Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nisâ Sûresi, 119. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nisâ Sûresi, 119. Ayet

    وَلَاُضِلَّنَّهُمْ وَلَاُمَنِّيَنَّهُمْ وَلَاٰمُرَنَّهُمْ فَلَيُبَتِّكُنَّ اٰذَانَ الْاَنْعَامِ وَلَاٰمُرَنَّهُمْ فَلَيُغَيِّرُنَّ خَلْقَ اللّٰهِۜ وَمَنْ يَتَّخِذِ الشَّيْطَانَ وَلِياًّ مِنْ دُونِ اللّٰهِ فَقَدْ خَسِرَ خُسْرَاناً مُب۪يناًۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veleudillennehum veleumenniyennehum veleâmurannehum feleyubettikunne âżâne-l-en’âmi veleâmurannehum feleyuġayyirunne ḣalka(A)llâh(i)(c) vemen yetteḣiżi-şşeytâne veliyyen min dûni(A)llâhi fekad ḣasira ḣusrânen mubînâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Onları mutlaka saptıracağım, onları boş kuruntulara kaptıracağım, kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar, emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler", demiştir. Allah'ı bırakıp da şeytanı dost edinen kimse elbette apaçık bir ziyana düşmüş olur.

      Onları mutlaka saptıracağım, onları boş kuruntulara kaptıracağım. Denilmiştir ki bu, lânetlenmiş Şeytan'ın neler yapacağı konusunda Cenâb-ı Hak tarafından kullarına verilen bir haberdir, amacı da ondan sakınmalarıdır. Onları mutlaka saptıracağım; bu, gerçekten dalâlete düşürmek anlamında değildir, çünkü Şeytan'ın kimseyi dalâlete düşürmeye gücü yetmez. Ama o, insanı dalâlete çağırır, sapıklığa giden yolu ona güzel, hidâyet yolunu da karmaşık gösterir. İşte dalâlet lafzının şeytana izâfe edilmesinin mânası budur. Yoksa şeytanın hiç kimseyi gerçek anlamda saptırmaya gücü yetmez. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle demektedir: "Aslında benim sizi zorlayacak gücüm yoktu; benim yaptığım size çağrıda bulunmaktan ibaretti". Şunu da belirtmek gerekir ki insanlar, Şeytan'ın çağrısı ve yolunu güzel göstermesiyle dalâlete düştüklerinde İblis onları kuruntulara kaptırır ve insanlar da çeşitli kuruntulara kapılırlar. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: "İnkâr edenler inananlara şöyle dediler: Eğer bu iyi bir şey olsaydı bizi bırakıp da onlara gelmezdi!" buyurmaktadır. Yine "Onlar, 'Yahudi veya hıristiyan olanlar hariç, hiç kimse cennete giremeyecek' dediler. Bu onların kuruntusudur" ve benzeri kuruntular. Allah'ın lâneti üzerine olsun, bu, Şeytan'ın verdiği kuruntulardandır. Onları mutlaka saptıracağım, meâlindeki ifadeye İbn Abbas dinden saptıracağım diye mâna vermiş, Onları boş kuruntulara kaptıracağım ifadesine de Câhiliyye inancına güvenmeleri için bu inançta hayır bulacaklarını telkin edeceğim. İbn Mesûd'un mushafında ise şöyle bir açıklama vardır: "Onlara vâdedeceğim, kuruntular vereceğim, hayvanları haram edeceğim, kendilerine emredeceğim de senin yarattıklarının şeklini değiştirecekler, onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar. Hayvanların kulaklarını yaracaklar, onları putlara kurban edecekler, yani kendilerinin tapındıkları putlara.

      Onlara emredeceğim de Allah'ın yarattığını değiştirecekler. Müfessirlerin söyledikleri dışında bu âyetin iki mânaya gelmesi muhtemeldir. Birincisi, Allah Teâlâ kendilerine tevhid inancını emretmek, onların Allah'tan başkasına kulluk etmemeleri ve kulluğu sadece Allah'a tahsis etmeleri için bu varlıkları yaratmıştır. Nitekim bir âyet-i kerîmede şöyle buyurmuştur: "Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım. Onlardan bir rızık istemiyorum". Halbuki İblis, onları Allah'tan başkasına kulluk etmeye çağırmaktadır. O, Cenâb-ı Hakk'ın "Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona yönel! Allah'ın yaratmasında değişme olmaz. İşte doğru din budur" meâlindeki âyet hakkında söylenen şeydir. Buradaki "doğru din" terkibi, "Allah'ın dini" diye açıklanmıştır. Buna göre Allah'ın yarattığını değiştirecekler anlamındaki cümle şu mânaya gelir: Allah'ın kendilerini yaratacağı amaçtan saptıracaklar. En doğrusunu Allah bilir.

      İkincisi, Cenâb-ı Hak hayvanları insanların faydalanmaları için yaratmış ve onların emrine vermiştir. İnsanlar ise onları kendilerine haram kılmışlar, "Bahîre, sâibe, vasîle ve hâm" gibi isimlerle putlara tahsis etmişlerdi, böylece Allah'ın insanlar için yaratmış olduğu faydaları kendilerine yasak etmişlerdi. İşte bu, Allah'ın kendileri için yarattığı şeyleri değiştirmekti. En doğrusunu Allah bilir.

      Tefsirciler ise bu söylediklerimizden farklı şeyler söylemiştir. Bazıları Allah'ın yarattığını değiştirecekler anlamındaki ifadeye "onlar burmak, iğdiş etmek" mânasını vermişlerdir. Bu, İbn Abbas'ın görüşüdür. Başkaları maksat Allah'ın dinidir, demiştir. İbn Abbas'ın da aynı şeyi söylediği nakledilmiştir. Şöyle de söylenmiştir: Maksat vâşire, nâmisa, mütefellice, vâsıle ve vâşime gibi yasaklardır. Allah'ın yarattıklarını değiştirmek konusunda maksadın, o gün insanların söyledikleri burup iğdiş etmek, müsle yapmak, dişleri inceltmek ve yüzdeki kılları yolmak gibi şeylerden İbn Abbas'ın aklına gelenlerin olma ihtimali yoktur. Zira o, bunu ancak öldükten sonra dirilme gününe kadar erteleme talebi üzerine söylemişti. Bunun helâl olmadığına veya bu gibi şeylerin yasaklandığına dair bir bilgiye sahip olmasının ihtimali yoktur. Çünkü şerîatin, bazan buna benzer şeyler irad etmesi mümkündür. Bundan dolayı yukarıda söylenenler uzak ihtimallerdir. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah'ı bırakıp da şeytanı dost edinen kimse. Yani Şeytan'a itaat eden, onun çağrısına uyan ve Allah'a değil ona kul olan kimse dünyada ve âhirette, elbette apaçık bir ziyana düşmüş olur. Böylelerinin dünyadaki zararı putlara adadıkları şeylere ait faydaların onlardan uzaklaşması, âhiretteki zararı da Allah'ın cezasına uğramalarıdır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ve le udıllennehum (وَلَأُضِلَّنَّهُمْ)

        İbn Fâris, d-l-l kökünün "doğru istikametten sapmak, hedeften uzaklaşmak, kaybolmak ve helak olmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Başındaki yemin lamı (le) ve sonundaki şeddeli nun (tekid) ile "And olsun ki onları kesinlikle saptıracağım" manasını taşıdığını açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiilin teolojik derinliğini inceler; şeytanın insanı mutlak hakikatten (vahiyden) koparıp, uçsuz bucaksız bir çölde rotasını kaybetmiş bir bedevi gibi ontolojik bir hiçliğe ve varoluşsal bir karanlığa (dalalete) sürükleme stratejisi olduğunu detaylandırır.

        ve le umenniyennehum (وَلَأُمَنِّيَنَّهُمْ)

        İbn Fâris, m-n-y kökünün "takdir etmek, ölçmek, arzulamak ve yalan yere ümitlendirmek" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın nefsine hoş gelen, gerçekte var olmayan sahte fantezileri ve asılsız kuruntuları (ümniyye) zihne enjekte etmek eylemini tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, şeytanın en tehlikeli silahının fiziksel zorlama değil, insanın zaaflarını kullanarak onu bitmek bilmeyen dünyevi ihtiraslara, ulaşılamaz hayallere ve sahte eskatolojik güvencelere (kuruntulara) hapsetmesi ve aklını felç etmesi olduğunu vurgular.

        ve le âmurennehum (وَلَآمُرَنَّهُمْ)

        İbn Fâris, e-m-r kökünün "bir işin yapılmasını kesin olarak istemek, buyurmak ve otorite" manalarına geldiğini belirtir. Şeytanın insana basit bir tavsiye değil, kendi kurduğu o paralel (şirk) sisteminde itaat edilmesi gereken "kesin bir emir ve dikta" dili kullandığını bildirir.

        fe le yubettikunne (فَلَيُبَتِّكُنَّ)

        İbn Fâris, b-t-k kökünün "bir şeyi şiddetle kesmek, koparmak, yarmak ve parçalamak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hayvanın kulağını kökünden kesip yarmak şeklindeki spesifik fiziksel eylemi tanımladığını açıklar.

        âzâne (آذَانَ) el-en’âmi (الْأَنْعَامِ)

        İbn Fâris, u-z-n kökünün "kulak, işitme organı", n-a-m kökünün ise "yumuşaklık, hayvan sürüsü, deve ve koyun" manalarına geldiğini belirtir. Gabriel Said Reynolds, "Hayvanların kulaklarını kesinlikle yaracaklar" ifadesini Geç Antik Çağ Arap pagan ritüelleri bağlamında inceler; müşriklerin belirli develeri putlara (sahte ilahlara) adadıklarında, bu adanmışlığı toplum içinde meşrulaştırmak ve işaretlemek için hayvanın kulağını ortadan yardıklarını (bahîra uygulaması), Kur'an'ın bu spesifik batıl ve ilkel inancı doğrudan doğruya şeytanın fıtrata ve akla yönelik bir "operasyonu/emri" olarak deşifre ettiğini teyit eder.

        ve le âmurennehum (وَلَآمُرَنَّهُمْ) fe le yuğayyirunne (فَلَيُغَيِّرُنَّ)

        İbn Fâris, ğ-y-r kökünün "bir şeyin aslından farklılaşması, bozmak, başkalaştırmak ve kendi doğasından çıkarmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, tef'il babında (tağyir) kullanılan bu fiilin, bir şeyin kendi orijinal, saf ve doğal halinden (fıtratından) bütünüyle koparılıp tersine/bozuk bir forma dönüştürülmesi eylemini nitelediğini açıklar.

        halka (خَلْقَ) allâhi (اللَّهِ)

        İbn Fâris, h-l-k kökünün "bir şeyi bir ölçüye göre yoktan var etmek, pürüzsüz yaratmak ve fıtrat" manalarına geldiğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, şeytanın nihai hedefi olan "Allah'ın yaratışını/fıtratını değiştirmek" (tağyir-i halk) beyanının teolojik ve biyopolitik ufkunu analiz eder; şeytanın insanı sadece ritüelistik bir günaha değil, doğrudan doğruya insanın biyolojik, psikolojik ve sosyolojik orijinal ayarlarıyla (fıtratla) oynamaya, cinsiyet kimliğini, ahlaki doğayı veya ekolojik dengeyi bozmaya yönelttiğini, bunun basit bir hata değil, ilahi yaratım projesine yönelik en radikal, en yıkıcı ve mutlak "ontolojik sabotaj" olduğunu detaylandırır.

        ve men (وَمَنْ) yettehızi (يَتَّخِذِ)

        İbn Fâris, e-h-z kökünün "bir şeyi sıkıca kavramak, elde tutmak, benimsemek, edinmek ve kendi tasarrufuna geçirmek" manalarına geldiğini belirtir.

        eş-şeytâne (الشَّيْطَانَ)

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesindeki (İbranice ve Aramice) "satan" (düşman, isyankar, muhalif) kökünden geldiğini ve insanın fıtratını bozmaya yemin etmiş mutlak kötülük merkezini/aktörünü tanımladığını tesciller.

        veliyyen (وَلِيًّا)

        İbn Fâris, v-l-y kökünün "iki şeyin aralarında boşluk kalmayacak şekilde yan yana gelmesi, yakınlık, dost, idareci ve himaye eden" anlamlarına geldiğini açıklar. Patricia Crone, "veli" kavramını Geç Antik Çağ kabile himaye (veleyâ) sistemi üzerinden okur; insanın Allah'ı bırakıp şeytanı veli edinmesinin basit bir günah olmadığını, şeytanın idaresi altına gönüllü olarak girmek, onun siyasi/teolojik otoritesini kabul etmek ve ilahi nizamdan kopmak manasına gelen mutlak bir "sadakat/taraf değişimi" ve ontolojik ihanet olduğunu teyit eder.

        min dûni (مِنْ دُونِ) allâhi (اللَّهِ)

        İbn Fâris, d-v-n kökünün "bir şeyin aşağısında, berisinde, dışında kalan" manasına geldiğini kaydeder. "Allah'ı bırakarak, O'nun astlarından" manasını taşır ve dikey ilahi otoritenin reddedilip yerine yatay, sahte bir himayenin (şeytanın) konulduğunu bildirir.

        fekad (فَقَدْ) hasira (خَسِرَ)

        İbn Fâris, h-s-r kökünün "sermayeyi tüketmek, ziyana uğramak, ticaretin çökmesi ve iflas" anlamlarına geldiğini belirtir. Cümleyi şarta bağlayan (fe) ve kesinlik bildiren (kad) tahkik edatıyla birlikte, eylemin sonucunun mutlak ve tartışılmaz bir çöküş olduğunu ifade eder.

        husrânen (خُسْرَانًا) mubînâ (مُبِينًا)

        İbn Fâris, b-y-n kökünün "iki şeyin arasını ayırmak, saklanamaz olmak ve apaçık görünmek" manalarına geldiğini açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin sonundaki bu "apaçık bir hüsran/iflas" tamlamasının edebi ve eskatolojik dehşetini inceler; şeytanın o yaldızlı kuruntularına (ümniyye) aldanarak kendi fıtratını (halk) bozan insanın, ahiret mahkemesinde elinde hiçbir sermaye kalmadığını anladığı o trajik anı; bunun sadece dünyevi veya ticari bir kayıp değil, insanın kendi ontolojik sermayesini (ruhunu) bütünüyle şeytana devredip tükettiği "gizlenemez, telafi edilemez ve mutlak (mubin) bir varoluşsal iflas" olarak sarsıcı bir rasyonaliteyle mühürlediğini vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X