وَمَنْ يَعْمَلْ سُٓوءاً اَوْ يَظْلِمْ نَفْسَهُ ثُمَّ يَسْتَغْفِرِ اللّٰهَ يَجِدِ اللّٰهَ غَفُوراً رَح۪يماً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nisâ Sûresi, 110. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: nisa suresi 110. ayet, kapı, nisa 110, tövbe, nisa suresi, bağışlanma, allah, rahim, amel, mağfiret, rahmet
-
Kim bir kötülük yapar veya nefsine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse, Allah'ı çok yarlıgayıcı ve esirgeyici bulacaktır.
Kim bir kötülük yapar veya nefsine zulmederse. Bu ilâhî beyanda yer alan kötülük ve zulüm aynı şeydir. Yani kötülük yapan kendisine zulmetmiş, kendine zulmeden de kötülük yapmış olur. Bunun, İbn Abbas'ın söylediği gibi, insanlara kötülük yapan veya Allah'a karşı görevlerinde kendine zulmeden anlamına gelmesi de muhtemeldir. Abdullah b. Mesûd'un şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu âyet, yani Kim bir kötülük yapar veya nefsine zulmederse meâliyle başlayan âyet, Kur'ân'da insanı en çok ümitlendiren âyettir. Onun şöyle dediği de rivayet edilmiştir: Yüce Allah'ın Kitabında dört âyet vardır ki, onlar bana kızıl ve siyah develere sahip olmaktan daha sevimli gelir:
"Şüphe yok ki Allah zerre kadar haksızlık etmez; o zerre, bir iyilik ise onu katlar, kendi katından da büyük mükâfat verir" meâlindeki âyet; "Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını dilediği kimse hakkında bağışlar"; "Eğer onlar kendilerine kötülük ettiklerinde sana gelseler de Allah'tan bağışlanmayı dileselerdi, peygamber de onlar için mağfiret dileseydi, elbette Allah'ı ziyadesiyle affedici ve esirgeyici bulurlardı" meâlindeki âyet ve bir de Kim bir kötülük yapar veya nefsine zulmederse meâlindeki âyet.
Alkame ve Esved, Abdullah b. Mesûd'un şöyle dediğini de rivayet ederler: Allah'ın Kitabında iki âyet vardır ki günah işleyen bir kul bu âyetleri okur ve sonra Allah'tan mağfiret dilerse mutlaka bağışlanır: "Onlar çirkin bir şey yaptıkları veya kendilerine kötülük ettikleri zaman Allah'ı hatırlarlar da hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Zaten günahları Allah'tan başka kim bağışlayabilir ki? Onlar, yaptıklarında bile bile ısrar etmezler" meâlindeki âyet ile Kim bir kötülük yapar veya nefsine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse meâlindeki âyet.
Yorumu Yorumla
-
ve men (وَمَنْ)
Şart ve genellik bildiren "her kim, kim ki" anlamındaki edattır.
ya'mel (يَعْمَلْ)
İbn Fâris, a-m-l kökünün "yapmak, kasti eylem, çalışmak" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sıradan veya tesadüfi bir hareketten ziyade, iradeye dayalı, bilinçli ve kasıtlı olarak ortaya konan eylemi tanımlar.
sûen (سُوءًا)
İbn Fâris, s-v-e kökünün "kötülük, çirkinlik, insanın fıtratını rahatsız eden en feci durum" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, başkalarına (diğer insanlara veya topluma) zarar veren, onların haklarını gasp eden müteaddi (geçişli) kötülüğü nitelediğini açıklar.
ev (أَوْ)
"Veya, yahut" manasında alternatif/seçenek bildiren bağlaçtır.
yazlim (يَظْلِمْ) nefsehû (نَفْسَهُ)
İbn Fâris, z-l-m kökünün "bir şeyi asıl bulunması gereken yerden başka yere koymak, hakkı eksiltmek ve karanlık", n-f-s kökünün ise "can, benlik, insanın özü" manalarına geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, "kendi nefsine zulmetmek" kavramının ontolojik ve psikolojik derinliğini analiz eder; "sûen" (başkasına yapılan kötülük) kavramının hemen ardından gelen bu ifadenin, fail başkasına doğrudan zarar vermese bile, günah işleyerek bizzat kendi ruhsal varoluşunu (nefsini) ilahi ışıktan kopardığını ve kendini manevi bir karanlığa (zulme/zulmete) mahkum ettiği feci bir "öz kıyım/öz yıkım" eylemini detaylandırır.
summe (ثُمَّ)
İbn Fâris, eylemler arasında bir zaman aralığı (süreç ve gecikme) bulunduğunu bildiren atıf edatı olduğunu kaydeder.
yestağfiri (يَسْتَغْفِرِ) allâhe (اللَّهَ)
İbn Fâris, ğ-f-r kökünün "bir şeyin üzerini örtmek, kirlenmekten korumak ve çirkinliği gizlemek" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, istif'al babında kullanılan bu fiilin, kişinin işlediği o kötülüklerin ve zulümlerin faturasının (kirinin) mutlak ilahi otorite tarafından örtülmesini şiddetle talep etmesi olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "summe" (sonra) edatıyla "istiğfar" eyleminin ardışık kurgusunu inceler; günah ile tevbe arasına giren o gecikmeli zaman diliminin bile (summe) ilahi rahmetin kapısını kapatmadığını, İslam'da tövbenin (istiğfarın) anlık bir dil ritüeli değil, suçluluk psikolojisinin ardından gelen kalbi ve eylemsel bir "ontolojik telafi ve geri dönüş" çabası olduğunu detaylandırır.
yecidi (يَجِدِ) allâhe (اللَّهَ)
İbn Fâris, v-c-d kökünün "aramak, bulmak, hissetmek ve kesin olarak idrak etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Şartın gerçekleşmesi durumunda (istiğfar edildiğinde), failin Allah'ın varlığı ve lütfuyla kaçınılmaz, şaşmaz ve mutlak bir şekilde yüzleşeceğini (Onu bulacağını) mühürler.
ğafûran (غَفُورًا)
İbn Fâris, ğ-f-r kökünden türeyen mübalağa (aşırılık) ism-i faili olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın sıfatı olarak (Gafûr); işlenen kötülüğün (sûen) ve öz yıkımın (zulmün) büyüklüğünden bağımsız olarak, günahın cezasını ve utancını mutlak bir kapasiteyle örten ilahi makamı tanımlar.
rahîmâ (رَّحِيمًا)
İbn Fâris, r-h-m kökünün "acımak, şefkat göstermek, korumak ve yufka yüreklilik" manalarına geldiğini kaydeder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Nisa Suresi'ndeki yargısal ihanet ve geceleyin kurulan kumpas (105-109) bağlamının hemen ardına yerleşen bu ayetin eskatolojik ve psikolojik terapisini analiz eder; mahkemeyi yanıltan o profesyonel hainlere bile, eğer eylemlerinden vazgeçip yönlerini değiştirirlerse (istiğfar) ebedi bir bağışlanma ve şefkat (Rahîm) vizesi sunulduğunu; ilahi merhamet kapısının ölmeden önce hiçbir suçluya ontolojik olarak mühürlenmediğini sarsıcı ve devasa bir "açık kapı (rehabilitasyon) manifestosu" olarak ilan ettiğini vurgular.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla