Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nisâ Sûresi, 125. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nisâ Sûresi, 125. Ayet

    وَمَنْ اَحْسَنُ د۪يناً مِمَّنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ وَاتَّبَعَ مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفاًۜ وَاتَّخَذَ اللّٰهُ اِبْرٰه۪يمَ خَل۪يلاً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemen ahsenu dînen mimmen esleme vechehu li(A)llâhi vehuve muhsinun vettebe’a millete ibrâhîme hanîfâ(en)(k) vetteḣaża(A)llâhu ibrâhîme ḣalîlâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İşini güzel yaparak kendini Allah'a veren ve İbrâhim'in, Allah'ı bir tanıyan dinine tâbi olan kimseden kimin dini daha güzel olabilir! Ve Allah İbrâhim'i dost edinmiştir.

      İşini güzel yaparak kendini Allah'a veren kimseden, kimin dini daha güzel olabilir! Bu ilâhî kelâmın iki anlama gelmesi ihtimali vardır. Biri şudur: Yaptığı her şeyi dinine uygun olarak yapan ile yapmayan müslümanların hangisi din bakımından daha güzeldir? Elbette bütün yaptıklarını dinine uygun olarak yapan kişi din bakımından hiçbir şey yapmayandan daha güzeldir. Nitekim Hz. Peygamber'den şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: "Şayet Ebû Bekir'in imanı bütün ümmetimin imanı ile tartılsaydı onun imanı ağır basardı". Hz. Peygamber ayrıca şöyle demiştir: "O dininde kavî, bedenen zayıftır". Bilmez misin ki Ebû Bekir irtidat edenlerle tek başına savaşmaya çıkmıştır; bu onun dininin kuvvetli oluşundan ve dinî salâbetinden kaynaklanıyordu; yoksa diğerlerinin imanındaki fazlalığı veya eksikliğinden değildi. En doğrusunu Allah bilir.

      İkincisi, diğer dinlerle mukayese edildiğinde en güzel budur, anlamındadır. Kendini Allah'a veren kimseden kimin dini daha güzel olabilir!; yani kendini Allah'a vermeyen kişinin dinine nispetle. En doğrusunu Allah bilir.

      Kendini Allah'a veren Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: Davranışlarının bütün yönlerini Allah'a verip yönelten. Yani yaptığı bütün işleri başkası için değil Allah için yapan. Şöyle de denilmiştir: Kendini Allah'a veren, yani kendini Allah'a adayıp hiç bir kimseyi hiç bir şekilde O'na ortak yapmayan; şu ilâhî beyanda buyurulduğu gibi; "Bir adam var ki bir tek kişiye bağlıdır"; yani kendini ona teslim etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      İşini güzel yaparak. Bu beyanın iki mânaya ihtimali vardır. "Yaptığı şeyi güzel yapar", yani yaptığı her şeyi, o konudaki bilgisine dayanarak yapar. Ayrıca "ve huve muhsinûn" ifadesi "güzel yapmak" güzellik anlamına gelen "ihsân" kelimesinden gelir, bu da yapmakla görevlendirildiği şeyi gerekenin fevkinde yapar; böylesi farz kılınan şeyi yerine getirir, ayrıca onun fazlasını da yapar. İbrâhim'in dinine tâbi olan. Denildi ki millet din anlamına gelir, yine denildi ki Sünnet mânasına gelir; sanki Sünnet anlamına gelmesi daha münasiptir, çünkü bütün peygamberlerin dinleri aynıdır, Hz. İbrâhim'in dini diğer peygamberlerin dininden farklı değildir; sünnetler ile şerîatlara gelince onların farklı olması mümkündür. Bilmez misin ki bazı hadislerde "Resûlullah'ın milleti", bazılarında da "Resûlullah'ın Sünneti" tamlaması kullanılmaktadır. Burada Hz. Peygamber "sünnet" kelimesini "millet" lafzının tefsiri olarak kullanmıştır, "millet", "sünnet"e daha fazla benzemektedir. Cenâb-ı Hak âyet-i kerimede "millete İbrâhîm" tabirini kullanmıştır; çünkü onun sünneti peygamberimiz Muhammed aleyhissalâtü vesselâmın Sünnet'ine uygundu.

      Âyet-i kerîmede geçen "hanîf" kelimesine muhlis mânası verilmiştir. Şöyle de denilmiştir: Hz. İbrâhim hakka meylettiği için hanîf diye adlandırılmıştır. Buna dayanılarak ayaklarının baş parmakları birbirine yakın olana "ahnef" denilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Ve Allah İbrâhim'i dost edinmiştir. Bazı rivayetlerde belirtildiğine göre Cenâb-ı Hak, Hz. İbrâhim'e; "yeryüzünde benim bir dostum var diye vahyetmişti. Hz. İbrâhim aleyhisselâm; "ey rabbim o kimdir?" diye sorunca, Allah Teâlâ "Niçin, yani neden soruyorsun?" deyince, Hz. İbrâhim "ben de onu seveyim ve sen onu dost edindiğin gibi ben de dost edineyim" karşılığını vermiş veya buna benzer bir şey söylemiş. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, "o sensin ey İbrâhim" buyurmuş. Dost anlamına gelen "hulle" kelimesinin aslı makam, yükseklik ve üstün değer mânasına gelir. Cenâb-ı Hak, Allah İbrâhim'i dost edinmiştir buyurarak katında onun, yaratıkların hiç kimseye vermediği üstün bir makama ve değere sahip olduğunu buyurmuştur, çünkü Allah Teâlâ onu belalarla sınamış, benzerini hiç kimsenin görmediği sıkıntılarla imtihan etmiş ve o da sabretmiştir. Meselâ İbrâhim aleyhisselâm ateşe atılmış, ama sabretmiş ve Allah'tan başka kimseden yardım dilememişti. Çocuğunu kurban etmekle imtihan edilmiş, boğazını kesmek için oğlunu yere yatırmış; karısını ve küçük yavrusunu suyun, ekinin ve bitkilerin bulunmadığı Mekke dağlarında bırakmakla emrolunmuş tereddütsüz yerine getirmiş; yurdundan hicret etmekle de emrolunmuştu ve benzeri birçok şey, onun Allah tarafından dost edinilmesinin bunlardan dolayı olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Şunu da söylemek gerekir ki sözkonusu dostluğun, Allah'ın ona bahşettiği bir şeref olması da mümkündür; çünkü bütün dinlerin mensupları Hz. İbrâhime bağlı olduklarını söylemekte ve onun dinine bağlı olduklarını ileri sürmektedir. Nitekim şu salavat da bunu desteklemektedir: "Allah'ım; Muhammede ve Muhammed'in âline salât eyle, İbrâhime ve İbrâhim'in âline de salât eyle".

      Denilmiştir ki Hz. İbrâhime, belirttiğim bu iki şeyden (imtihan edilmesi ve Allah'ın lütfu) dolayı ilâhî dostluk tahsis edilmiştir. Şöyle de denilmiştir: İbrâhim aleyhisselâm başkalarına hep verdiği, ama kendisi kimseden bir şey almadığı, misafiri sevdiği ve uzun süre geçse dahi tek başına sofraya oturmadığı için Cenâb-ı Hak onu dost edinmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Dostluğun aslı biraz önce sözkonusu edildiği gibi şeref ve üstün konumdan kaynaklanır, çünkü birini seven kişi, ona iyilik yapar ve ikramda bulunur, sevmediği kişiye de düşman olur ve ona karşı sert bir tavır takınır. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.

      Hz. İbrâhim'i dostlukla niteleyen ve onun "halilullah" olduğunu yaygınlaştıran özellik hakkında farklı görüşleri ileri sürülmüştür. Şöyle denilmiştir: O dünya lezzetlerinin hepsini Allah yolunda dağıtmak için kendini fedâ etmiştir. Çünkü o, misafirlerin ve yolcuların uğrak yerinde misafirhane hazırlamıştı. Tek başına sofraya oturmazdı. Hazırladığı her şeyi misafirlere takdim etmeyi adet haline getirmişti. Nitekim bunu işlerin en önemlisi görmüş, kendi üstün konumuna rağmen misafirlere ikram etmeyi ve onları ağırlamayı görev edinmişti. Meleklerin müjdelemek için kendisine gelmeleri de bunu teyit eder. En doğrusunu Allah bilir.

      Şöyle de denilmiştir: Cenâb-ı Hak, onu çeşitli şeylerle imtihan etmiş, o da bütün bunlara sabır göstermişti. Meselâ ateşe atılmak, oğlunu kurban etmeye teşebbüste bulunmak, iki defa hicret etmek, karısını ve yavrusunu sütün, ekinin ve suyun bulunmadığı bir dağ başında Allah için terk etmek ve benzeri şeyler. Bu ve benzeri şeylerle Allah onu imtihan etmiş ve bu imtihanı kazanmakla kendisini övmüştür, şu ilâhî beyanlarda görüldüğü üzere; "Ahde vefa örneği İbrâhim"; "Vaktiyle rabbi İbrâhim'i bazı sözlerle sınamış, İbrâhim de onları eksiksiz yerine getirmişti". İbrahim aleyhisselâm aynı zamanda zamanının firavununa ve onun bütün halkına deliller getirmiş, onların tapındıkları ilâhlar konusunda kendileriyle mücadele etmiş, onları mağlup etmiş ve Allah'ın delilini kabule mecbur etmiş; dolayısıyla O, çeşitli imtihanlardan geçmişti. Şöyle de denilmiştir: Cenâb-ı Hakk'ın insanların belini doğrultacak bir merkez, halk için bir güven yurdu, bir sığınak ve insanların hac ibadetini yerine getirecekleri bir mekân kıldığı Kâbe, onunla inşa edilmeye başlamıştır. İşte din konusunda halkın ihtiyaç duyduğu şeyi yapmasıyla onun şanı yücelmişti. Buna bağlı olarak Allah Teâlâ, insanların kalplerini kendisine yöneltmek ve bütün din mensuplarının onun dininden olduklarını göstermekle Hz. İbrâhime ikramda bulunmuştur.

      Şöyle denilmiştir: Peygamberlerin faziletleri ve ulü'l-azm olanlarının özellikleri konusu Allah'a ait bir meseledir. Cenâb-ı Hak, kelîmullah, rûhullah, zebîhullah, habibullah gibi fazilet sahibi ve şerefli olmak anlamına gelen bazı isimlerle onları özel olarak isimlendirmiştir. Buna bağlı olarak Hz. İbrâhim'in de özel bir ismi vardı, Cenâb-ı Hak ona da Halilullah adını vermiştir.

      Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür, biz şöyle deriz: Cenâb-ı Hakk'ın Hz. İbrâhime "halil" diye bir sıfatı boş yere vermediğini bilmekteyiz. O, bu sıfatı İbrâhim aleyhisselâmın değerini yüceltmek, şerefini göstermek ve yaratıklardan hiçbirine bildirmediği yollarla nezdindeki mertebesini ortaya koymak için bu sıfatı kendisine bahşetmiştir. Bu husus sadece vahiy yoluyla idrak edilebilir. Bu durumda bize düşen vazife ona tazimde bulunmak, sözkonusu sıfatın anlamını kavramak için çaba göstermeden Allah Teâlânın ona seçkin vasıflar verdiğini bilmektedir. Bu işin tahakkukunun ve ona ikram edilmesinin de ancak Allah'ın ikramı, lütfu ve rahmeti mânasına gelmesinden başka bir yolu yoktur. Mümkündür ki Yüce Allah, önce onu dost edinmiş, sonra kendisine dostluğun göstergesi olan çeşitli üstünlükler bahşetmiştir; şeref ve üstünlük anlamına gelen çeşitli şeyleri vermesi ile de dostluk şerefi gerçekleşmiştir. Bu tür konulardaki lütuf ve ihsan Allah'a aittir; bize düşen görev ise yaratıklarından şerefli insanları tanımayı bahşettiği için Allah'a hamd ve şükürde bulunmaktır. Cenâb-ı Hak böylelerinin sevgisini kalplerine yerleştirmiştir, öyle ki Allah'ın lütfu ve rahmeti sayesinde onlar bize, en yakın olan insanlardan, hatta kendimizden daha sevgili olmuşlardır. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.

      Şimdi, şunu da belirtmek gerekir ki Hıristiyanlar, dostluğun doğurduğu üstün şeref payesine dayanarak Allah'ın oğulları oldukları iddiasında bulunamazlar. Çünkü her türlü kusurdan münezzeh ve yüce olan Allah oğulların konumunu yüceltmiş, sanki onları ortak gibi kılmıştır, halbuki dostluk ilişkisi böyle değildi. Şu da var ki oğulların (evlâd) konumu aynı cinsten olmayı, dostluğun konumu ise çeşitli sıfatlarda uygunluktur. Bir de oğulların aslı şehvet ve ihtiyaç, dostluğun aslı ise itaat ve saygı göstermektir. Dolayısıyla bunlardan biri şiddetli arzu ve ihtiyaca, diğeri ise kuldan ortaya çıkan tâzim ve tebcîle, huzurunda boyun büküp itaate dayanmaktadır. Burada işin aslı şudur: Dostluğun gerektirdiği mana -her ne kadar bu sıfat işin sonunda gerçekleşiyorsa da- bazan herkesin itaat yoluyla ona sahip olabilir. Meselâ Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanlarında olduğu gibi: "Allah çok tövbe edenleri sever"; "Bana uyun ki Allah da sizi sevsin". Sevgi, dostluğa yakın bir mânaya sahiptir, fakat çocukların ve evlat sahibi olmanın itaatle elde edilmesi mümkün değildir. Bu sebeple bu ikisi birbirinden çok farklı şeylerdir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ve men (وَمَنْ)

        İbn Fâris, şart ve soru bildiren "her kim, kim ki" anlamındaki edat olduğunu belirtir. Ayetin başında yer alarak, muhatabı sarsıcı bir teolojik mukayeseye ve varoluşsal bir sorgulamaya çeken retorik sorunun girişini kurar.

        ahsenu (أَحْسَنُ)

        İbn Fâris, h-s-n kökünün "güzellik, denge, bir şeyin göz veya akıl tarafından beğenilmesi ve kusursuzluk" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin ism-i tafdil (en üstünlük) formunda olduğunu; estetik ve ahlaki olarak ulaşılabilecek en zirve, en pürüzsüz ve "en güzel" varoluş durumunu nitelediğini açıklar.

        dînen (دِينًا)

        İbn Fâris, d-y-n kökünün "itaat etmek, boyun eğmek, borç, hesap ve nizam" manalarına geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, din kavramının Kur'an'daki ontolojik devrimini analiz eder; kelimenin bedevi lügatindeki sıradan "örf veya karşılık" anlamından çıkarak, insanın mutlak yaratıcı (Allah) karşısında hissettiği o devasa varoluşsal borçluluk duygusunu ve bu duyguyla inşa ettiği o mutlak "itaat/teslimiyet nizamını" detaylandırır.

        mimmen (مِمَّنْ)

        "Kimden (daha güzeldir)" manasında mukayese bildiren (min) ve ism-i mevsul (men) edatlarının birleşimidir. İdeal inanç modelinin referansını vermek üzere kullanılır.

        esleme (أَسْلَمَ)

        İbn Fâris, s-l-m kökünün "barış, güven, bir hastalıktan veya tehlikeden kurtulmak, pürüzsüz olmak ve boyun eğmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, if'al babında (teslimiyet) kullanılan bu fiilin, kişinin kendi hür iradesiyle her türlü içsel direnci, kibri ve itirazı sıfırlayarak mutlak otoritenin hükmüne girmesini tanımladığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, İslam/teslimiyet kavramının teopolitik ve felsefi ağırlığını inceler; bunun pasif bir kölelik veya çaresizlik değil, insanın aklını ve iradesini kullanarak vardığı o en yüksek "rasyonel barış ve ontolojik itaat" noktası olduğunu vurgular.

        vechehû (وَجْهَهُ)

        İbn Fâris, v-c-h kökünün "bir şeyin karşılaşılan ilk tarafı, yüz, cephe, yönelmek ve kast" manalarına geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, "yüz" (vech) kelimesinin bu ayetteki devasa varoluşsal metaforunu tahlil eder; insanın yüzünün, onun kimliğini, odağını ve benliğini temsil ettiğini; "yüzünü teslim etmek" eyleminin sadece bedensel bir ritüel olmadığını, insanın tüm felsefi pusulasını, ihtiraslarını ve ontolojik merkezini bütünüyle ilahi iradeye kilitlemesi (şirksiz odaklanması) olduğunu sarsıcı bir netlikle detaylandırır.

        lillâhi (لِلَّهِ)

        Teslimiyetin ve yönelişin (vech'in) hiçbir aracı, put veya ideoloji kabul etmeksizin mutlak olarak kime yapıldığını mühürleyen aidiyet/yönelme edatı ve Yaratıcı'nın ismidir.

        ve huve (وَهُوَ)

        "Halbuki o ... bir durumdayken" manasında, eylemin kalitesini belirleyen "hal vavı" ve şahıs zamiridir. Teslimiyetin salt teorik bir inançta kalmaması gerektiğini, mutlaka aktif bir eylemsellikle desteklenmesi gerektiğini bildirir.

        muhsinun (مُحْسِنٌ)

        İbn Fâris, h-s-n kökünden türeyen ve "güzelliği, dengeyi ve kusursuzluğu aktif olarak üreten kişi" manasına gelen ism-i fail olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın eylemlerini (amelini) sıradan bir görev bilinciyle değil, sanki Allah'ı görüyormuşçasına devasa bir estetik, ihlas ve liyakatle (ihsan) yerine getirme makamını tanımlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ihsan kavramının ahlaki boyutunu inceler; İslam'da "teslim olmanın" (esleme) içsel teolojik bir duruşu, "muhsin olmanın" ise bu duruşun yeryüzüne, topluma ve eşyaya yansıyan o ahlaki, pratik ve onarıcı "iyilik/estetik" pratiğini temsil ettiğini detaylandırır.

        vettebea (وَاتَّبَعَ)

        İbn Fâris, t-b-a kökünün "birinin izini sürmek, peşinden gitmek ve arkasına takılmak" manalarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, ifti'al babında (ittiba) kullanılan fiilin, sıradan bir taklidi değil; aklî, kalbî ve iradî bir kararlılıkla, belirlenmiş bir rotadan (milletten) milimetrik olarak sapmadan yürümeyi nitelediğini belirtir.

        millete (مِلَّةَ)

        İbn Fâris, m-l-l kökünün "uzun süre dikilmek, din, yol, gidişat ve yasa" anlamlarına geldiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesindeki köken haritasını çıkararak, Süryanice ve Aramicedeki "melta" (söz, ferman, ilahi beyan) kökünden geldiğini ve Arapçada "dini-hukuki nizam/topluluk" manasına evrildiğini tesciller. Gabriel Said Reynolds, "millet" kavramının Kur'an'daki kimlik inşasını analiz eder; Kur'an'ın bu kelimeyle salt etnik bir aidiyeti (Arap asabiyetini) yıkarak, doğrudan doğruya İbrahim'in monoteist teolojisi etrafında birleşen evrensel ve dikey bir "ideolojik ulus/şeriat" (Millet-i İbrahim) kurguladığını teyit eder.

        ibrâhîme (إِبْرَاهِيمَ)

        Arthur Jeffery, kelimenin İbranice "Avraham" (çokların babası) ve Aramice köklerinden gelerek Arapçalaşmış kadim peygamber ismi olduğunu teyit eder. Ayetteki "saf monoteizm" idealinin tarihsel ve teolojik zirvesini niteler.

        hanîfâ (حَنِيفًا)

        İbn Fâris, h-n-f kökünün "bir yöne meyletmek, sapmak, ayağın içe basması" manalarından türeyerek "sapkınlıktan ve şirkten uzaklaşıp bütünüyle doğruya (tevhide) yönelmek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın fıtratındaki o saf ve kirlenmemiş rotayı, dışarıdan gelen hiçbir pagan dogmaya boyun eğmeden bütünüyle Allah'a yöneltmesini (şirkten istifa etmesini) tanımlar. Patricia Crone, "hanîf" kavramını Geç Antik Çağ Hicaz coğrafyası ekseninde inceler; kelimenin, Mekke'deki yozlaşmış müşrik/pagan yapının tam karşısında duran, Yahudilik veya Hristiyanlık kurumsal kiliselerine de entegre olmayan, bağımsız, orijinal ve radikal "İbrahimi monoteist damarı" niteleyen devasa bir teolojik sıfat olduğunu detaylandırır.

        vettehazallâhu (وَاتَّخَذَ اللَّهُ)

        İbn Fâris, e-h-z kökünün "bir şeyi sıkıca kavramak, elde tutmak, edinmek ve seçmek" manalarına geldiğini belirtir. İlahi iradenin şaşmaz bir lütufla ve bilinçli bir seçimle gerçekleştirdiği o mutlak statü yükseltme (edinme) eylemini niteler.

        ibrâhîme (إِبْرَاهِيمَ)

        Teolojik saflığın (hanifliğin) ve teslimiyetin modeli olan kadim peygamberin özel ismidir.

        halîlâ (خَلِيلًا)

        İbn Fâris, h-l-l kökünün "iki şeyin arası, boşluk, bir şeyin içine sızmak, nüfuz etmek ve zayıflamak" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, bu kökten türeyen "halîl" kelimesinin, sıradan bir arkadaşlıktan (sadîk) öte; sevginin, ruhun ve muhabbetin insanın kalbindeki en derin boşluklara (hücrelere) kadar sızdığı, araya hiçbir sırrın veya mesafenin giremediği "mutlak ve şeffaf samimi dostu" nitelediğini aktarır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin kapanışındaki bu "Allah İbrahim'i halil (dost) edindi" ilanının edebi ve psikolojik zarafetini analiz eder; Allah ile insan (yaratıcı ile yaratılan) arasındaki o korkutucu, mutlak dikey mesafe ve kudret ilişkisinin (Rabb-köle); teslimiyet (İslam), estetik iyilik (İhsan) ve şirksiz yönelim (Haniflik) sayesinde nasıl eridiğini ve doğrudan doğruya ilahi merkeze "hulle/halîl" olarak sızan devasa, sevgi dolu ve aşkın bir "ontolojik dostluğa" dönüştüğünü sarsıcı bir estetikle mühürlediğini vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X