مَنْ يُطِـعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَۚ وَمَنْ تَوَلّٰى فَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَف۪يظاًۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nisâ Sûresi, 80. Ayet
Daralt
X
-
Resulullah'a itaat eden Allah'a itaat etmiş olur, yüz çevirenlere gelince seni onlara bekçi olarak göndermedik.
Resulullah'a itaat eden Allah'a itaat etmiş olur. Çünkü aziz ve celil olan Allah, Resul-i Ekrem'e itaat etmeyi emretmiştir. O'nun Resul'üne itaat edince Allah'a itaat etmiş olur, O'nun emrine uymuştur. Görmez misin ki Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Allah'a ve Resul'e itaat edin". Hatta O, şu beyanıyla Resul'e itaati imanın şartı kılmıştır: "Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılmadıkça ... iman etmiş olmazlar" ayetiyle imanın şartı kılmıştır. İkinci olarak Hz. Peygamber Allah'a itaati emretmiştir. Kişi Allah'ın elçisine itaat eder de emirlerini yerine getirince Allah'a itaat etmiş olur, çünkü kendisine itaati O emretmiştir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Denildi ki, Allah'ın buyruklarını emrettiği için, Resulullah'a itaat Allah'a itaattir.
Bazı nakillerde zikredildiğine göre Hz. Peygamber Medine'de iken şöyle buyurmuştur: "Beni seven kimse Allah'ı sevmiş olur, bana itaat eden kimse de Allah'a itaat etmiş olur". Bunun üzerine münafıklar Resulullah'ı ayıplamışlar. Yüce Allah, Peygamber'in sözünü doğrulamak üzere şu ayeti indirmiştir: Resulullah'a itaat eden ... göndermedik. Hz. Peygamber'den şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Allah'a itaat eden kimse, namazı, orucu, Kur'an okuması az da olsa Allah'ı zikretmiştir. O'na asi olan kimse ise orucu, namazı ve Kur'an okuması çok olsa da Allah'ı unutmuştur". Allah'a itaat, ancak onun emirlerine uymak, yasaklarından sakınmakla gerçekleşir. Bunun gibi O'nu sevmek de emirlerine tabi olmak ve yasaklarından kaçınmakla gerçekleşir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "De ki eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin".
Resulullah'a itaat eden Allah'a itaat etmiş olur. Bu beyanın açık anlamı şudur: Kul, Allah'a itaatkar olmak için Hz. Peygamber'e itaat eder. Kulun itaati, sayesinde Allah'a itaatkar olacağı şeyde ona uymaktır. Bunun hikmeti şudur: Her ne kadar itaat, Allah'a ibadet ise de Cenab-ı Hak, itaat meşgalesinin kendisini ibadet konumunda tutmamıştır, her ne kadar görünürde Allah'a yönelik bir ibadet ise de. Resulullah'a ibadet yapmak caiz değildir. Dolayısıyla Cenab-ı Hak, Hz. Peygamber'e itaati, Allah'a ibadete intikal ettirmiştir. Şunu da bilmelisin ki itaat, bazan ibadet ismine hak kazanmaz, çünkü bazan bu konumda olmadığı halde bu isimle anılabilir. Bu sebepledir ki, halk arasında "itaat edilen kimse" denir, fakat "ibadet edilen kimse" denilmez. En doğrusunu Allah bilir.
Tefsirini yapmakta olduğumuz ayet-i kerimede, Hz. Peygamber'in davet edip emrettiği konularda ısmet sıfatına sahip olduğuna şahitlik vardır; bunun yanında insanların da bu alandaki doğruluğuna şahitlikte bulunmaları mecburiyeti sözkonusudur. Bu vazifenin yerine getirilmesi şu iki ayet-i kerime ile tekit edilmiştir: "Onun emrine aykırı davrananlar korksunlar!"; "Rabbin hakkı için, seni aralarında hakem tayin etmedikçe iman etmiş olmazlar". Allah Teala, Resulullah'a yönelik itaatten kaçınmaktan insanları sakındırmış, ona muhalif davrananları elem verici azapla korkutmuş ve içinde onun verdiği hükme karşı sıkıntı duyan kimsenin, imandan yoksun olduğunu beyan etmiştir. Şunu da belirtmek gerekir ki: Hem Hz. Peygamber'e itaat özellikle fiilinde veya söylediği sözlerden ibaret değildir, belki şu iki yöndendir. Birincisi, onun her fiil ve sözüne, muhtevasına uygun olarak gönülden inanmaktır; bunlar ister umumi, ister hususi, ister bağlayıcı, ister adab ister ibaha yahut teşvik niteliğinde olsun farketmez. İkincisi, bir davranıştan onun kastettiği şey ne ise onu tam olarak yerine getirmek; onun fiilinin aynısını yapmak, yahut ondan sakınmak veya onu mubah konumunda tutmak, yahut da Resulullah'ın durumuna göre arzu ettiği ne ise onu gerçekleştirmek. Bunların herbirinin konumu delillerden öğrenilir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Hz. Peygamber'e, fiilinde itaatin gerekli olduğu veya olmadığını söyleyenlerin sözleri, bu alanda mutlak bir kelam olup özel bir anlamı yoktur.
Seni onlara bekçi olarak göndermedik. Gerek amelleri, gerek fiilleri alanında. Onların sorumluluğu kendilerine, sizin sorumluluğunuz da size aittir. Sen (-ey Habibim-) onların yaptıklarından sorumlu değilsin, onlar da sizin yaptıklarınızdan sorumlu değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Seni onlara bekçi olarak göndermedik. Ki böylece sırlarına vakıf olasın. Sana düşen görev onlar hakkında görünüşe göre muamelede bulunmandır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
yutıı (يُطِعِ) ve etâa (أَطَاعَ)
İbn Fâris, t-v-a kökünün "kendi rızasıyla boyun eğmek, uymak, zorlamasız ve istekli bir şekilde itaat etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin (itaat) zorla/kerhen uymanın tam zıddı olduğunu, meşru bir otoriteye inançla, sevgiyle ve bilinçli bir teslimiyetle tabi olmayı ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, ayette "Peygambere itaat eden, Allah'a itaat etmiş olur" şeklinde kurulan o devasa teolojik denklemi analiz eder; İslam'ın itaati göksel, soyut ve ulaşılamaz bir tanrı inancından çıkarıp, yeryüzünde kanlı canlı yaşayan, hüküm veren somut bir elçinin (nebinin) otoritesine eşitlediğini, böylece itaatin sadece ahlaki bir his değil, doğrudan siyasi, hukuki ve pratik bir "bağlılık yeminine" dönüştürüldüğünü detaylandırır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, peygambere itaat ile Allah'a itaat arasına hiçbir "boşluk veya derece farkı" konulmamasını inceler; elçinin şahsi hevasından konuşmadığını, onun yeryüzündeki hukuki/siyasi otoritesinin bizzat ilahi iradenin pratik bir gölgesi/uzantısı olduğunu, dolayısıyla peygamberin emrini çiğnemenin dolaylı değil "doğrudan doğruya" Allah'ın egemenliğine saldırmak manasına geldiğini vurgular.
er-rasûle (الرَّسُولَ)
İbn Fâris, r-s-l kökünün "birini belirli bir mesaj, görev veya yetki ile göndermek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah tarafından vahiy ile donatılarak insanlara rehberlik etmek üzere seçilmiş ve ilahi yasayı (şeriatı) uygulamakla yetkilendirilmiş elçiyi tanımlar. Patricia Crone, Geç Antik Çağ kabile toplumları bağlamında elçi (resul) figürünü analiz eder; ayetin Hz. Muhammed'i sadece ahlaki öğütler veren pasif bir vaiz olarak değil, Medine'de mutlak itaat edilmesi gereken yegane meşru, siyasi ve anayasal otorite merkezi olarak kurumsallaştırdığını teyit eder.
tevellâ (تَوَلَّىٰ)
İbn Fâris, v-l-y kökünün "yakınlık, arka arkaya gelmek" anlamına geldiğini, ancak fiilin tefâul babında (tevelli) kullanıldığında "sırt dönmek, yüz çevirmek ve uzaklaşmak" gibi tamamen zıt bir mana kazandığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kişinin hakikati dinledikten sonra onu terk etmesini, kendi arzularının (hevasının) veya başka sahte otoritelerin peşinden gitmesini nitelediğini belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), tevelli eyleminin psikolojik ağırlığını inceler; bunun basit bir tembellik, unutkanlık veya "yapmamak" eylemi olmadığını, aksine peygamberin otoritesine karşı kasti, kibirli ve isyankar bir "sırt dönme/reddediş" hali olduğunu, kişinin kendi varoluşsal rotasını ilahi nizamdan bilerek kopardığını detaylandırır.
erselnâke (أَرْسَلْنَاكَ)
İbn Fâris, r-s-l kökünden gelen "Biz seni gönderdik" anlamındaki fiildir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, cümlenin "Yüz çevirenlere gelince, biz seni onlara göndermedik..." şeklinde başlayan olumsuz kurgusunu (fe mâ erselnâke) analiz eder; peygambere yeryüzünde mutlak bir otorite (itaat mercii) statüsü verilmesinin hemen ardından, bu otoritenin sınırlarının da keskin bir şekilde çizildiğini, elçinin yetkisinin sadece inanıp itaat edenler üzerinde geçerli bir yasa olduğunu, yüz çevirenlerin iradelerini zorla kırmak gibi bir misyonunun bulunmadığını vurgular.
hafîzâ (حَفِيظًا)
İbn Fâris, h-f-z kökünün "bir şeyi korumak, gözetmek, zayi olmasını ve bozulmasını engellemek" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, muhatabın her halini denetleyen, onun eylemlerinden, hatalarından ve günahlarından doğrudan sorumlu tutulan mutlak bekçiyi/koruyucuyu tanımlar. Gabriel Said Reynolds, "Seni onların üzerine bir bekçi (hafîz) olarak göndermedik" şeklindeki ilahi beyanın teolojik ve psikolojik işlevini analiz eder; peygamberin, insanların inkarlarından dolayı kendini helak edercesine suçluluk duyduğunu, Kur'an'ın bu "hafîz değilsin" vurgusuyla peygamberin omuzlarındaki o devasa ve yıpratıcı kurtarıcılık yükünü (herkesi cennete sokma kaygısını) aldığını, onun görevinin insanların kalplerine polislik yapmak değil, sadece mesajı tebliğ etmek olduğunu tescilleyerek nebevi misyonu insanüstü bir diktatörlükten arındırdığını detaylandırır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, hafîz kavramının inkar edenler açısından eskatolojik (ahiret) tehdidini inceler; peygamberin bekçi olmamasının, asıl "mutlak Bekçi'nin" (Allah'ın) devrede olduğu manasına geldiğini, dolayısıyla yüz çevirenlerin peygamberin değil, doğrudan doğruya hesabı bizzat kesecek olan Allah'ın denetimine (hafiziyetine) terk edildiklerini mühürleyen muazzam bir ilahi uyarı olduğunu vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla