Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nisâ Sûresi, 77. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nisâ Sûresi, 77. Ayet

    اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ ق۪يلَ لَهُمْ كُفُّٓوا اَيْدِيَكُمْ وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَۚ فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ اِذَا فَر۪يقٌ مِنْهُمْ يَخْشَوْنَ النَّاسَ كَخَشْيَةِ اللّٰهِ اَوْ اَشَدَّ خَشْيَةًۚ وَقَالُوا رَبَّنَا لِمَ كَتَبْتَ عَلَيْنَا الْقِتَالَۚ لَوْلَٓا اَخَّرْتَنَٓا اِلٰٓى اَجَلٍ قَر۪يبٍۜ قُلْ مَتَاعُ الدُّنْيَا قَل۪يلٌۚ وَالْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لِمَنِ اتَّقٰى وَلَا تُظْلَمُونَ فَت۪يلاً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elem tera ilâ-lleżîne kîle lehum kuffû eydiyekum veakîmû-ssalâte veâtû-zzekâte felemmâ kutibe ‘aleyhimu-lkitâlu iżâ ferîkun minhum yaḣşevne-nnâse keḣaşyeti(A)llâhi ev eşedde ḣaşye(ten)(c) ve kâlû rabbenâ lime ketebte ‘aleynâ-lkitâle levlâ aḣḣartenâ ilâ ecelin karîb(in)(k) kul metâ’u-ddunyâ kalîlun vel-âḣiratu ḣayrun limeni-ttekâ velâ tuzlemûne fetîlâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Kendilerine, "Elinizi savaştan çekin, namazı kılın ve zekatı verin" denilen kimseleri görmedin mi? Sonra onlara savaş farz kılınınca bir de gördün ki, içlerinden bir grup Allah'tan korkar gibi, hatta daha fazla bir korkuyla insanlardan korkuyorlar da, "Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdı n, bizi yakın bir süreye kadar geri bıraksan olmaz mıydı?" diyorlar. Onlara de ki: "Dünya menfaati önemsizdir, Allah'tan korkanlar için iıhiret daha hayırlıdır ve size zerre kadar haksızlık edilmez."

      Kendilerine, "Elinizi savaştan çekin, namazı kılın ve zekatı verin" denilen kimseleri görmedin mi? Sonra onlara savaş farz kılınınca. Bu ayetin yorumu hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Denildi ki ayet, İsrailoğulları hakkında inmiştir. Bu da Yüce Allah'ın, Bakara suresinde zikrettiği şu ayettir: "Musa'dan sonra İsrailoğulları'nın ileri gelenlerini görmedin mi? Savaş onlara farz kılınınca da, içlerinden azı müstesna yüz çeviriverdiler" cümlesine kadar. Bir görüşe göre bu ayet, Resulullah'ın ashabından oluşan müminler hakkında inmiştir. Onlar, müşriklerden çok eziyet çektikleri için Mekkelilere karşı gizlice savaşmak konusunda izin istediler. Bunun üzerine: Elinizi savaştan çekin, namazı kılın ve zekatı verin mealindeki ayet indi. Yani Resulullah onlara: Savaşmakla emr olunmadım, buyurdu ve onlara savaşmayı yasakladı. Fakat daha sonra savaş farz kılınıp onunla emredilince bundan hoşlanmadılar. Şu ilahı beyan onu anlatmaktadır: Sonra onlara savaş farz kılınınca bir de gördün ki, içlerinden bir grup Allah'tan korkar gibi, hatta daha fazla bir korkuyla insanlardan korkuyorlar. Şöyle de denilmiştir: Peygamber ile beraber savaşan münafıklar hakkında inmiştir.

      Allah'tan korkar gibi insanlardan korkarlar. Yani münafıklar, müminlerin Allah'tan korkması gibi insanlardan korkarlar, Yahut daha şiddetli bir şekilde korkarlar, yani şu ilahı beyandaki anlatım şekli gibi: "Allah'tan başka tanrı edindikleri varlıkları, Allah'ı sever gibi severler. İman edenler ise en çok Allah'ı severler". Şayet ayet müminler hakkında ise yorumu şöyle olur: Müminlerin savaşa gitmekte insanlardan korkmaları ölüm hakkında Allah'tan korkmaları gibidir veya daha fazla korkarlar. Çünkü savaşmanın korkusu daha fazla ve etkisi daha süratlidir. En doğrusunu Allah bilir.

      Kendilerine, "Elinizi savaştan çekin" denilen kimseleri görmedin mi? Alimler bu ilahi beyan hakkında farklı yorumlar yapmışlardır. Bir kısmı bu beyanı, "Kendi peygamberlerine: bize bir hükümdar gönder", diyen İsrailoğullarının durumundan haber verme niteliğinde kabul etmiştir. İsrailoğulları, hükümdara karşı savaşmaları yasaklanınca o konuda izin verilmesini temenni etmişler ve bunun sebebini sormuşlardır. Ne var ki içlerinden bazıları itaatten yüz çevirmişlerdir. Buna mukabil, iman sahibi kimseler savaşmayı arzu etmişlerdir; şu ilahi beyanda zikredildiği üzere: "Gerçek şu ki ölümle karşılaşmadan önce onu istiyordunuz; işte şimdi onu apaçık görmektesiniz". Tefsirini yapmakta olduğumuz ayette belirttiğim hususlarla uyarıldılar, ta ki huzur ve sükunu benimsesinler, buna mukabil şiddet taşıyan meşakkatı temenni edip de önceki insanları sevkettiği felakete bunları da sevketmesin. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin, Rabbinizden afiyet isteyin. Ama karşılaşmaya mecbur olduğunuzda üzerlerine atılın". Yahut da Yüce Allah'ın bilgisinde, onlara emir vermek vardı; bu sebeple kendilerine öldürülenlerin ve onların başına gelenlerin bilgisi haber verildi ki onların yaptıkları fiilleri yapmasınlar. En doğrusunu Allah bilir. Ayet-i kerimede Allah'tan korkar gibi insanlardan korkma hususu şu ilahi beyanda da mevcuttur: "İnananlar nehri geçince "Bugün Calut'a ve askerlerine karşı bizim gücümüz yok" dediler" mealindeki kıssanın tamamına kadar.

      Denildi ki ayet, Peygamber'e sordukları bir soru ve onun verdiği cevap, sonra da ayetin sonunda belirtilen şekilde yaptığı hitap hakkında inmiştir. Ancak bu konuda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Ayet Resulullah'ı tasdik edenler hakkında idi, fakat durum onlara zor gelmişti, tıpkı Huneyn ve Uhud savaşları gibi; nihayet Yüce Allah onlara yardım etti, lütfu ve keremi ile sıkıntılarını giderdi. Allah Teala'nın "Gerçek şu ki ölümle karşılaşmadan önce onu istiyordunuz" mealindeki beyan da bu konumdadır, yani uğrunda ölmek sözkonusu olan cihat. Allah'tan korkar gibi insanlardan korkarlar yahut daha şiddetli bir şekilde korkarlar mealindeki beyan da buna benzemektedir. Onlar yok olmalarına sebep olan şeyi görünce, bu durumda ölümün ve şiddetli hastalığın yaklaşması gibi, korku son noktasına erişince diğer durumlarda olmayacak kadar ölümden korkmaya başlar, çünkü hasta, ölüme hastalığın sebep olduğunu düşünür. Şu da var ki kendisinde görülen ölüm korkusu daha şiddetli olsa da, aslında O, Allah'tan gelen bir korkudur, O'nun, hastalığı ölümün sebebi yapması ve ölümün artık yaklaşıp yanına gelmiş olması; ama dış görünüşte hasta sanki zahiri vasıtalardan korkmaktadır. Bu gibi insanlarda (hastalarda) bilinen odur ki onlar hakkında yaşamaktan umut kesme galip olduğu için ölüm de galip gelir. Çünkü halkın yaratılışında bu tür olaylar bu fıtrat üzere yaratılmıştır. Dolayısıyla birincinin durumu da buna göredir. Bu durumda geçim vasıtalarına sahip olma ve bunları elde etmeye gücün yetmesi halinde -Allah'ın kudreti bakımından bir olsa da- başkalarında olmadığı sürece, halkın, kalbi bir tatmin üzere yaratılmış olması da buna göredir. Böylece o korku fıtri ve tabii olup, kendi tercihi veya Allah'ın hükmünden hoşlanmamak şeklinde değildir. Bu husus Cenab-ı Hakkın şu beyanına benzemektedir: "Hoşlanmasanız da savaş size farz kılınmıştır".

      Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın, bizi yakın bir süreye kadar geri bıraksan olmaz mıydı? Bu ayetin iki manaya ihtimali vardır. Biri, insanların yaratılışlarındaki kuruntularından haber vermektir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Hoşunuza gitmese de savaş size farz kılınmıştır". Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur: "Cennet hoşa gitmeyen şeylerle kuşatılmıştır". Bu ancak tabiata göredir, tabiat da bunu arayıp soran gibidir. İnsanlar bazan duruma göre sözü ve soruyu kişinin güç yetiremeyeceği şeye nispet ederler, işte buradaki konum onun gibidir. En doğrusunu Allah bilir.

      Tefsirini yapmakta olduğumuz ayet-i kerimenin bu kısmında yer alan sorunun, onlara verilen savaş emrinin hikmetini anlamaya yönelik olabilir. Bilindiği üzere onlar, öldürülmek ve korkaklık sebebiyle düşmanın karşısında mukavemet edemeyecek bir duruma gelebilirler, o takdirde de kendilerine hakim olamazlar. Bu sebeple aziz ve celil olan Allah, onları bu duruma sevkeden şeyin, dünyadan yararlanma arzusu olduğunu haber vermiştir. Şayet onlar, ahiretin zevkli hayatını kalplerinde canlandırsalar bu korku kendilerinden uzaklaşır, düşmana karşı sebat eder, başlarına gelecek musibetlere aldırış etmezler ve bunun için endişeye düşmezlerdi. Sanki Yüce Allah, onlara şunu vadetmiştir: Eğer sabrederseniz bu cihat fiili ahiret metaı olarak sizin için çok hayırlıdır; bununla ilgili olarak Allah'ın size vadettiği şeyler dünya metaından daha değerlidir.

      Şöyle söylemek de mümkündür: Savaşmak insan tabiatına ağır gelse de Allah Teala'ya ibadet konumunda yapıldığı takdirde o, savaş edene gelecek ölümden çok daha kolay ve çok daha ehvendir. Çünkü Yüce Allah, savaşanlara ahiret nimetlerini gösterir yahut ahiretteki bazı değerli şeyleri gösterir, ölüm anında bu, onlar için ahiret sermayesi olur; o, bir süre dünyada yaşadıktan sonra ölmekten daha hayırlıdır. Ama dünyadan yararlanma ahiret nimetlerinden hayırlı değildir. Nitekim Peygamber'in bu hususun yorumu hususunda şöyle nakledilmiştir: "Kim Allah'a kavuşmayı severse, Allah da ona kavuşmayı sever; kim de Allah'a kavuşmaktan hoşlanmazsa Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz. Mümin, erişeceği üstünlüğü görür de ölümün kendisine derhal gelmesini sever; kafir ise Allah'ın kendisinden hoşnut olmadığını görür, bu sebeple de ölümü sevmez". Dünya hakkında "O müminin hapishanesi, kafirin ise cennetidir" sözünün yorumu da buna bağlıdır; yani ölüm vaktinde böyle olacaktır. En doğrusunu Allah bilir.

      Tefsirini yapmakta olduğumuz ilahi beyana yönelik bir yorum da şöyledir: Sözkonusu ayetin münafıklar hakkında olması mümkündür. Şöyle ki onların nifakı diğer ibadetlerde değil, savaşla imtihana çekildikleri zaman ortaya çıkar. Nitekim Allah Teala şöyle buyurmuştur: "İman edenler "Keşke bir sure indirilse! derler". Yüce Allah bu ayette, münafıkların başına gelenleri açıklamıştır. Cenab-ı Hakkın şu beyanı da aynı mahiyettedir: "Allah içinizden engelleyicileri. .. bilmektedir".

      Bu ayetin kimler hakkında indiğini en iyi bilen Allah'tır. Fakat şu bilinmektedir ki ayette, Allah katındaki nimetlere teşvikte bulunmak, dünya hakkında da zühde sevk etmek ve ister ağır, ister hafif olsun, Yüce Allah'ın verdiği hükme razı olmaya çağırmak sözkonusudur. Yardım istenecek olan yalnız Allah'tır. Başka bir yoruma göre münafıklar hakkında açıktan beyan edilenlerin hepsi belirttiğim ayetlerde vardır. Onlar hakkında Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Onlara şunu söyle: "Ölümden veya öldürülmekten kaçsanız bile bu kaçış size bir fayda vermeyecektir". Bunun dışında, onların inkarlarına işaret eden ve bu noktadaki korkularının fazla olduğunu gösteren ayetler vardır. En doğrusunu Allah bilir.

      Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın? Hafsa'nın mushafında şöyle nakledilmiştir: "Namazı kılın, zekatı verin, ey Rabbimiz! Bize savaşı niçin farz kıldın, dediler? Savaş onlara farz kılınınca bir de gördün ki içlerinden bir grup Allah'tan korkar gibi insanlardan korkuyorlar." Sanki ayette bir kapalılık vardır da Hafsa'nın mushafı onu açıklamaktadır. Böyle değilse, ayetin zahirinde (geciktirici) bir beyan yoktur ki Yüce Allah'ın: "Onlara savaş farz kılınınca bir de görürsün ki içlerinden bir grup..." mealindeki beyanı ona cevap olsun.

      Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın, dediler. Ayet şayet münafıklar hakkında ise, bunu bir inkar olarak söylemişlerdir. Eğer müminler hakkında ise, savaşın kendilerine farz kılınmasındaki hikmeti sormak istemelerini hedef edinmiştir; "savaşın bize farz kılınmasında hangi hikmet vardır?" diye hikmetini açıklama talebinde bulunmuşlardır. Bazan nesne ve olayların hikmeti sorulur, bunda ayıplanacak bir şey yoktur. Soru yöneltmenin konumu şöyledir: Görünürde kişinin, kendinden üst konumda olana sorması, emir değil gerçekte bir sorudur; böylesinin sorusu boyun eğip niyazda bulunmaktır. Alt konumdakine sorması ise gerçekte o, soru olmayıp emir ve yasaklama mahiyetindedir; insanlar arasında kullanılan tarz da budur.

      Onlara de ki dünya menfaati önemsizdir. Bunun anlamı -en doğrusunu Allah bilir ya- şudur: Biz, sizi dünya için ve orada faydalanmak için değil, ahiret için, orada kalmak için yarattık. Şayet sizi dünya için yaratsaydım sonra da savaşı size gerekli kılsaydım bu, faydasız bir iş olur ve hikmetin dışında kalırdı, fakat biz sizi ahiret için, orada kalmanız için yarattık.

      Allah'tan korkar gibi hatta daha fazla bir korkuyla insanlardan korkuyorlar beyanı ile Rabbimiz! Savaşı bize niçin yazdın... mealindeki beyanın şu anlama gelme ihtimali vardır: Onlar bunu ağızlarıyla söylemediler, fakat Peygamber onlara, gizledikleri bu fikri haber verdi ki onu, nübüvvet ve risaletine işaret etsin diye, bunu Allah sayesinde öğrendiğini bilsinler.

      Bizi yakın bir süreye kadar geri bıraksan olmaz mıydı? O sayede ecelimizle yatağımızda ölürdük; başkası tarafından katledilip de düşmanlarımız bununla sevinmezdi. Nitekim Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Rabbimiz! Bizi o zalimler için imtihan aracı kılma!" Öldürmekte ise fitne vardır.

      Dünya menfaati önemsizdir. Bu ilahi beyan iki şekilde yorumlanabilir. Biri şudur: Biraz önce belirttiğimiz gibi insanlar, dünya menfaati için yaratılmamış, sadece ahiret menfaati için yaratılmışlardır. İkincisi, dünya menfaati ahiret menfaatinden daha azdır. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Dünya menfaati ahirete göre ancak az bir şeydir"; "Ne dersin? Biz onları yıllarca nimetlerden faydalandırmışsak, sonra da kendilerine vadedilen azap başlarına gelmişse senelerce yararlandırıldıkları nimetler onlara ne fayda sağlamıştır?"

      Allah'tan korkanlar için ahiret daha hayırlıdır. Çünkü ahiret menfaatleri süreklidir, sona ermez, dünya menfaatleri ise yok olup biter. Size zerre kadar haksızlık edilmez. Bunu daha önce anlatmıştık.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        elem tera (أَلَمْ تَرَ) ve ilellezîne (إِلَى الَّذِينَ)

        İbn Fâris, r-e-y kökünün "gözle görmek, bakmak, idrak etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin sadece fiziksel bakışı değil, ibret almayı ve derin bir tefekkürü nitelediğini aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin başındaki bu retorik soru edatının, muhatabı (Hz. Muhammed'i ve müminleri) savaş psikolojisindeki muazzam bir insanlık çelişkisine, bir karakter zaafiyetine ibretle bakmaya davet eden edebi bir ayna/yüzleştirme işlevi gördüğünü analiz eder.

        kuffû (كُفُّوا) ve eydiyekum (أَيْدِيَكُمْ)

        İbn Fâris, k-f-f kökünün "bir şeyi geri çekmek, engellemek, sınırlandırmak ve el etek çekmek" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiziksel veya eylemsel olarak bir işe müdahale etmekten kaçınmayı, "elleri tutmayı" tanımladığını açıklar. Gabriel Said Reynolds, "ellerinizi çekin/tutun" ifadesini erken dönem İslam'ın siyasi stratejisi bağlamında inceler; bu ifadenin, Mekke döneminde müşriklerin baskılarına karşı silahlanıp savaşmak isteyen (hamasi duygularla hareket eden) müminlere yönelik bir "pasif direniş ve sabır" emri olduğunu, o dönemde henüz askeri bir karşılık vermenin yasaklandığını teyit eder.

        kutibe (كُتِبَ) ve el-kıtâlu (الْقِتَالُ)

        İbn Fâris, k-t-b kökünün "yazmak, harfleri birbirine bağlamak ve bağlayıcı/farz kılmak", k-t-l kökünün ise "canı bedenden ayırmak, şiddet ve çarpışma" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kutibe" (yazıldı) fiilinin edilgen yapısıyla, savaşın (kıtal) artık keyfi bir tercih olmaktan çıkıp devlet/şeriat düzeyinde mecburi bir yükümlülüğe dönüştüğünü açıklar.

        yahşevne (يَخْشَوْنَ) ve haşyeten (خَشْيَةً)

        İbn Fâris, h-ş-y kökünün "korkmak, çekinmek ve ürpermek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin sıradan bir panik hissi (havf) olmadığını, muhatabın büyüklüğünü, gücünü ve otoritesini bilmekten kaynaklanan "saygı ile karışık, derin ve sarsıcı bir korku/çekinme" olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, münafıkların (veya kalbi hastalıklı zayıf karakterlerin) psikolojisini deşifre eden bu "haşyet" kavramını teolojik bir sapma olarak analiz eder; normalde sadece mutlak otorite olan Allah'a yöneltilmesi gereken bu saygı ve dehşet hissinin (haşyetullah), savaş emri geldiğinde doğrudan "düşman ordusuna/insanlara" (yahşevnen nâse) yöneltilmesinin, Allah'ın gücünün insanların gücünden aşağıda görüldüğü bir inanç çöküşü (ontolojik yer değiştirme) olduğunu detaylandırır.

        eşedde (أَشَدَّ)

        İbn Fâris, ş-d-d kökünün "bir şeyi sıkıca bağlamak, kuvvet, katılık ve şiddet" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ism-i tafdil formundaki bu kelimenin "daha şiddetli, daha ağır ve daha sarsılmaz" manasına geldiğini aktarır. Düşmandan duyulan korkunun, Allah'tan duyulan korkuyu bile geçtiği o feci psikolojik durumu mühürler.

        ahhartenâ (أَخَّرْتَنَا) ve ecelin (أَجَلٍ)

        İbn Fâris, e-h-r kökünün "öne geçmenin zıddı olarak geride kalmak, sonraya bırakmak", e-c-l kökünün ise "bir şey için belirlenmiş mühlet, vade ve son kullanma tarihi" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın hayatı veya bir olay için tayin edilen kaçınılmaz son/süreç olduğunu açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), savaştan kaçanların dillerinden dökülen "Bizi yakın bir ecele (süreye) kadar erteleseydin ya!" (lev la ahhartena) feryadının edebi ve psikolojik dehasını analiz eder; Mekke'de savaşmak için can atan bu kişilerin, Medine'de savaş gerçekten kapıya dayandığında aniden "yaşamaya doyulmaz bir arzu" duymalarının ve ölümü ertelemeye (savaştan kaçmaya) çalışmalarının, insanın o riyakar, konfor düşkünü ve ölüme karşı duyduğu patolojik korku dolu doğasının Kur'an tarafından acımasızca ifşa edilmesi olduğunu vurgular.

        metâ'u (مَتَاعُ) ve ed-dunyâ (الدُّنْيَا)

        İbn Fâris, m-t-a kökünün "geçici bir süre faydalanılan, kalıcı olmayan, tüketilen nesne ve azık", d-n-v kökünün ise "yakınlık, alçaklık ve değersizlik" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "meta" kelimesinin, yolcunun yanına aldığı ve bitmeye mahkum kumanya gibi, dünya hayatının da özünde geçici bir kullanım eşyası (illüzyon) olduğunu nitelediğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "Dünyanın metası/faydası çok azdır" (kalîl) beyanının teolojik terapötik (iyileştirici) gücünü inceler; ölüm korkusuyla savaştan kaçanlara, uğruna ilahi emri çiğnedikleri o şeyin (dünya hayatının) zaten hızla tükenen, kalitesi düşük ve değersiz bir "süprüntü" (meta) olduğunun hatırlatılmasının, zihindeki o abartılı yaşama hırsını (anksiyeteyi) söndüren sarsıcı bir değer biçme (devalüasyon) operasyonu olduğunu detaylandırır.

        el-âhıretu (وَالْآخِرَةُ) ve hayrun (خَيْرٌ)

        İbn Fâris, e-h-r kökünün "sonradan gelen ve son", h-y-r kökünün ise "meyletmek, fıtratın arzuladığı mutlak fayda, üstünlük" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ahiretin kalıcı doğasıyla dünyanın geçici metasının kıyaslanmasında, ahiretin tartışılmaz ve rakipsiz bir "iyilik/üstünlük" makamı olduğunu aktarır.

        limenittekâ (لِمَنِ اتَّقَى)

        İbn Fâris, v-k-y kökünün "bir şeyi dışarıdan gelen zararlara karşı korumak, kalkan edinmek ve sakınmak" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, takva kavramının, ruhu günahlardan, ilahi gazaptan ve ahlaki çöküşten koruyacak bir "güvenlik zırhı" giymek olduğunu belirtir. Ayette, ahiretteki o üstün hayatın (hayrun) sadece korkaklıktan sıyrılıp sorumluluğunu (takvasını) kuşananlara ait olduğu vurgulanır.

        lâ tuzlemûne (وَلَا تُظْلَمُونَ)

        İbn Fâris, z-l-m kökünün "bir şeyi asıl bulunması gereken yerden başka bir yere koymak, eksiltmek ve hakkı gasp etmek" manalarına geldiğini kaydeder. Edilgen formda (haksızlığa uğratılmazsınız), Allah'ın adalet terazisinde hiçbir fedakarlığın (veya günahın) bedelinin zayi edilmeyeceğini ifade eder.

        fetîlâ (فَتِيلًا)

        İbn Fâris, f-t-l kökünün "parmakların arasında bir şeyi bükmek, ovalamak ve iplik haline getirmek" anlamına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin hurma çekirdeğinin o ince yarığında (yivinde) bulunan, parmakla bükülmüş kıl gibi "gözle zor görülen, zerre kadar değersiz lif/ipçik" manasına geldiğini belirtir. Arthur Jeffery, bu kelimenin Hicaz bölgesinin tarım (hurma) kültüründen alınan ve Arapların günlük dilinde "mutlak sıfır, en ufak bir şey, hiçlik" anlamında kullanılan son derece yerel ve edebi bir metafor/deyim olduğunu teyit eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin kapanışındaki "Size bir hurma çekirdeğinin ipliği (fetîl) kadar bile haksızlık yapılmaz" vurgusunu mikroskobik adalet kavramı üzerinden analiz eder; savaş meydanında dökülen kandan, kalpte duyulan korkuya kadar her şeyin mutlak bir milimetrik hassasiyetle ölçüleceğini, ilahi adaletin hiçbir detayı (bir çekirdek lifini bile) atlamayan kusursuz bir muhasebe sistemi olduğunu detaylandırır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X