دَرَجَاتٍ مِنْهُ وَمَغْفِرَةً وَرَحْمَةًۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُوراً رَح۪يماً۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nisâ Sûresi, 96. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: dereceler, nisa suresi 96. ayet, nisa suresi, bağışlanma, rahmet, nisa 96, allah, rahim, mağfiret
-
95. Müminlerden -özür sahibi olanlar dışında- oturup kalanlar, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihat etmekte olanlara eşit olamazlar. Allah, malları ve canlarıyla cihat edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah bütün müminlere o güzel geleceği vadetmiştir, ama mücahidleri -çok büyük bir karşılıkla- oturanlardan üstün kılmıştır. (Bu karşılık,) O'ndan gelen rahmet, günahların örtülmesi ve üstünlük dereceleridir. Zaten Allah hep günahları örtmekte merhametiyle muamele etmektedir.
96. (Bu karşılık,) O'ndan gelen rahmet, günahların örtülmesi ve üstünlük dereceleridir. Zaten Allah hep günahları örtmekte merhametiyle muamele etmektedir.
Müminlerden -özür sahibi olanlar dışında- oturup kalanlar, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihat etmekte olanlara eşit olamazlar. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Bu, cihadın gönüllü olduğu vakitte idi. Şayet farz olsaydı "la yestevi" (لا يستوي) şu şununla eşit olamazlar ifadesinin bir anlamı kalmazdı; oturan ile cihat eden zaten eşit değildir, biri farzdır, diğeri değildir.
Hasan-ı Basri'ye şöyle denilmiştir: Bu zikrettiğin yorum, o vakitte cihadın farz olmadığını göstermez. Görmez misin ki Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "İman etmiş kimse günaha batmış kimse gibi olur mu? Bunlar elbette eşit değildirler". Yine şöyle buyurmuştur: "Yoksa kötülüğe gömülüp kalanlar, hayatlarını ve ölümlerini, eşit olarak iman edip dünya ve ahiret için yararlı işler yapanlarınki gibi mi yapacağımızı zannediyorlar?" Cenab-ı Hak iki zıddı bir araya getirmiş, sonra da "eşit değillerdir" buyurmuştur. Buna göre cihadın farz kılınmış olma ihtimali daha kuvvetlidir.
Özür sahibi olanlar dışında. Yüce Allah bu beyanında özür sahibi olanları kısa bir ifade ile istisna etmiş, onların durumunu ve kendilerinden cihat farziyetini düşürmesini de başka ayetlerde açıklamıştır. O da O'nun şu beyanıdır: "Gözü görmeyene zorlama yoktur, topala zorlama yoktur, hastaya zorlama yoktur"; "Güçsüzler, hastalar...". Bu, ilim adamlarının üzerinde icma ettiği hususlardan olup onlar, Allah'ın, niteliklerini beyan ettiği ve cihaddan geri kalmaları hususunda kendilerini mazeretli kabul ettiği şu kimselerin durumunda olanlardan zorluğu kaldırmıştır. İbn Abbas'tan da rivayet edildiğine göre o, şöyle demiştir: "Yüce Allah cihat edenlerin oturanlara nispetle üstünlüğünü zikredince ve onları 'Oturanlarla cihat edenler bir değildir' mealindeki beyanıyla cihada teşvik edince, ama olan Abdullah b. Ummu Mektum Hz. Peygamber'e gelerek şöyle demiştir: "Ey Allah'ın Elçisi! Allah cihat edenlerin oturanlara karşı üstünlüğünü zikretti, bizim halimiz gördüğün gibidir, ama biz de cihat etmek istiyoruz". Bunun üzerine "Gayri uli'd-dararı" (غير أولي الضرر) Özür sahibi olanlar dışında anlamındaki ayet inmiştir. Kötürüm oldukları için cihat edenlere verilen ecir onlara da verilmiştir. Tefsir alimlerinin çoğu bu görüştedir. Kisai şöyle demiştir: "ed-Darar" (الضرر) kelimesi "ed-darir" (الضرير) ve "el-madnur" (المضنور) kelimelerinin mastarıdır. "ed-Darir" (الضرير) ama demektir. Arapçada kişi kör ise sözlükte şöyle ifade edilir "durre besaruhu" (ضر بصره).
Gerçi Allah bütün müminlere o güzel geleceği vadetmiştir. Oturana da cihat edene de. Ama mücahidleri -çok büyük bir karşılıkla- oturanlardan daha üstün kılmıştır. Denildi ki bu üstünlük, özürsüz olarak evinde oturana karşı cihat edene aittir, Cenab-ı Hak ona büyük bir ecir vermiştir. Allah, malları ve canlarıyla cihat edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı. Bu ayette oturanlara bir derece üstün kılmış, birinci ayette ise cihat edenleri oturanlara karşı birçok derece ile üstün kılmıştır. Ne var ki bize göre buradaki dereceler birbirinden farksızdır. Görmez misin ki Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Erkeklerin ise onların üzerinde bir dereceleri mevcuttur". O, bir şey değil, belki birçok şeydir. Özür sebebiyle oturup savaşa gitmeyen gücü yettiği takdirde savaşa çıkmayı temenni ediyorsa ecir bakımından savaşa katılanla eşittir. Çünkü böyle olmasaydı ayette istisna yapmanın bir anlamı kalmazdı. Bu ayet-i kerimede şuna işaret vardır: Cihat farz-i kifayedir, hitap her ne kadar umumi ise de bazılarının yapması ile diğerlerinin sorumluluğundan düşer. Bu aynen Yüce Allah'ın şu beyanı gibidir: "Bununla beraber, müminlerin hepsinin toptan savaşa çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminden bir grup dinde yeterli bilgi sahibi olmaya çalışmak ve seferden dönen toplulukları uyarmak üzere geride kalmalıdır. Umulur ki sakınırlar". İlim talep etmek için yola çıkmak fazı farz-i kifayedir. Bazıları bu işi gördüğü takdirden düşer. Cihat farzı da bunun gibidir. Gerçi bu hüküm, Allah Teala'nın Berae (Tevbe) suresinde seferden geri bırakılan üç kişiye yönelik sitemine aykırı görünmektedir. Ne var ki onlar Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemden geri kalmışlardı. Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Medine halkı ve çevresinde bulunan bedeviler, Resulullah'a katılmaktan geri kalamaz ve onu bırakıp kendi canlarının derdine düşemezler". Görüldüğü üzere Allah Teala onlara, sadece Hz. Peygamber'den geri kaldıkları için sitemde bulunmuştur.
Yorumu Yorumla
-
deracâtin (دَرَجَاتٍ)
İbn Fâris, d-r-c kökünün "adım adım ilerlemek, yukarı çıkmak, merdiven basamağı ve rütbe" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, çoğul formda gelen bu kelimenin maddi bir yükseklikten ziyade manevi, ahlaki ve ontolojik statü yükselişlerini (hiyerarşiyi) nitelediğini aktarır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bir önceki ayette (Nisa 95) mücahitlere vaat edilen üstünlüğün devamı niteliğindeki bu "dereceler" kavramını analiz eder; Allah yolunda savaşmanın karşılığının tek ve sıradan bir ödül olmadığını, aksine savaş alanında alınan riskin, feda edilen kanın ve harcanan servetin tam milimetrik karşılığına denk gelen, son derece adil, katmanlı ve yüksek bir "ilahi terfi/rütbe" sistemi olduğunu detaylandırır.
minhu (مِّنْهُ)
İbn Fâris, ayrılma, başlangıç ve aidiyet bildiren "min" edatı ile "o" (hu) zamirinin birleşimi olduğunu belirtir. Verilen bu yüksek rütbelerin doğrudan doğruya mutlak otorite olan "O'ndan (Allah'tan)" kaynaklandığını ve bu lütfun sarsılmaz bir garantiye bağlandığını ifade eder.
ve mağfiraten (وَمَغْفِرَةً)
İbn Fâris, ğ-f-r kökünün "bir şeyin üzerini örtmek, kirlenmekten korumak ve gizlemek" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, ilahi azabın insana ulaşmasını engelleyen koruyucu bir kalkanı ve günahların mutlak surette affedilmesini tanımlar. Toshihiko Izutsu, mağfiret kavramını savaş psikolojisi ve ahlakı bağlamında inceler; savaş alanının kaotik doğası, kan dökmenin getirdiği varoluşsal ağırlık ve insanın o şiddet sarmalında ister istemez esnetebileceği ahlaki sınırlar göz önüne alındığında, bu "mağfiret" vaadinin, mücahidin sırtındaki tüm o psikolojik travmayı, dünyevi suçluluk hissini ve geçmiş günahları kökünden temizleyen muazzam bir "ilahi terapi ve arındırma" mekanizması olduğunu detaylandırır.
ve rahmeten (وَرَحْمَةً)
İbn Fâris, r-h-m kökünün "acımak, şefkat göstermek, korumak ve yufka yüreklilik" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'a nispet edildiğinde bunun sadece pasif bir acıma duygusu olmadığını, aksine muhatabı kötülüklerden kurtarıp ona mutlak iyiliği ve lütfu ulaştıran "aktif bir ihsan eylemi" olduğunu açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette art arda sıralanan "dereceler, mağfiret ve rahmet" üçlemesinin ontolojik tamlığını analiz eder; derecelerin makamları yükselttiğini, mağfiretin geçmişin günahlarını sildiğini, rahmetin ise mücahidin hem dünyadaki hem de ahiretteki varoluşunu sarsılmaz bir sevgi ve güvence (şefkat) halesi içine alarak bu ilahi sözleşmeyi (cihadı) taçlandırdığını vurgular.
ve kâne (وَكَانَ) allâhu (اللَّهُ)
İbn Fâris, k-v-n kökünün "var olmak, meydana gelmek, bir halde bulunmak" manalarına geldiğini belirtir. Allah lafzıyla birlikte kullanıldığında, bu durumun bir başlangıcı veya sonu olmayan, zamandan münezzeh, mutlak ve ebedi bir ilahi yasa (sünnetullah) olduğunu tesciller.
ğafûran (غَفُورًا)
İbn Fâris, ğ-f-r kökünden türeyen mübalağa ism-i faili (abartılı etken sıfat) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "çokça örten, günahların miktarından ve büyüklüğünden bağımsız olarak bağışlama eylemini kesintisiz bir kapasiteyle gerçekleştiren" (Gafûr) makamını tanımlar.
rahîmâ (رَّحِيمًا)
İbn Fâris, r-h-m kökünden türeyen ve eylemin sürekliliğini bildiren sıfat olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, iyiliği ve lütfu sürekli olan (Rahîm) makamını ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin kapanışında bu iki ismin (Gafûr ve Rahîm) yan yana gelmesinin edebi ve teolojik estetiğini inceler; savaş, kan, şiddet ve mücahitlerin üstünlüğünden bahseden o son derece ağır, gerilimli ve askeri bağlamın (Nisa 95-96) mutlak bir "bağışlama ve şefkat" vurgusuyla sonlandırılmasının feci derecede sarsıcı olduğunu; bunun, İslam'ın savaşının (cihadın) salt bir yıkım, öfke veya intikam mekanizması değil, aksine ilahi şefkate ve mutlak barışa (rahmete) ulaşmak için katlanılan trajik ama ontolojik olarak zorunlu bir "arınma koridoru" olduğunu tüm inananların zihnine mühürlediğini detaylandırır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla