Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nisâ Sûresi, 111. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nisâ Sûresi, 111. Ayet

    وَمَنْ يَكْسِبْ اِثْماً فَاِنَّمَا يَكْسِبُهُ عَلٰى نَفْسِه۪ۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemen yeksib iśmen fe-innemâ yeksibuhu ‘alâ nefsih(i)(c) vekâna(A)llâhu ‘alîmen hakîmâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Kim bir günah işlerse onu ancak kendi aleyhine işlemiş olur. Allah her şeyi bilmektedir, büyük hikmet sahibidir.

      Kim bir günah işlerse onu ancak kendi aleyhine işlemiş olur. Çünkü onun neticesi kendisine dönecektir, dolayısıyla kötülüğü sanki kendi aleyhine yapmış olmaktadır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ve men (وَمَنْ)

        İbn Fâris, şart ve genellik bildiren "her kim, kim ki" anlamındaki edat olduğunu belirtir. Eylemin failini belirsiz bırakarak hükmün evrenselliğini kurar.

        yeksib (يَكْسِبْ)

        İbn Fâris, k-s-b kökünün "çabalamak, emek harcamak, bedel ödeyerek bir şeyi elde etmek ve kazanmak" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın tamamen kendi hür iradesiyle, bilinçli bir kasıt ve yoğun bir çaba sonucunda ürettiği maddi veya manevi fayda/zararı nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "kesb" kavramının kelam ilmindeki (insan iradesi ve kader) kurucu rolünü analiz eder; ayette failin kötülüğü veya günahı kazara değil, mahkeme salonunda kurduğu kumpaslar ve yalanlarla bizzat "kendi aktif eylemselliği ve iradi emeğiyle" (yeksib) ürettiğini, dolayısıyla tüm sorumluluğun mutlak surette insana ait olduğunu vurgular.

        ismen (إِثْمًا)

        İbn Fâris, e-s-m kökünün "insanı hayırdan, sevaptan ve hedeften alıkoyan ağırlık, yavaşlatan yük, suç ve günah" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, insanın ahlaki tekamülünü felç eden, bilerek işlenmiş kasıtlı ve ağır suçu tanımlar. Toshihiko Izutsu, "ism" kavramını Kur'an'ın etik sistemi bağlamında inceler; bu kelimenin basit bir dini kural ihlali olmadığını, aksine insanın kendi ontolojik yürüyüşünü yavaşlatan, onu ilahi nizamda geride bırakan devasa bir "manevi kambur/pranga" olduğunu; özellikle Nisa suresindeki bu hukuki bağlamda, atılan iftiranın veya yalan şahitliğin failin boynuna dolanan en ağır yük olduğunu detaylandırır.

        fe innemâ (فَإِنَّمَا)

        İbn Fâris, cümlenin başına gelerek hükmü kesinleştiren ve başka ihtimalleri dışlayan hasr (sınırlandırma/tahsis) edatıdır. "Sadece, ancak ve ancak, muhakkak ki" manalarını taşıyarak eylemin sonucunu tek bir merkeze kilitler.

        yeksibuhû (يَكْسِبُهُ)

        "Onu (o günahı) kazanır/üretir" manasında, aynı fiilin (k-s-b) failin kendisine dönen zamirle (hu) pekiştirilmiş halidir. İradi eylemin sonucunun mutlak surette failin omuzlarına yüklendiğini bildirir.

        alâ (عَلَىٰ) nefsihî (نَفْسِهِ)

        İbn Fâris, n-f-s kökünün "can, kan, nefes, benlik ve insanın varoluşsal özü" manalarına geldiğini belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "Ancak ve ancak kendi nefsinin aleyhine kazanır" (fe innemâ yeksibuhû alâ nefsih) cümlesindeki sarsıcı edebi ve psikolojik ironiyi analiz eder; iftira atan veya adaleti yanıltan kişinin, zahirde karşı tarafı mahvettiğini ve kendisinin bu işten kârlı çıktığını (kesb) sandığını, ancak ilahi yasanın bu "sahte kazancı", bumerang gibi failin bizzat kendi varoluşuna feci bir "yıkım ve zarar" olarak iade ettiğini; kötülüğün ontolojik olarak sadece sahibini vurduğunu mühürlediğini vurgular.

        ve kâne (وَكَانَ)

        İbn Fâris, k-v-n kökünün "var olmak, bir halde bulunmak" manasına geldiğini kaydeder. Allah'ın sıfatlarıyla birlikte kullanıldığında, bu denetim ve yargı mekanizmasının anlık olmadığını, ebedi ve sarsılmaz bir ilahi yasa (sünnetullah) olduğunu bildirir.

        allâhu (اللَّهُ)

        Yaratıcı'nın özel ismidir. Kendi aleyhine günah kazanan insanın karşısındaki mutlak ve yanılmaz yargı makamını niteler.

        alîmen (عَلِيمًا)

        İbn Fâris, a-l-m kökünün "bir şeyin hakikatini idrak etmek, eşyayı diğerinden ayıran kesin iz ve bilmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın sıfatı olarak (Alîm); mahkeme salonundaki o kapalı kapılar ardında kurgulanan sahte delilleri, yalan yeminleri ve failin kalbinin en derinindeki o asıl karanlık niyeti (kasıtlı günahı) bütünüyle ve eksiksiz kavrayan otoriteyi tanımlar.

        hakîmâ (حَكِيمًا)

        İbn Fâris, h-k-m kökünün "bir şeyi engellemek, nizam vermek, sağlamlaştırmak ve adaletle hükmetmek/karara bağlamak" manalarına geldiğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin kapanışındaki bu "Alîm ve Hakîm" sıfatlarının teolojik ve hukuki caydırıcılığını inceler; insanın kendi ürettiği yalanlarla dünyevi adaletten, peygamberin mahkemesinden veya toplumun kınamasından sıyrılabileceğini, ancak her şeyi "Bilen" (Alîm) Allah'ın, o günahın bedelini doğrudan failin kendi ontolojisine sabitleyerek mutlak, pürüzsüz ve kaçılamaz bir adaletle "Hükmünü/Cezasını keseceğini" (Hakîm) sarsıcı bir netlikle ilan ettiğini detaylandırır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X