert ve mutlak bir fıkhi bariyerle yasakladığını detaylandırır.
fe tezerûhâ (فَتَذَرُوهَا)
İbn Fâris, v-z-r kökünün "bir şeyi terk etmek, bırakmak ve yüzüstü koymak" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kadını ilgisiz, hukuki ve duygusal olarak kimsesiz bir halde yapayalnız bırakma eylemini tanımlar.
kel muallekati (كَالْمُعَلَّقَةِ)
İbn Fâris, a-l-k kökünün "bir şeyi asmak, tutunmak, yukarıdan sarkmak ve askıda kalmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ism-i mef'ul (mualleka) formunda gelen bu kelimenin; ne tam olarak boşanmış olup hayatına yeniden başlayabilen (hür), ne de kocasıyla normal bir evlilik yürütebilen, arafta "asılı/bağlı bırakılmış" mağdur kadın statüsünü açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "Askıda kalmış kadın gibi" (kel mualleka) metaforunun edebi ve sosyo-psikolojik dehşetini inceler; erkeğin bir eşe aşırı meylederek diğer kadının hem hukuki haklarını dondurmasının hem de ruhsal varoluşunu hiçliğe hapsetmesinin, onu dipsiz bir arafta (askıda) sallandıran feci ve acımasız bir "kasten ruhsal yaralama/tecrit" suçu olduğunu sarsıcı bir netlikle resmedip mühürlediğini vurgular.
ve in (وَإِنْ) tuslihû (تُصْلِحُوا)
İbn Fâris, s-l-h kökünün "fesadın, bozulmanın ve yıkımın zıddı olarak; bir şeyi düzeltmek, faydalı hale getirmek, barış ve onarmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, if'al babında (ıslah) kullanılan bu fiilin, o askıda kalan, kopma noktasına gelen evlilik ilişkilerini adaleti gözeterek ve çaba harcayarak "tamir etmeyi" tanımladığını aktarır.
ve tettekû (وَتَتَّقُوا)
İbn Fâris, v-k-y kökünün "insanın kendisine zarar verecek şeylerden sakınması, korunması ve kalkan edinmesi" manalarına geldiğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu onarım sürecinin (ıslah) ve eşe karşı adaletsizlikten ruhu korumanın (takva); çok eşliliğin veya evlilik krizlerinin getirdiği o yıkıcı psikolojik boşlukları ve mağduriyetleri engelleyen yegane ahlaki, içsel ve hukuki zırh olduğunu detaylandırır.
fe innallâhe (فَإِنَّ اللَّهَ)
Cümleyi şarta bağlayan (fe) ve devamındaki hükmü kesinleştiren (inne) pekiştirme edatları ile Yaratıcı'nın isminin birleşimidir.
kâne (كَانَ)
İbn Fâris, k-v-n kökünün "var olmak, bir halde bulunmak" manasına geldiğini kaydeder. İlahi sıfatların geçici olmadığını, evrensel ve sarsılmaz bir yasa (sünnetullah) olduğunu bildirir.
ğafûran (غَفُورًا) rahîmâ (رَحِيمًا)
İbn Fâris, ğ-f-r kökünün "bir şeyin üzerini örtmek, kirlenmekten korumak", r-h-m kökünün ise "acımak, şefkat göstermek ve korumak" anlamlarına geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, ayetin kapanışında Allah'ın bu iki devasa sıfatla (Gafûr ve Rahîm) tecelli etmesinin eskatolojik ve psikolojik terapi boyutunu inceler; mutlak adaleti sağlama konusunda insanın kendi biyolojik ve duygusal zaaflarıyla (meyil) verdiği o çetin mücadelede, "kasıtlı bir zulme ve haksızlığa" (kullel meyl/mualleka) girmeden yaşanan ufak kalp kaymalarının ve fıtri sürçmelerin, o devasa ilahi şefkat havuzunda (Rahîm) bütünüyle "örtüleceğini ve onarılacağını" (Gafûr); Kur'an'ın bu bağlamda insanı yapamayacağı bir şeyle boğmayıp mutlak bir rehabilitasyon sunduğunu detaylandırır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla