مَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً حَسَنَةً يَكُنْ لَهُ نَص۪يبٌ مِنْهَاۚ وَمَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً سَيِّئَةً يَكُنْ لَهُ كِفْلٌ مِنْهَاۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ مُق۪يتاً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nisâ Sûresi, 85. Ayet
Daralt
X
-
Kim güzel bir şefaatte bulunursa ondan kendisi için bir nasip olur; kim de kötü bir işe aracılık ederse onun da buna denk bir payı olur. Allah her şeyi koruyup hakkını vermektedir.
İyi Şefaat - Kötü Şefaat
Kim güzel bir şefaatte bulunursa ondan kendisi için bir nasip olur; kim de kötü bir işe aracılık ederse onun da buna denk bir payı olur. Yüce Allah yapılan şefaatin ne tür olduğunu zikretmemiştir. İyi şefaatin, kişi için Allah'tan bağışlama ve rahmet dilemeye yönelik bir dua olması muhtemeldir. Kul bu şefaate layık olur, dua ve rahmetten payı olur. Kötü şefaat ise lanet ve azap duasıdır, kul buna müstahak değildir, o dua sebebiyle de bir payı olur. Denildi ki bu husus Arapların şu sözüne benzer: "Hayra vesile olan hayır yapmış gibidir". Başkasına yönelik hayra kılavuzluk eden kimse o hayırda kendisinin de payı olur, kötülüğe sebep olan da aynı şekildedir. Şefaat kavramı, zulümde şefaatte bulunmaya da ihtimali vardır, bir kimse müslüman kardeşinden zulmü yok etmeye çalışırsa bu, iyi şefaattir, bunu yapana ondan bir pay vardır. Kötü şefaat ise bozulduğu takdirde kişiye kötülük ve zulüm gelecek bir işi bozmaya çalışmaktır. Bundan dolayı o kimse için günah vardır. Denildi ki iyi şefaat senin de şefaat edilenin de faydalandığı ve kendisiyle başkasının da amel ettiği iştir; o iş seninle öteki arasındadır, ikisi de bunda ortaktır; kendisi sebebiyle zarar gördüğün şefaatte de ikisi ortaktır. İyi şefaat, her iyilikte bulunan ve onu emreden herkesin yaptığı şefaattir. Kötü şefaat ise yasaklanmış her işi yapan ve onu emreden kişinin şefaatidir. Her ikisi yani emreden de yapan da birlikte bu işlerde ortaktır. (Bu söylediklerimizi şu hadisler de destekler mahiyettedir:) Hz. Peygamber'den rivayet edilen: "Her iyilik sadakadır"; "Hayra öncülük eden onu yapan gibidir"; "Allah sıkıntıya düşene yardım etmeyi sever". Hasan-ı Basri'den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Dilin sadakasından daha üstün bir sadaka yoktur". Denildi ki dilin sadakası nedir ey Allah'ın Resûlü, diye sorulunca şöyle cevap vermiştir: "Şefaattir, sen onunla iyilik ve ihsanı kardeşine ulaştırırsın, ondan hoş olmayan şeylerin ağırlığını uzaklaştırırsın, onun aracılığıyla kanın akmasını durdurursun".
"Kifl" ve "nasib" kelimeleri aynı anlamdadır. Denildi ki "kifl" parçadır ve tekdir. Yine denildi ki "kifl" günahtır, fakat onun özel adı değildir. Görmez misin ki Yüce Allah "Allah'a saygısızlıktan sakının ve Resûlü'ne iman edin ki size rahmetinden iki kat (kifleyn) versin".
Şefaatin Konumu
Şefaat insanların ihtiyaç duydukları hususların en büyüklerindendir, çünkü Kur'an onu zikretmiş, Resûlullah'tan gelen rivayetlerde de yer almıştır. Şefaat, bilinen duruma göre, nefret ve cezanın sözkonusu olduğu durumlarda devreye girer. Hayırlı kimselerin ve cezaya müstahak olandan razı olan kimselerin şefaati ile ceza sahibi affedilir. Belirtmek gerekir ki, büyük günahlar sebebiyle cehennemde ebedi kalınacağını savunanlara göre, küçük günahlardan dolayı kula azap vermek caiz değildir. Büyük günahlar ise şefaat yoluyla atfedilen suçlardandır. O takdirde (ulûhiyyet makamına) minnet etme konusunda Kur'an'dan ve Sünnet'ten gelen bunca beyanların çoğu ortadan kalkar, ayrıca ilim ehlinin Allah'a ve O'nun rahmetine yönelik fıtri kabulleri devreden çıkar, müslümanların, peygamberlerin şefaatini vesile kılan dualar boşa çıkar. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Bazıları alimler, şefaatin iki anlama geldiğini söylemiştir: Birincisi, birinin güzel taraflarını başkasının yanında zikretmektir, ta ki onun mertebe ve derecesini ortaya koysun, böylece onun yanında mertebe sahibi olmasını sağlasın. İkincisi ise onun için dua etmesidir. Bunların ilkinde şefaati, o kişiye yöneltme ihtimali taşır. İkincisi, Yüce Allah'ın şu beyanıyla açıklanmıştır: 'Arşı yüklenenler ile onun çevresinde bulunanlar... en küçük kurtuluş budur" kısmına kadar. Yine Cenab-ı Hak'kın: "Onlar ancak Allah'ın seçtiği kimselere şefaat ederler ve onlar Allah korkusundan titrerler". Bu, şefaatin iki şeklini de göstermektedir. Çünkü Allah tarafından seçilen kimse derece ve değer sahibidir, o kişi aynı zamanda meleklerin şefaatinden bahseden ayetin kapsamında olan kimselerdendir.
Şöyle de denilebilir: Şefaat için sözkonusu edilen iki konumun ilki ahiretle ilgilidir, ancak bunun bir anlamı yoktur, iki sebeple: Birincisi, buradaki durum şefaat edilecek kişinin halinin bilinmemesine bağlıdır. Halbuki Allah Teala bunun mahiyetini bilmektedir; buna mukabil O'ndan başkasının gizli gerçekleri, şu ilahi beyanlarda görüldüğü üzere: 'Allah'ın, peygamberleri toplayıp da onlara "Size ne cevap verildi?" diye soracağı gün onlar: "Bizim bir bilgimiz yoktur. Bütün gizlileri tam olarak bilen yalnız sensin" diyecekler". İsa aleyhisselam da şöyle diyecektir: "Ben onlara, senin bana emrettiğinden başka bir şey söylemedim". Bu beyanlarda da anlaşıldığı gibi gerçek bigiler Allah katındadır. Aralarında Hz. İsa'nın da yer aldığı peygamberler gaybı bilmediklerini belirtmişler ve buna, sadece Allah'ın vakıf olduğunu ifade etmişlerdir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
İkincisi, ahirette amel defterleri ki bunlar da vardır Ademoğullarının dünya hayatında küçük-büyük yaptıkları işler, bunlar vasıtasıyla okunup anlaşılır. Şayet konu ispat etmeye yönelik ise bu yeter, eğer bilgi vermeyi amaçlamışsa Allah Tealanın bilmesi yeterlidir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Şefaatin ikinci amacını oluşturan duaya gelince, bunun gibi o özelliğe sahip olanlar için dua edilmesini benimseriz ve kulun işlediği günahlar için ona şefaat edilir; ancak (sevaplar da dahil) kulların işledikleri bütün işler için kendilerine şefaat edilecek değildir. Çünkü hikmet açısından iyi işlerden dolayı onları azaba çarptırmak isabetli olmaz, aksine böylelerine en büyük sevap ve en yüksek makamlar vardır. Bu gibiler için şefaat ve bağışlanma talep etmek birkaç yönden yakışık almaz: Birincisi, bu durum hikmet açısından isabetli değildir. Sanki onlar Allah'tan zulmetmemesini ve hikmete aykırı fiil işlememesini talep ediyorlar. Bu ise halkın en fasık kişisi nezdinde bile hikmetsizliğe nispet edilme yerine geçer, nerde kaldı ki bununla Allah'a yakarmış olsun; kerim ve halim olan Allah bu nitelemeden münezzehtir. İkincisi, ilahi lütuf asıl bu gibi insanlarda bulunur, çünkü o, cezalandırılmayıp mükafata eriştirilir, böylesi şükür ve övgü ile karşılanır. Duada ise bunu gizlemek ve nankörlük sözkonusudur. Böylesine izin vermek imkansızdır. Başarıya ulaşmak sadece Allah'ın yardımıyla mümkündür. Üçüncüsü, dua etmek ve şefaat talebinde bulunmak, sevapları günahından fazla olan kimseye yönelik olur, zaten cennet itaat edip onunla müjdelenmiş kimseye yönelik olur. Böylesine şefaat istemek konuyu bilmemeyi gerektirir; yoksa durum ilahi lütfun tecellisi zamanı belirtilmemiş de onun gelmesi için acele etme konumu sözkonusu değildir. Aslında bizim o büyük günah işleyenler hakkındaki görüşümüz de bunun gibidir. Şayet onlar günahları kadar azaba uğratılacak olsalar, hikmet açısından adalete uygun düşerdi. Dolayısıyla, onlar içinden isteyenler için Allah'ın lütfu ve ihsanına yönelik şefaatte bulunur, adalete ve hakkını elde etmeye yönelik olarak değil. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Suç ve cezalarda önemli olan şudur: Cezaların miktarlarına, ancak suçların miktarlarını bilenler vakıf olur. Hiç bir insanın yaratılıştan sahip olduğu bilgilerle, suçların miktarlarını bilecek bir güce sahip değildir. Çünkü hiçbir kimse, Allah'ı yüceltme hususunda, O'nun büyüklüğünün mahiyetine erişemez ki emirlerine muhalefetin sınırına vakıf olsun, yüce ve aşkın olan Allah'ın. Konumu bu olan bir meselede söylenecek gerçek söz, Allah'ın, kötülük sebebiyle ancak o kötülük kadar ceza verdiğini bilmek, sonra da O'na uymaktır. Şunu da bilinmek gerekir ki inkardan (küfür) daha büyük bir kötülük yoktur, Allah Teala öylesine bir suçun cezasını cehennemde ebedi olarak kalmak şeklinde belirlemiştir. Bu cezayı inkardan daha aşağı seviyedeki bir suç için gerekli gören kimse, Allah'ı, kötülüğe mislinden daha çok bir ceza tertip etmekle nitelemiş olur. Halbuki Allah Teala, böyle bir cezayı vermeyeceğini bize haber vermiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Kim güzel bir şefaatte bulunursa ... kim de kötü (bir işe aracılık ederse). Şefaat, kul ile Allah arasında olur. Kişi, bir kimse için bağışlanması ve günahın cezasından geçilmesi için şefaat ederse, bu sebeple şefaat dileyen için de bir pay olur. Şu manaya da ihtimali vardır: Kardeşine şefaatte bulunması sebebiyle merhamet ettiği için, Yüce Allah da rahmetiyle onu bağışlayarak ve günahını affederek kendisine merhamet eder. Ayetin şu anlama gelme ihtimali de vardır: Yüce Allah, şefaat edilen kişiyi bağışlarsa, kendisi için şefaat isteyen kimseye hibe edeceği bir şefaat hakkı verir, tıpkı onun kendisine hibe ettiği gibi. Kötü şefaatte ise ona lanet etmesi, yahut hak etmediği halde ölümle veya devamında zarar göreceği bir şeye bedduada bulunmasıdır.
Ondan kendisi için bir nasip olur. Diğeri ona lanet eder; yahut anlamsız bir şekilde kardeşinin helakini isteyerek ona kötü davranması sebebiyle beddua eder veya lanette bulunur.
Kim şefaatte bulunursa. Şefaatin, kulun kendisi ile Rabbi arasında olma ihtimali de vardır. Allah, af ve mağfiretten oluşan hayır yoluyla ona şefaat eder, yahut lanet ve helak yoluyla kötü şefaatte bulunur. Şefaatten pay almak da iki türlü olur. Birincisinde kardeşini rahmeti ve şefkati ile bağışlamasıdır, yahut şefaat edilen kişiye şefaat etme hakkını vermesidir, bu durumda onun şefaatten payı olur. İkincisinde, hak etmediği halde kişiye lanet okuyan ve helak olması için aleyhinde dua edene, bu kötü davranışı sebebiyle Allah'ın onu cezalandırmasıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Kim şefaat ederse. Bu beyanın kul ile insanlar arasında olma ihtimali de vardır. Bu da bir kaç şekilde olur. Biri, kardeşi ile başkası arasında kötülük vukû bulan kimseye, o kötülüğü defetmek, aralarında barış ve ülfeti sağlamak, yahut bunun zıddı olan şeyler noktasında şefaat ederek olur. Yahut iki kişi arasındaki bir sürçmeyi veya aralarına düşmanlık bırakmak için söz taşıma problemini ortadan kaldırmak. Yahut yardıma muhtaç kimseye veya bir felakette, zulme uğramış kimseye yardım etmeye öncülük etmek suretiyle olur. Yahut da iyilik veya kötülük yapar da bunu hayır yahut şer üzerine gönderir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir.
Allah her şeyi koruyup hakkını vermektedir. Denildi ki Allah koruyucudur, bu İbn Abbas'ın görüşüdür. Denildi ki "hasiben" (حسيب) hesap görendir. Denildi ki "mukiten" (مقيت) şahit olandır. Denildi ki "mukiten" (مقيت) güç sahibi olup iyilik ve kötülüğün karşılığını verendir.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Kim bir ölü bir müslümanın etini yerse (gıybetini yaparsa), Allah da ona cehennem ateşinden yedirir. Kim de bir müslüman kardeşinden dünya menfaati elde etmek için yağcılık makamında iyi diyerek överse (riya ve süm'a) Allah Teala öylesini "duysunlar ve görsünler" diyenin konumunda bulundurur". Mürailer makamına ikame ederek onlar gibi azapla cezalandırır ve onu rüsvay eder.
Yine Resul-i Ekrem şöyle buyurmuştur: "Cenab-ı Hak, müslüman kardeşinin gizli işlerini araştırırsa Allah da onun gizli işlerini araştırır; O, gizli işlerini araştırdığı kişiyi, evinin içinde bile olsa, rüsvay eder". [İmam] Ferra ve Kisai'den şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: "Mukit" (مقيت) iktidar sahibi olan demektir. "Mukiten"den (مقيت) gelmektedir. Şöyle de denilmiştir: Mukit "el-kût" (القوت) kelimesinden türemiştir, kût "yiyecek, azık" anlamına gelir. Buna göre şöyle buyuruyor: Her canlının rızkı Allah'a aittir, ta ki canlı rızkını yeyip bitirsin. Denildi ki "mukiten" (مقيت) lutfedip bağışlayan, onları gözetip, rızıklandıran demektir. Ebu Bekir el-Keysani şöyle bir fikir beyan etmiştir: Bu kelime geçmiş dönemlerdeki kitaplardan alınmıştır, bizim konuştuğumuz dilde yoktur, bu sebeple yorum yapmamalıyız; belki de yaptığımız yorumlar gibi değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
men (مَنْ)
"Kim, her kim" manasında eylemi genele yayan şart edatıdır.
yeşfa' (يَشْفَعْ) ve şefâaten (شَفَاعَةً)
İbn Fâris, ş-f-a kökünün "çift yapmak, teki ikiye tamamlamak, birine katılarak ona destek olmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zayıf veya yardıma muhtaç olan birine destek vererek onu kendi gücüyle (tek başınalıktan) çift (şef') hale getirmek, hukuki veya sosyal olarak birine arka çıkmak manasını taşıdığını açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, şefaat kavramının bu ayetteki ahiret/eskatoloji öncesi dünyevi kullanımını analiz eder; bunun toplum içindeki bir "kefalet, lobicilik ve aracılık" mekanizması olduğunu, bir insanın başka bir insanın işini halletmek veya onu bir makama yerleştirmek için referans olmasını nitelediğini detaylandırır. Gabriel Said Reynolds, şefaatin antik Arap kabile toplumundaki himaye (civar) kurumuna atıf yaptığını, kimsesiz veya zayıf bir bireyin güçlü bir aşiret mensubu tarafından korunmaya alınması eylemini teyit eder.
haseneten (حَسَنَةً)
İbn Fâris, h-s-n kökünün "güzellik, iyilik ve fıtratın onayladığı eylem" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, aklın, şeriatın ve vicdanın hoş gördüğü, adaletli ve meşru bir işe aracılık etmeyi tanımlar.
yekun (يَكُن)
İbn Fâris, k-v-n kökünün "var olmak, meydana gelmek" manalarına geldiğini kaydeder. Şart cümlesinin kaçınılmaz sonucunu ifade eder.
lehû (لَهُ)
"Onun için (vardır)" manasında, eylemin sonucunun doğrudan aracılık eden kişiye döneceğini bildiren aidiyet zarfıdır.
nasîbun (نَصِيبٌ)
İbn Fâris, n-s-b kökünün "dikmek, bir yere sabit olarak yerleştirmek, kesinleşmiş pay ve hisse" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın elde ettiği, kendisine ayrılmış ve garantilenmiş hak edişi tanımlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin bağlamını inceler; meşru ve güzel bir işe vesile olanın (şefaat edenin), o iyilikten doğan ahlaki, toplumsal ve uhrevi kârdan mutlak surette "hissedar" (nasip sahibi) olacağını, İslam'da iyiliğe teşvikin (aracılığın) bizzat iyiliği yapmakla eşdeğer bir pay/kazanç ürettiğini detaylandırır.
minhâ (مِنْهَا)
"Ondan" manasında; elde edilen o hissenin/payın doğrudan yapılan o güzel aracılık (şefaat) eyleminden kaynaklandığını bildirir.
ve men (وَمَنْ)
"Ve her kim" bağlacı ve şart edatıdır.
yeşfa' (يَشْفَعْ) şefâaten (شَفَاعَةً) seyyieten (سَيِّئَةً)
İbn Fâris, s-v-e kökünün "kötülük, çirkinlik, insanın fıtratını rahatsız eden her türlü hoşa gitmeyen durum" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, akla, fıtrata ve hukuka aykırı, zalimce, haksız veya gayrimeşru bir eyleme/kişiye destek olmayı (kötü referans olmayı) tanımlar.
yekun (يَكُن) lehû (لَهُ)
"Onun için olur" manasında şartın gerçekleşmesi durumundaki kesin yargıdır.
kiflun (كِفْلٌ)
İbn Fâris, k-f-l kökünün "birinin işini/borcunu üstlenmek, kefil olmak, denk pay ve eşit ağırlıkta yük" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nasip" kelimesi genelde iyilikten alınan pay için kullanılırken, "kifl" kelimesinin özellikle kötü, ağır ve taşınması zor bir sorumluluktan (günahtan) alınan denk payı/ağırlığı nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, "nasip" ve "kifl" kelimeleri arasındaki teolojik simetriyi analiz eder; iyiliğe aracılık edenin lütuftan pay (nasip) aldığını, ancak kötülüğe, haksızlığa veya liyakatsizliğe vesile olanın (şefaat-i seyyie), o suçu bizzat eliyle işlemese bile, doğacak olan sosyal yıkımın ve zulmün faturasını (günahını) tam bir ağırlıkla (kifl) omuzlayacağını, böylece Kur'an'ın azmettiriciliği/kötü lobiciliği asli fail olmakla eşitleyen devasa bir sosyal adalet yasası koyduğunu vurgular.
minhâ (مِنْهَا)
"Ondan" manasında, yüklenilen günahın doğrudan yapılan o kötü aracılıktan kaynaklandığını mühürler.
ve kâne (وَكَانَ) allâhu (اللَّهُ)
Allah'ın mutlak iradesini ve sıfatlarının ebedi (zamanüstü) geçerliliğini bildiren yapıdır.
alâ (عَلَىٰ) kulli (كُلِّ) şey'in (شَيْءٍ)
Her şeyin, her niyetin ve her ilişkinin üzerinde kapsayıcı (külli) bir ilahi denetimin olduğunu bildirir.
mukîtâ (مُّقِيتًا)
İbn Fâris, k-v-t kökünün "beslemek, gıda vermek, gücü yetmek, korumak ve şahit olmak" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın sıfatı olarak (Mukît); her şeye gücü yeten, her şeyi muhafaza eden, rızkını veren ve her türlü gizli/açık eyleme şahit olup karşılığını kusursuzca veren mutlak kudret olduğunu belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin kapanışında "Mukît" sıfatının kullanılmasının psikolojik ve hukuki denetim gücünü inceler; insanların liyakatsiz kişileri kayırmaları, kulis yapmaları veya birbirlerine gizlice arka çıkmaları (iyi veya kötü şefaat/torpil) genelde bürokrasinin karanlık dehlizlerinde ve gözlerden uzak yapılsa da, Allah'ın bu referans/aracılık eylemlerine bizzat "şahit, hakim ve karşılığını tam olarak verici" (Mukît) olduğunu ifşa ederek, toplumsal kayırmacılık ve vesayet ağlarını mutlak ve sarsıcı bir ilahi murakabe (denetim) altına aldığını detaylandırır.
Yorum
Yorum