وَمَا لَكُمْ لَا تُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَالْمُسْتَضْعَف۪ينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَٓاءِ وَالْوِلْدَانِ الَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اَخْرِجْنَا مِنْ هٰذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ اَهْلُهَاۚ وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ وَلِياًّۚ وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ نَص۪يراًۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nisâ Sûresi, 75. Ayet
Daralt
X
-
Size ne oldu da Allah yolunda ve "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!" diyen çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?
Size ne oldu da Allah yolunda savaşmıyorsunuz? Yine: "Ey iman edenler! Size ne oldu ki, "Allah yolunda seferber olun" denilince". Bu tür beyanlar önceki ikmallarden dolayı söylenir. Bununla beraber iman niteliği onlarda mevcuttur, cihat da kendilerine farzdı. Bu durum büyük günah işleyenleri iman dairesinden çıkaranların görüşünü reddeder. Size ne oldu da Allah yolunda ... ve çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Size ne oldu da Allah yolunda ve çaresizler uğrunda ... Kisai'den de böyle bir yorum nakledilmiştir. Bu ayette, müslümanların üzerine, esirlerini kafirlerin elinden kurtarmalarının gerekli oluşunun delili bulunmaktadır; mal, savaş ve diğer yollardan hangisine güç yetirirlerse. Bunu yapmak onlar üzerine farzdır ve zulüm altında kalanları zalimlerin ellerinde bırakmamak inananların kesin bir görevidir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmuştur: Size ne oldu da Allah yolunda ve "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!" diyen çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? Bu ayette şu hususa da işaret vardır: Aklı eren çağda iseler, küçüklerin İslam'ı (kabul etmeleri) İslam'dır, inkarları de küfürdür. Çünkü Yüce Allah: "Ve'l-vildanu" (والوِلدانُ) buyurmuştur. Büyük olan erkek ve kadınlara vildan değil, belki erkek ve kadınların küçükleri, küçük kız, küçük oğlan denilir. Çünkü Allah müminleri kafirlerin ellerinde bırakmaları sebebiyle sitemde bulunmuştur. Şayet onlar kafirlerin evlatları hükmünde olsaydı, kendilerini kafirlerin ellerinde bırakma sebebiyle ayıplama ve sitemde bulunmanın bir anlamı olmazdı, çünkü kafirlerin çocuklarını onların ellerinde bırakmaktan dolayı kendilerine sitem yapılmamıştır. Bu da şunu göstermektedir ki o çocuklar müslüman oldukları için müminlere sitem gelmiştir. Cenab-ı Hakkın şu beyanı bunun gibidir: "Kendilerine yazık etmekte iken hayatlarını sona erdirdikleri kimselere melekler "Ne işte idiniz?" dediler, (onlar) "O yerde zayıf görülenlerden idik" cevabını verdiler. Melekler ise "Allah'ın arzı geniş değil miydi, hicret etseydiniz ya!" dediler. İşte onların barınağı cehennemdir". Sonra Allah Teala ezilenleri (mustazaf) istisna ederek şöyle buyurmuştur: "Erkekler, kadınlar ve çocuklar içinden zayıf sayılanlar (yani) çaresiz kalanlar ve hiçbir kurtuluş yolu bulamayanlar müstesnadır". Eğer çocukların imanı iman, inkarı da inkar olmasaydı, onları şu sözü edilenlerden istisna etmenin de, anılan tehditten çıkarmanın da bir anlamı kalmazdı. En doğrusunu Allah bilir.
Rabbimiz, bizi bu şehirden çıkar. Onlar Allah Tealaöan, kendilerini o şehirden çıkarmalarını istediler, oysa ki şunu biliyorlardı ki Cenab-ı Hak, bizzat çıkarmayı üstlenmeyecek, belki bunu, o işte kendilerine yardımcı olacak bir kavim eliyle yapacaktı. Yüce Allah'ın bu işte bir fiil ve etkisinin var olduğunu onlar bilmiş, fakat Mütezile mensupları bilememiştir. Bu durum Mütezile'nin konuyla ilgili görüşlerini çürümektedir. Başarıya ulaştırmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Halkı zalim olan. Denildi ki halkı müşrik olan. Yine denildi ki İslam ülkesine çıkmalarına ve hicret etmelerine engel olan her zalimdir.
Bize katından bir yardımcı yolla. Yani dinimiz konusunda dost olan bizi müşriklerden kurtaran bir dost. Şöyle de denebilir: Müşrikleri bizden uzaklaştırıp engelleyecek. Veli ve nasir kelimelerini birden fazla yerde zikrettik. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
mâ lekum (وَمَا لَكُمْ)
İbn Fâris, soru edatı olan "mâ" (ne) ve aidiyet bildiren "lekum" (sizin için, size) lafızlarının birleşimi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu edatın ayette sadece bir bilgi sormak amacıyla değil, muhatabın eylemsizliğini şiddetle kınamak ve onu harekete geçirmek için kullanılan bir taaccüp (hayret) ve kınama ifadesi olduğunu açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin başındaki bu "Size ne oluyor da..." retorik sorusunun psikolojik ve teolojik sarsıcılığını analiz eder; savaşmaktan (yardımdan) geri duran müminlerin içine düştükleri o bencil ataleti parçalamayı amaçlayan, vicdanı doğrudan hedef alan çok keskin bir ahlaki sorgulama (silkeleme) taktiği olduğunu detaylandırır.
lâ tukâtilûne (لَا تُقَاتِلُونَ)
İbn Fâris, k-t-l kökünün "canı bedenden ayırmak, hayatı sonlandırmak ve şiddet" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin mufa'ale babında (mukatele) kullanılmasının, eylemin tek taraflı bir öldürme değil; karşılıklı, örgütlü ve kasti bir çarpışma (savaş) olduğunu açıklar. Patricia Crone, bu askeri terminolojinin sosyolojik yapısını inceler; erken dönem İslam toplumunda şiddetin kabileci bir yağmadan çıkarılıp, ezilenlerin kurtarılması gibi yüksek bir ahlaki amaca hizmet eden meşru, kurumsal ve zorunlu bir "devlet/kamu savaşına" (cihada) dönüştüğünü teyit eder.
fî (فِي) sebîlillâhi (سَبِيلِ اللَّهِ)
İbn Fâris, s-b-l kökünün "uzayıp giden yol, ayak basılan geçit ve rota" anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, insanın meşru bir amaca ulaşmak için inanç ve eylem olarak tercih ettiği hayat nizamını ifade ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, "Allah yolu" tamlamasının Cahiliye zihniyetini nasıl yıktığını analiz eder; Arapların savaşlarındaki temel motivasyon olan ganimet hırsı, kabile asabiyeti ve kan davası (hamiyyet) kavramlarının tamamen ilga edilerek, yerine savaşın yegane meşru mazereti olarak "ilahi nizamın ve adaletin tesisi" (sebilillah) kavramının yerleştirilmesini muazzam bir anlambilimsel devrim olarak niteler.
vel-mustad'afîne (وَالْمُسْتَضْعَفِينَ)
İbn Fâris, d-a-f kökünün "güç, kuvvet ve direncin zıddı olarak zayıflık, çaresizlik" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin istif'al babında ve ism-i mef'ul (edilgen) yapıda (müstad'af) gelmesinin kritik olduğuna dikkat çeker; bu kişilerin fıtraten veya kendi tembelliklerinden dolayı zayıf olmadıklarını, aksine zalim bir otorite tarafından "zorla zayıf düşürüldüklerini, ezildiklerini ve haklarının gasp edildiğini" (sistematik istid'af) açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, müstad'af kavramının sosyolojik boyutunu inceler; Kur'an'ın savaşı meşrulaştıran ana kolonlardan biri olarak sadece "Allah'ın inancını savunmayı" değil, bizzat "insan haklarını savunmayı ve ezilenleri kurtarmayı" göstermesinin, İslam'ın kılıcını dini bir zorbalık aracı olmaktan çıkarıp mutlak bir "sosyal adalet ve özgürleştirme" (kurtuluş teolojisi) mekanizmasına dönüştürdüğünü detaylandırır.
miner-ricâli (مِنَ الرِّجَالِ) ven-nisâi (وَالنِّسَاءِ) vel-vildâni (وَالْوِلْدَانِ)
İbn Fâris, r-c-l kökünün "ayak üzerinde durmak ve erkek", n-s-v kökünün "kadınlar", v-l-d kökünün ise "doğurmak, çocuk" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, toplumun en korunmasız olan tüm demografik tabakalarını nitelediğini aktarır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetteki bu "erkekler, kadınlar ve çocuklar" şeklindeki üçlü sıralamanın edebi ve psikolojik tasvir gücünü analiz eder; zulmün boyutunu göstermek için "ezilenler" deyip geçilmediğini, bunun yerine zulmün bedeline en acı şekilde maruz kalan çaresiz kadınların ve ağlayan çocukların açıkça zikredilerek, Medine'deki savaşabilir durumdaki erkeklerin vicdanlarına, namuslarına ve merhamet duygularına yönelik sarsıcı ve karşı konulamaz bir psikolojik baskı (motivasyon) kurulduğunu vurgular.
ellezîne (الَّذِينَ) yekûlûne (يَقُولُونَ)
İbn Fâris, k-v-l kökünün "ağızdan çıkan söz, nida ve düşünceyi dışa vurmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ezilenlerin içlerindeki çaresizliği eyleme dökemedikleri için tek silahları olan sözlü bir feryatla (dua ile) ifade ettiklerini aktarır.
rabbenâ (رَبَّنَا)
İbn Fâris, r-b-b kökünün "bir şeyi düzeltmek, terbiye etmek, sahip olmak, korumak ve efendi" anlamlarına geldiğini açıklar. Mazlumların, kendilerini ezen sahte efendilere (Mekke müşriklerine) karşı, evrenin mutlak maliki ve asıl efendisi olan "Rabbe" sığınmalarını ifade eder.
ahricnâ (أَخْرِجْنَا)
İbn Fâris, h-r-c kökünün "bir şeyin içinden dışarıya doğru hareket etmek, çıkmak ve ayrılmak" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, if'al babında (ihraç) emir kipiyle kullanılarak, kişinin kendi gücüyle çıkamadığı bir yerden üstün bir kudretin (Allah'ın) müdahalesiyle kurtarılma talebini nitelediğini açıklar.
min (مِنْ) hâzihil (هَٰذِهِ) karyeti (الْقَرْيَةِ)
İbn Fâris, k-r-y kökünün "suyu bir havuzda toplamak, bir araya gelmek" manalarına geldiğini, insanların kalabalıklar halinde bir araya gelip yerleşmelerinden dolayı kasabalara ve şehirlere de bu kökten (karye) isim verildiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenine (Süryanice 'karita', İbranice 'kiryah') dikkat çekerek, yerleşik medeniyet alanlarını nitelediğini aktarır. Ayette "bu karye" denilerek bizzat Mekke şehrine işaret edilir.
ez-zâlimi (الظَّالِمِ)
İbn Fâris, z-l-m kökünün "bir şeyi asıl bulunması gereken yerden başka bir yere koymak, eksiltmek, karanlık ve hakkı gasp etmek" manalarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, haddi aşarak başkasının hakkına saldıran, adaleti yıkan kişiyi veya zihniyeti tanımlar.
ehluhâ (أَهْلُهَا)
İbn Fâris, e-h-l kökünün "bir mekanda meskun olmak, bir şeye mensup olmak ve yakınlık" anlamlarına geldiğini açıklar. Gabriel Said Reynolds, "halkı zalim olan bu şehir" tamlamasının Kur'an'daki teopolitik ağırlığını inceler; Kâbe'yi barındırması sebebiyle Arapların en kutsal saydıkları Mekke'nin, sırf içindeki yönetici elitin (ehluhâ) şirki ve zulmü sebebiyle kutsiyetini yitirdiğini ve "terk edilmesi, kurtarılması gereken karanlık/zalim bir diyar" olarak etiketlendiğini, bunun da İslam'da mekanın değil adaletin kutsal olduğunu tescillediğini detaylandırır.
vec'al (وَاجْعَلْ)
İbn Fâris, c-a-l kökünün "bir şeyi belirli bir duruma getirmek, tayin etmek, yaratmak ve kılmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir nesneye veya kişiye yeni bir vasıf veya görev yüklemek manasında kullanıldığını açıklar.
lenâ (لَنَا)
"Bizim için, bize" manasına gelen zamir ve harf-i cer birleşimidir.
min ledunke (مِنْ لَدُنْكَ)
İbn Fâris, l-d-n kökünün "bir şeyin asıl mekanı, katı ve yanı" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, mesafesiz, doğrudan Allah'ın kendi zatından, mutlak iradesinden kopup gelen eşsiz bir yardımı (inayeti) tanımladığını aktarır. Dünyevi sebeplerin tamamen tükendiği noktada beklenen ilahi lütfu ifade eder.
veliyyen (وَلِيًّا)
İbn Fâris, v-l-y kökünün "iki şeyin arasında hiçbir yabancı unsur kalmayacak şekilde peş peşe gelmesi, yan yana durmak, yakınlık, dostluk ve otorite" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kişinin işlerini üstlenen, onu himaye eden ve koruyan otoriteyi tanımlar. Toshihiko Izutsu, veli kavramının İslam'ın erken dönemindeki siyasi ve bedevi kökenini analiz eder; Mekke gibi himaye (civar/hıfız) anlaşmalarının her şey demek olduğu bir kabile toplumunda, müminlerin dünyevi velilerinin (koruyucularının) onları terk etmesi üzerine, bu "velayet" (koruyucu/efendi) statüsünün doğrudan Allah'a arz edildiğini, himayenin tamamen metafizik bir düzleme taşındığını detaylandırır.
nasîrâ (نَصِيرًا)
İbn Fâris, n-s-r kökünün "yardım etmek, yağmurun toprağa hayat vermesi, destek olmak ve birini düşmanına karşı üstün kılmak" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, özellikle savaş ve çatışma anında fiili olarak güç sağlayan yardımcıyı ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, mazlumların duasındaki "veli" ve "nasîr" kavramlarının yan yana gelişini stratejik bir zeminde analiz eder; veli kelimesinin işleri üstlenen "koruyucu/yasal bir otoriteyi" (manevi/siyasi himaye), nasîr kelimesinin ise sahada bizzat düşmanla çatışacak "aktif askeri bir gücü/yardımcıyı" (pratik müdahale) nitelediğini, dolayısıyla ezilenlerin Allah'tan sadece soyut bir teselli değil, doğrudan Medine'deki mümin ordusunu (nasîr) kendilerine göndermesini talep eden çok somut ve eylemsel bir yakarışta bulunduklarını vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla