Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nisâ Sûresi, 78. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nisâ Sûresi, 78. Ayet

    اَيْنَ مَا تَكُونُوا يُدْرِكْكُمُ الْمَوْتُ وَلَوْ كُنْتُمْ ف۪ي بُرُوجٍ مُشَيَّدَةٍۜ وَاِنْ تُصِبْهُمْ حَسَنَةٌ يَقُولُوا هٰذِه۪ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۚ وَاِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُوا هٰذِه۪ مِنْ عِنْدِكَۜ قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ فَمَالِ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ الْقَوْمِ لَا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ حَد۪يثاً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Eynemâ tekûnû yudrikkumu-lmevtu velev kuntum fî burûcin muşeyyede(tin)(k) ve-in tusibhum hasenetun yekûlû hâżihi min ‘indi(A)llâh(i)(s) ve-in tusibhum seyyi-etun yekûlû hâżihi min ‘indik(e)(c) kul kullun min ‘indi(A)llâh(i)(s) femâli hâulâ-i-lkavmi lâ yekâdûne yefkahûne hadîśâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Nerede olursanız olun ölüm sizi yakalar; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa "Bu Allah'tan" derler, başlarına bir kötülük gelince de "Bu senden" derler. "Hepsi Allah'tandır" de. Ne oldu bu adamlara ki bir türlü sözü anlayamıyorlar!

      Nerede olursanız olun ölüm sizi yakalar; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Denildi ki Uhud savaşı günü bazı sahabiler şehit olunca münafıklar şöyle dediler: Kardeşlerimiz yanımızda olsalardı ölmeyeceklerdi. Bunun üzerine Allah Teala şöyle buyurdu: Nerede olursanız olun ölüm sizi yakalar; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Bu ilahi beyan bir önceki ayetten yer alan onlara ait söze yönelik bir cevap da olabilir. "Savaşı bize niçin yazdın. Bizi yakın bir süreye kadar bıraksan olmaz mıydı?" Allah Teala şöyle buyuruyor: İster savaşsın, ister savaşmasın, ölüm kime yazılmışsa ona mutlaka gelir, şu ilahi beyanda yer aldığı gibi: "De ki "Evlerinizde dahi olsaydınız, yine de haklarında ölüm yazılmış olanlar ölüp düşecekleri yere geleceklerdi". Nerede olursanız olun ölüm sizi yakalar mealindeki beyanın şu manada olması da muhtemeldir: Ölüm size mutlaka inecekse öldürülmek suretiyle olması sizin için daha faydalıdır, çünkü öldürülmekle büyük bir sevaba nail olursunuz, oysa yatağınızda iken öldüğünüz de bu sevap sözkonusu olmayacaktır. En doğrusunu Allah bilir.

      Sarp ve sağlam kalelerde. Ferra demiştir ki "el-muşeyyed" (المشيد) ve "el-meşid" (المشيّد) ikisi de birdir. Ne var ki, "el-muşeyyed" (المشيد), işin çok olduğu yerde "el-meşid" (المشيّد) ise az olduğu yerde kullanılır. Denildi ki "el-muşeyyed" (المشيّد) kireçlenmiş, "el-meşid" (المشيد) ise kireç demektir. Bazıları da: "Pi burucin muşeyyede" (في بروج مشيدة) yani korunmuş kaleler içinde demektir, "korunmuş uzun kaleler" de denilmiştir.

      Kendilerine bir iyilik dokunsa "Bu Allah'tan" derler, başlarına bir kötülük gelince de "Bu senden" derler". Bilindiği üzere onlar iyilik ve kötülükten dindeki iyilik ve kendi dini durumlarındaki kötülüğü değil, dünyadaki menfaat, bela ve zorlukları kasdetmişlerdir. Çünkü onlar, kendilerine isabet eden dindeki kötülükten dolayı üzülmez, yanında dindeki hayırlardan ve güzel şeylerden sevinmezlerdi; buna mukabil onların sevinmeleri dünyadan elde ettikleri bolluk ve genişlik, üzüntüleri de kendilerine isabet eden darlık ve sıkıntı sebebiyle oluyordu. Yine onlar Peygamber'i uğursuz sayıyorlardı. Evet, daha önceki kafirlerin durumu da böyle idi, nebi ve resulleri uğursuz kabul ediyorlardı. Nitekim Yüce Allah, Musa aleyhisselamın kavminden haber vermek üzere şöyle buyurmuştur: "Eğer başlarına bir felaket gelirse bunu Musa ve onunla beraber olanların uğursuzluğuna bağlarlardı"; "Şöyle cevap verdiler: "Sen ve beraberindekiler bize uğursuz geldiniz". Salih: "Başınıza gelenler Allah katındandır. Doğrusu siz imtihana çekilen bir topluluksunuz" dedi"; "Bilesiniz ki başlarına gelenler Allah katındandır; fakat onların çoğu bunu bilmez". Kendilerine bir iyilik dokunsa "Bu Allah'tan" derler, başlarına bir kötülük gelince de "Bu senden" derler, mealindeki sözleri, onların, Peygamber'i uğursuz kabul ettiklerini göstermektedir. Bu sebeple Yüce Allah, de ki hepsi Allah katındandır diye buyurmuştur. Yani vuku bulan şey bir lütuf ise onun delili şu ilahi beyandır: "Size dokunan bir nimet Allah'tandır", şayet bir ceza ise onun delili şu beyandır: "Size dokunan bir musibet kendi ellerinizin kazandığıdır". Yani onların başlarına gelen musibet, peygamberlerine karşı kötü davranmalarından ve onları yalanlamalarındandır, şu ilahi beyanda yer aldığı gibi: "Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir".

      Ne oldu bu adamlara ki bir türlü sözü anlayamıyorlar! Yani lehlerine ve aleyhlerine olan şeyleri anlamıyorlar.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        eynemâ (أَيْنَمَا)

        İbn Fâris, e-y-n kökünün "mekan, nerede ve hangi yer" anlamlarına geldiğini, "mâ" edatıyla birleşerek kapsayıcılık bildirdiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın dünya üzerinde bulunabileceği her türlü istikameti, saklanabileceği en ücra köşeyi bile içine alan mutlak bir mekansal kuşatıcılığı ifade ettiğini açıklar.

        tekûnû (تَكُونُوا)

        İbn Fâris, k-v-n kökünün "var olmak, meydana gelmek ve bir halde bulunmak" manalarına geldiğini belirtir. Eylemin, muhatabın mevcut fiziksel varoluşunu ve statüsünü (nerede olursanız olun) tanımladığını kaydeder.

        yudrikkumu (يُدْرِككُّمُ)

        İbn Fâris, d-r-k kökünün "peşinden gitmek, yetişmek, sonuna varmak ve bir şeyi tam olarak kavramak" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, bir hedefin peşine düşüp onu kaçınılmaz bir şekilde ensesinden yakalamayı ve teslim almayı ifade ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin (idrak) ölümle birlikte kullanılmasının psikolojik ve teolojik dehasını analiz eder; ölümü sadece pasif bir "yaşamın bitişi" olarak değil, nerede saklanırsa saklansın insanın izini süren, menzilini asla şaşırmayan ve vaktinde mutlaka hedefini avlayan (yudrik) "aktif ve kusursuz bir takipçi/avcı" metaforuna dönüştürdüğünü detaylandırır.

        el-mevtu (الْمَوْتُ)

        İbn Fâris, m-v-t kökünün "hayatın bitişi, gücün gitmesi, durgunluk ve sükunet" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ruhun bedeni idare etmekten ayrılması durumunu tanımlar. Toshihiko Izutsu, ölüm kavramının Kur'an'daki ontolojik merkeziliğini inceler; Cahiliye dönemindeki Arapların ölümü "dehr" (kör zaman/kader) denilen anlamsız, tesadüfi ve mekanik bir yok oluş olarak algıladıklarını, ancak Kur'an'ın mevti (ölümü) doğrudan ilahi bir planın (kazanın) parçası, hesap gününe geçişin bilinçli bir kapısı olarak yeniden formüle ederek ona ahlaki bir anlam yüklediğini vurgular.

        ve lev (وَلَوْ)

        Bir eylemin gerçekleşmesinin önündeki en aşırı veya en zorlu varsayımı bile kapsama alanına sokan "şayet, -se bile" anlamındaki şart edatıdır.

        kuntum (كُنتُمْ)

        K-v-n kökünden türeyen "oldunuz, bulundunuz" manasındaki fiildir.

        fî (فِي)

        "İçinde, zarfında" anlamına gelen edattır.

        burûcin (بُرُوجٍ)

        İbn Fâris, b-r-c kökünün "açığa çıkmak, yükselmek ve görünür olmak" anlamlarına geldiğini, yüksek saraylara ve gökteki yıldız kümelerine (burç) yüksekliklerinden dolayı bu ismin verildiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, savunma amacıyla inşa edilmiş, içine girildiğinde dış tehlikelerden korunulan devasa ve sarsılmaz kaleleri/kuleleri tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli görünmesine rağmen etimolojik olarak Süryanice "burgos" ve antik Yunanca "pyrgos" (askeri kule, kale) kelimelerinden doğrudan Arapçaya geçtiğini, Geç Antik Çağ'ın askeri savunma mimarisi terimlerinin Kur'an lügatinde ölümün aşılamazlığı metaforu olarak kullanıldığını teyit eder.

        muşeyyedetin (مُّشَيَّدَةٍ)

        İbn Fâris, ş-y-d kökünün "bina yükseltmek, sağlamlaştırmak, kireç ve alçı ile sıvamak" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, temelleri derin, duvarları aşılmaz, hiçbir dış kuvvetin sarsamayacağı şekilde "tahkim edilmiş/sağlamlaştırılmış" yapıları nitelediğini aktarır. Gabriel Said Reynolds, "sağlamlaştırılmış yüksek kaleler" (burûcin muşeyyede) imgesinin teolojik eleştirisini analiz eder; dönemin imparatorluklarında veya kabile liderlerinde var olan "güçlü surlar inşa ederek yenilmez olma ve ölümden korunma" (ölümsüzlük) fantezisinin, Allah'ın mutlak ve sızıcı (idrak eden) kaza/kader mekanizması karşısında bir kağıt ev kadar anlamsız ve işlevsiz olduğunu ifşa eden keskin bir varoluşsal yüzleştirme olduğunu detaylandırır.

        ve in (وَإِن)

        "Ve eğer, şayet" manasına gelen şart edatıdır.

        tusıbhum (تُصِبْهُمْ)

        İbn Fâris, s-v-b kökünün "yukarıdan aşağıya inmek, isabet etmek, ok hedefini vurmak" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kaderin veya bir olayın muhataba şaşmadan ulaşmasını nitelediğini açıklar.

        hasenetun (حَسَنَةٌ)

        İbn Fâris, h-s-n kökünün "güzellik, iyilik, göz ve kalp tarafından beğenilen estetik ve ahlaki mükemmellik" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, insanın fıtratına hoş gelen her türlü nimeti, refahı, sağlığı, ekonomik bolluğu ve zaferi kapsadığını belirtir.

        yekûlû (يَقُولُوا)

        İbn Fâris, k-v-l kökünün "ağızdan çıkan söz, ifade ve beyan" anlamlarına geldiğini belirtir.

        hâzihî (هَٰذِهِ)

        "Bu" anlamına gelen, yakındaki bir durumu veya nesneyi işaret eden zamirdir.

        min ındillâhi (مِنْ عِندِ اللَّهِ) ve min ındike (مِنْ عِندِكَ)

        İbn Fâris, a-n-d kökünün "yanında, nezdinde, huzurunda ve bir yere mensubiyet" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir şeyin kaynağını, asıl otoritesini ve kimden geldiğini nitelemek için kullanıldığını açıklar. Münafıkların (veya Yahudilerin) iyiliği "Allah'ın katından" (min ındillah), kötülüğü ise peygamberin şahsından (min ındike/senin yüzünden) bilmeleri eylemini ifşa eder.

        seyyietun (سَيِّئَةٌ)

        İbn Fâris, s-v-e kökünün "kötülük, çirkinlik, insanın fıtratını ve bedenini rahatsız eden her türlü hoşa gitmeyen durum" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, savaşta yenilgi, ekonomik kıtlık, hastalık veya toplumsal felaketleri nitelediğini aktarır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, hasene ve seyyie bağlamında münafıkların/Yahudilerin kurduğu o çifte standartlı teolojiyi analiz eder; bu kesimin, başarı ve ganimet (hasene) geldiğinde bunu hemen Allah'ın "kendilerine özel bir lütfu" olarak paketlediklerini, ancak savaşta bir yara (seyyie) aldıklarında faturayı hemen "uğursuzluk getirdin" diyerek Hz. Muhammed'e kestiklerini, bunun kader inancından ziyade feci bir narsistik kaçış ve sorumluluk reddi (psikolojik yansıtma) olduğunu vurgular.

        kul (قُلْ)

        "De ki" manasında emir fiilidir. İlahi cevabın mutlaklığını ve peygamberin elçi statüsünü mühürler.

        kullun (كُلٌّ)

        İbn Fâris, k-l-l kökünün "hepsi, tamamı, bütün parçaları kapsamak" anlamına geldiğini belirtir. Allah'ın mutlak egemenliğini beyan eder.

        femâli (فَمَالِ)

        İbn Fâris, "fe" (o halde), "mâ" (ne) ve aidiyet "lâm" (için) edatlarının birleşiminden oluşan bir kalıp olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu yapının (Onlara ne oluyor da...) sıradan bir soru olmadığını, muhatabın anlama kapasitesinin donukluğunu şiddetle kınayan, taaccüp (hayret) ve azarlama bildiren vurucu bir retorik olduğunu açıklar.

        hâulâi (هَٰؤُلَاءِ)

        "Şunlar, bunlar" manasında, doğrudan kınanan o grubu işaret eden zamirdir.

        el-kavmi (الْقَوْمِ)

        İbn Fâris, k-v-m kökünün "dik durmak, ayaklanmak ve ortak bir amaca yönelmek" manalarına geldiğini, etrafında toplanılan kalabalık grupları/toplumları nitelediğini belirtir.

        lâ yekâdûne (لَا يَكَادُونَ)

        İbn Fâris, k-v-d kökünün "neredeyse olmak, ramak kalmak, yaklaşmak" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin olumsuzluk edatıyla (lâ) birleştiğinde, eylemin imkansızlığa çok yakın olduğunu, muhatapların anlamaya "zerre kadar bile yaklaşamadıklarını" niteleyen devasa bir zihinsel felci ifade ettiğini belirtir.

        yefkahûne (يَفْقَهُونَ)

        İbn Fâris, f-k-h kökünün "bir şeyi yarıp içini görmek, hakikatine vakıf olmak, derinlemesine kavramak ve bilmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sıradan bir işitmeyi (sem') veya yüzeysel bir bilmeyi (ilm) değil; sözün arkasındaki asıl maksadı, sebep-sonuç ilişkisini basiretle ve zekayla çözebilme (fıkhetme) yeteneğini tanımladığını açıklar. Toshihiko Izutsu, münafıkların/müşriklerin kalplerinin mühürlenmesi bağlamında "fıkıh" eksikliğini (la yefkahun) analiz eder; bu durumun biyolojik bir zeka geriliği olmadığını, ilahi mesajı dekode etme, olayların ardındaki metafiziksel anlamı okuma ve evrensel hakikati idrak etme "ontolojik yeteneğinin (fıkhın) tamamen körleşmesi ve yitirilmesi" olduğunu detaylandırır.

        hadîsâ (حَدِيثًا)

        İbn Fâris, h-d-s kökünün "yeni olmak, sonradan meydana gelmek, söz, haber ve olay" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın dilinden dökülen veya Allah tarafından vahiy olarak bildirilen her türlü haberi nitelediğini aktarır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin "hiçbir sözü (hadisi) anlamaya yaklaşamıyorlar" şeklindeki kapanışını psikolojik bir çöküş olarak inceler; bu güruhun, kendilerine okunan sarsıcı ilahi sözü (Kur'an'ı) veya kâinattaki kaza/kader işleyişini, sokakta konuşulan sıradan bir lakırtıdan (hadis) ayıramayacak kadar feci bir "sağırlık ve idrak zehirlenmesi" yaşadıklarını ifşa ettiğini vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X