Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nisâ Sûresi, 58. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nisâ Sûresi, 58. Ayet

    اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ اَنْ تُؤَدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلٰٓى اَهْلِهَاۙ وَاِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ اَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِۜ اِنَّ اللّٰهَ نِعِمَّا يَعِظُـكُمْ بِه۪ۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ سَم۪يعاً بَص۪يراً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnna(A)llâhe ye/murukum en tu-eddû-l-emânâti ilâ ehlihâ ve-iżâ hakemtum beyne-nnâsi en tahkumû bil’adl(i)(c) inna(A)llâhe ni’immâ ye’izukum bih(i)(k) inna(A)llâhe kâne semî’en basîrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi işitmekte, her şeyi görmektedir.

      Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi emreder. Denildi ki Allah Teala, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin vasıtasıyla Mekke'yi fethedince (amcası) Abbas, Peygamber'e şöyle dedi: "Sikaye (zemzem suyu dağıtma) ve hicabet (Kabe anahtarlarına sahip olma) görevlerini bize versen!" Bunun üzerine Peygamber, Şeybe'nin erkek çocuğundan Kabe'nin anahtarlarını alarak Abbas'a verdi. Bunun üzerine Yüce Allah bu ayeti indirdi. Bu sebeple Resul-i Ekrem, Kabe'nin anahtarlarını alıp Şeybe'nin çocuğuna geri verdikten sonra şöyle buyurdu: "Amca! Allah Teala, senden bir şeyin eksiltilmesini, fakat senin insanların bir şeyini eksiltmemeni sevip istedi. Bir görüşe göre bu ayet, toplanması ve dağıtılması konusunda güvendiği ganimet malları ile toplanma ve dağıtılması konusunda sadakalarda görevlendirdiği ve güvendiği emirler için inmiştir. Aslında bu ayetin, kişilere kendileri ile Rableri arasında ve kendileri ile halk arasında güvenilen her emanet hakkında inmiş olması gerekir. Emanet konusunda kul ile Rabbi arasında kişinin eda etmekle emrolunduğu görevler de vardır; mesela ibadetler, Allah'ın lütfettiği ilim ve benzerleri; şu ilahi beyanlarda yer aldığı gibi: "Biz emaneti göklere, yere arzettik. .. "; "İnsanlar arasında hükmedince adaletle hükmedin". Bunların hepsi emanet olup Cenab-ı Hakkın Allah size emanetleri mutlaka ehline vermenizi emreder beyanının hükmüne girerler. Bunun gibi, kişinin güvenilir kabul edildiği her emanet de buna dahildir. Nakledildiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Sana güvenen kimseye emanetini teslim et, hainlik edene ise sen hainlik etme". Bu ayetin devlet başkanları hakkında indiğini söyleyen kimse Adaletle hükmetmenizi emreder mealindeki beyanı delil getirmiştir, çünkü hüküm vermek devlet başkanlarına aittir. İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi emreder mealindeki ayet hakkında: Bu ilahi beyan müphem olup mümine de kafire de hitap eder demiştir.

      Allah size ne güzel öğütler veriyor adaletle hükmetmek ve Şüphesiz Allah her şeyi işitmekte, her şeyi görmektedir. Kendisine dua edip bir şey isteyene olumlu cevap verir demektir. Nitekim aziz ve celil olan Allah, şöyle buyurmuştur: "Kullarım benden sana sorarsa, ben çok yakınım, dua edince onun duasını kabul ederim". O, duasının kabul edilmesini isteyene ve yerine getirene cevap verir. Her şeyi işitmekte, her şeyi görmektedir, yani O'ndan hiçbir şey gizli kalmaz.

      Alimler, kaybolan emanet malı hakkında farklı görüşler ileri sürmüştür. Bizim alimlerimiz "Kaybedene bir şey ödemek gerekmez" demiştir. Başkaları "Tazminat ödemesi gerekir" demiştir. Bu hususta alimlerimizin birkaç delilleri vardır. Birincisi, emanet alan kişi gömleği giyerse, yahut hayvana binerse veya sahibinin yüklemesine izin verdiği kadar yük yüklerse, bunları yaparken de onun kıymetine bir noksanlık gelirse bir şey ödemesi gerekmez. Gömleği giyme ve hayvana binme fiiliyle ortaya çıkan zarar ve noksanlık yüzünden tazminat gerekmeyince, bunlardan biri, kendi tesiri olmaksızın zarar görürse bunu tazmin etmek gerekmez. İkincisi, İbnu'l-Hanefiyye'nin Ali'den rivayet ettiği şu sözdür: "Ariyet sorumluluk getiren bir şey değildir, tazmin de edilmez; o ancak yapılan bir iyiliktir, ancak kişi aykırı kullanırsa tazminat öder". Hasan'ın şöyle dediği nakledilmiştir: "Ariyetin sahibi aykırı kullanırsa onu tazmin eder".

      Bu meselede alimlerimize aykırı görüş beyan eden bir alim, Peygamber'in buyurduğu şu hadisi delil olarak ileri sürmüştür: "El aldığı şeyden, iade edinceye kadar sorumludur". Bu hadisin iki anlama gelme ihtimali vardır. Birincisi şöyle denilmesidir: Elin aldığını geri vermek yükümlülüğü vardır, aldığı şey duruyorsa onu geri verir. Görmez misin ki vedia (emanet) mal telef olunca tazmin edilmez, şayet o, duruyorsa onu geri verir, ariyet de bunun gibidir. İkincisi, bu hadisin anlamı gasp ve ve onun gibisine benzemiş olabilir. Gasbeden kimsenin aldığı malı, ister duruyor olsun ister telef edilmiş olsun geri vermek zorundadır; o, ariyet hadisinin umumi anlamına dahil değildir. Görmez misin ki vedia, özünde "almak" bulunuyorsa da haberin umumiliğine dahil değildir.

      Muhalifler Safvan hadisini de delil getirmişlerdir. Şöyle ki: Resûlullah Huneyn savaşında Safvan'dan emanet bir zırh istedi. Safvan "Gasp mı ey Muhammed!" diye sordu. Peygamber: "Hayır, ödenecek bir ariyet olarak" buyurdu. Başka bir rivayette şöyle denilmiştir: Safvan Huneyn'e gitmeye karar vererek Resûl-i Ekrem'den uzaklaşmaya başladı. Peygamber: "Ey Safvan! Yanında silah var mıdır?" diye sordu. Safvan da: "Ariyet mi, gasb mı?" diye sordu. Peygamber: "Yok, ariyet olarak" buyurdu. Bunun üzerine Safvan, silahı ariyet olarak verdi. Bu hadiste tazminden bahsedilmemiştir. Bize göre -şayet Safvan haberi doğru ise- ariyet, ariyeti alan tarafından geri verilmek üzere tazmin edilir. Ariyetin geri verilmesi vedianın geri verilmesi gibi değildir. Çünkü vediada sahibi talep etmedikçe geri verilmez. Peygamber'den bu sözümüzü kuvvetlendiren rivayet vardır, o da şu sözüdür: "Ariyet ödenecek şeydir".

      İnsanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Aziz ve celil olan Allah şöyle buyurmuştur: "Allah adaleti ve ihsanı emreder". İnsanlar arasında herhangi bir işe veya hükme sahip olan kimse emanete de sahip olmuştur, onun emaneti ehline vermesi gereklidir. Bu konuda bazı hadisler nakledilmiştir. Resûlullah şöyle buyurmuştur: "Herhangi bir kimse, şu işlerden biri hakkında -az veya çok- yetkili olur da adaletli davranmazsa Allah Teala mutlaka onu yüzüstü cehenneme atar". Başka bir hadiste ise şöyle buyurmuştur: "Herhangi bir kimse, insanların işlerinden birini üzerine alır da kendisini ve ailesini gözettiği gibi onların da haklarını gözetmezse Kıyamet gününde cennet kokusunu koklayamaz". Ebû Said el-Hudri'den rivayet edildiğine göre Resûlullah şöyle buyurmuştur: "Kıyamet gününde en çok seveceğim ve bana en yakın yerde oturacak kimse, adaletli devlet başkanıdır; kıyamet gününde benim nezdimde en sevilmeyen ve azabı en şiddetli olan kimse de zalim devlet başkanıdır".

      Yorumu Yorumla

      • Mehmet Âkif Ersoy
        • 2020
        • 51

        #4
        "Bilmiş olunuz ki: Allah emanetleri ehline vermenizi, bir de insanların beyninde hükmederken adl ile hükmetmenizi size emrediyor; Allah'ın size verdiği şu nasihat ne güzel bir nasihattir! Şüpheniz olmasın ki Allah hem işitir, hem görür."

        EMÂNET VE ADALET

        Ayet-i celîle Sûre-i Nisaya mensubdur. Zemahşerî diyor ki:

        "Bu hitâb bütün emanetler hakkında bütün insanlara vårid olan bir hitâb-ı ämdır. Bir kavle göre Kabe-i Muazzamanın perdedârı Osman bin Talha için nâzil olmuştur. Şöyle ki: Aleyhissalâtu vesselâm Efendimiz fetih günü Mekke'ye girince, Osman Ka'be'nin kapısını kapadı; anahtarını vermek istemedi. "Muhammed'in gerçekten peygamber olduğunu bilseydim o zaman verirdim" dedi.

        Ka'be'nin anahtarı

        "Bunun üzerine Hazret-i Ali Radıyallahu anh Osmanın bileğini büküp anahtarı aldı, Ka'be'nin kapısını açtı. Resûl-i Ekrem salallahu aleyhi ve sellem Efendimiz içeri girip iki rekât namaz kıldı, çıktı.

        "O zaman Abbas, anahtarın kendisine verilmesini; sikāyet, sidânet yani sakalık, perdedarlık vazifelerinin kendi tarafından ifâsına müsâade olunmasını istedi. İşte onun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

        "Artık aleyhissalâtu vesselâm Efendimiz, anahtarı Osman bin Talhaya vermesini; bir de kendisinden özür dilemesini Hz. Ali'ye emretti. Ali aldığı emri yerine getirince, "Demin kolumu incittin. Anahtarı zorla elimden aldın... Şimdi de gelmiş, gönlümü alacaksın, öyle mi?" itâbına hedef oldu.

        "Bu sözü işiten Ali: "Allah senin hakkında Kur'an indirdi." diyerek âyet-i celîleyi okudu. Osman, Kelâm-ı İlâhî'yi dinledikten sonra hemen imana geldi. Bunun üzerine vazife-i sidânetin ilelebed evlâd-ı Osmana verildiği Cenab- Hak tarafından Hazret-i Peygambere vahiy buyuruldu.

        "Bazılarına göre de hitâb, vazifelerini hakkıyla edâ etmeleri için iş başında bulunanlara aiddir"

        İşleri ehline vermek

        Görülüyor ki âyet-i celîlede iki büyük emir var: Biri emanetlerin erbåbına tevdîi; diğeri de adaletin hakkıyla tatbiki.

        (Emanet) hak, vedia, vazîfe gibi birçok manalara gelir. Hakikat, kimsenin hakkını diriğ etmemek; her ferde ehliyetine göre vazîfe tayîn eylemek, ta'bîr-i diğerle, işleri erbâbının eline vermek bir cemaatin selâmeti için o derecelerde zaruridir ki: Bu zarûreti kabulde azıcık düşünmek bile haramdır!

        Adaletsiz yaşanamaz

        (Adl) ise bütün fezâili, bütün mehâsini cami bir fazilettir. Hiç bir zaman hatırdan çıkmamalıdır ki işleri ehline tefvîz etmeyen; bütün muamelâtında adaleti düstûr-ı hareket tanımayan milletler için yaşamak ihtimali yoktur.

        "Memleket kılıç ile alınır; lâkin adalet ile muhafaza olunur sözünü, Timurlenk gibi zâlim bir cihangirin ağzından işitmek ne büyük ibrettir!

        Evet, işe göre adam bulmalı; adama göre iş vermeli. Zira ne kadar müşkül olursa olsun, bir vazife tasavvur edilemez ki, ehli aransın da bulunmasın; kezalik kabiliyeti ne derecelerde dûn bulunursa bulunsun, hiçbir adam gösterilemez ki, onun da görebileceği bir iş mevcut olmasın.

        Ne yalnız azmin büyüklüğü her meselenin halline kâfidir; ne de kabiliyetin küçüklüğü büsbütün ihmâlini muktezidir.

        Basit, fakat ihmâli ölümcül!

        Bizde bir kere efrad mesleğini kendi istidad-ı fıtrisine göre tayin edemez. Çünkü meslek intihabı meselesinin gerek şahsı, gerek milleti için hayat memat meselesi olduğunu pek geç öğrenir.

        Teessüf olunur ki, efrâdı temsil eden hükümet de umûru tevzî ederken aynı girîveye düşüyor.

        Yukarıdan beri söylenen sözler gayet basit birtakım hakikatlerdir. Biz bunu itiraf ederiz. Şu kadar var ki, bizden evvel çöküp giden milletler, hep bu gibi basit hakikatlerin kurbân-ı zuhûlü olmuşlardır!

        Yorumu Yorumla

        • Etimolog
          • 2025
          • 6236

          #5
          innallâhe (إِنَّ اللَّهَ)

          İbn Fâris, i-n-n edatının bir cümlenin başına gelerek o sözü pekiştirdiğini, şüpheyi ortadan kaldırdığını ve kesinlik (tekit) bildirdiğini belirtir. Allah lafzıyla birleştiğinde (Şüphesiz Allah), hemen ardından gelecek olan emrin doğrudan mutlak otoriteden geldiğini ve hiçbir esnekliğe/itiraza kapı aralamadığını tesciller.

          ye'murukum (يَأْمُرُكُمْ)

          İbn Fâris, e-m-r kökünün "bir işin yapılmasını kesin olarak istemek, buyurmak ve durum" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin üst makamdan alt makama yöneltilen, yapılması zorunlu ve bağlayıcı talep olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin geniş zaman (müzari) kipiyle gelmesinin, emrin tarihsel bir olayla (Mekke'nin fethi sırasındaki Kâbe anahtarı olayıyla) sınırlı kalmadığını, kıyamete kadar her devlette ve toplumda kesintisiz olarak uygulanması gereken evrensel ve evrensel (sürekli) bir hukuki norm olduğunu analiz eder.

          en (أَنْ)

          Mastar edatıdır, kendisinden sonraki fiili mastar (isim) formuna dönüştürür.

          tueddû (تُؤَدُّوا)

          İbn Fâris, e-d-y kökünün "bir hakkı veya borcu sahibine eksiksiz olarak ulaştırmak, teslim etmek ve yerine getirmek" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemin sıradan bir "verme" (itâ) olmadığını, üzerinde sorumluluk bulunan bir şeyin (emanetin) bizzat asıl sahibine veya layık olan kişiye iade edilmesini (eda) tanımladığını aktarır.

          el-emânâti (الْأَمَانَاتِ)

          İbn Fâris, e-m-n kökünün "korku ve ihanetin zıddı olarak güvenmek, emniyette olmak" anlamına geldiğini, emanetin de "korunması ve ihanet edilmemesi için birine güvenilerek bırakılan her türlü maddi-manevi değer" olduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin çoğul formda (emanetler) kullanılmasının, bunun sadece bir eşyayı saklamak olmadığını; devlet yönetimi, yargı erki, memuriyetler, liyakat gerektiren siyasi makamlar, aile içi sırlar ve bizzat Allah'ın kula yüklediği fıtrî sorumlulukların tamamını kapsayan devasa bir hukuki/ahlaki portföy olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın siyaset felsefesinde emanet kavramını analiz eder; iktidarın ve yönetimin (emanetin) kişisel bir mülk veya kabilevi bir ganimet değil, liyakatle taşıyıp topluma hizmet edilmesi gereken kutsal ve ağır bir "kamusal yükümlülük" olduğunu detaylandırır.

          ilâ ehlihâ (إِلَى أَهْلِهَا)

          İbn Fâris, e-h-l kökünün "bir mekanda meskun olmak, alışkanlık, uzmanlık, ehliyet ve yakınlık" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "bir işe en layık, en uygun, o işin tabiatına en yatkın ve yetkin kişi" (ehil) manasına geldiğini aktarır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "emanetleri ehline vermek" ilkesini analiz eder; bu ifadenin İslam'ın evrensel siyaset ve yönetim anayasası olduğunu, devlet kademelerine veya herhangi bir işe adam seçerken etnik kökenin, akrabalığın, mezhebin veya şahsi yakınlığın değil, mutlak surette "liyakat, ehliyet ve adaletin" merkeze alınmasını emreden sarsılmaz bir meritokrasi (liyakat sistemi) inşa ettiğini vurgular.

          ve izâ (وَإِذَا)

          Zaman ve şart bildiren "ve ne zaman ki" manasına gelen edattır.

          hakemtum (حَكَمْتُمْ)

          İbn Fâris, h-k-m kökünün "bir şeyi düzeltmek amacıyla engellemek, atın ağzına gem vurarak onu yönlendirmek, sağlamlaştırmak, adaleti tesis etmek ve karar vermek" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanlar arasındaki uyuşmazlıklarda, cehaleti (haksızlığı) akıl ve yasayla frenleyerek bağlayıcı, kesin ve nihai bir hukuki karara varmayı tanımlar.

          beyne (بَيْنَ)

          Zarf edatıdır, "arasında" anlamına gelir.

          en-nâsi (النَّاسِ)

          İbn Fâris, n-v-s kökünden "hareket etmek, gidip gelmek" veya u-n-s kökünden "ünsiyet kurmak, bir arada yaşamak" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, genel insanlık topluluğunu tanımladığını aktarır. Gabriel Said Reynolds, "insanlar arasında" (beynen nâs) vurgusunun evrenselliğini inceler; ayette "müminler arasında" denilmeyerek "insanlar arasında" denilmesinin muazzam bir teolojik adalet beyanı olduğunu, adaletin (hükmün) inanç, ırk, din veya düşmanlık ayrımı gözetmeksizin (Hristiyan, Yahudi, müşrik dahi olsa) tüm insanlığa eşit uygulanması gereken bir haklar bütünü olduğunu teyit eder.

          en (أَنْ)

          Mastar edatıdır.

          tahkumû (تَحْكُمُوا)

          H-k-m kökünden tekrar eden "hükmetmeniz, karar vermeniz" anlamındaki fiildir.

          bil-adli (بِالْعَدْلِ)

          İbn Fâris, a-d-l kökünün "iki şeyin birbirine eşit ve denk olması, düzeltmek, eğriliğin zıddı olarak istikamet" anlamlarına geldiğini açıklar. Terazi kefelerinin eşitliğini nitelediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ahlaki ve hukuki boyutta "her hak sahibine hakkını eksiksiz vermek, ifrat ve tefritten (aşırılıklardan) kaçınarak tam merkezde/dengede durmak" olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, adalet kavramının Kur'an'daki ontolojik merkeziliğini analiz eder; adaletin sadece mahkeme salonlarındaki bir prosedür olmadığını, evrenin kuruluş ilkesi (mizan) ve Allah'ın zatî sıfatlarından biri olduğunu, dolayısıyla insanlar arası ilişkilerde adaletten (adlden) sapmanın, doğrudan doğruya ilahi evrenin dengesine (tevhide) saldırmak anlamına geldiğini detaylandırır.

          innalâhe (إِنَّ اللَّهَ)

          "Şüphesiz Allah" vurgusu tekrar ederek cümleyi teolojik bir güvenceye bağlar.

          niımmâ (نِعِمَّا)

          İbn Fâris, n-a-m kökünün "iyilik, lütuf, refah ve hoşa giden şey" anlamlarına geldiğini, bu edatın "ne güzel, ne kadar iyi" manasında bir övgü (medih) lafzı olduğunu belirtir.

          yeızukum (يَعِظُكُمْ)

          İbn Fâris, v-a-z kökünün "kalbi yumuşatacak, iyiliğe sevk edecek ve korkutacak söz söylemek, öğüt vermek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemi muhatabın sonuçları düşünmesini sağlayarak onu yanlıştan caydırmak amacıyla yapılan psikolojik ve ahlaki uyarı olarak tanımlar.

          bihî (بِهِ)

          "Onunla" anlamına gelen, bir önceki emirlere (emanet ve adalet) atıf yapan zarftır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "Allah'ın size bununla verdiği öğüt ne güzeldir!" cümlesinin estetik gücünü inceler; emanet ve adaleti sağlamanın sadece yasal bir zorunluluk (kanun) değil, bizzat insanlığın varoluşunu güzelleştiren, toplumsal çöküşü (kaosu) engelleyen en yüce ve en estetik ilahi "terapi/öğüt" (nimet) olduğunu vurgular.

          kâne (كَانَ)

          "İdi/olmuştur" manasında olup, Allah'ın sıfatlarının ezeli ve ebedi olduğunu belirten zaman edatıdır.

          semîan (سَمِيعًا)

          İbn Fâris, s-m-a kökünün "sesi idrak etmek, duymak ve icabet etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın hiçbir fısıltının, gizli kararın veya mazlumun iniltisinin kendisinden kaçmadığı mutlak duyma sıfatını nitelediğini açıklar.

          basîrâ (بَصِيرًا)

          İbn Fâris, b-s-r kökünün "gözle görmek, aydınlanmak, idrak etmek ve eşyanın içyüzüne nüfuz etmek" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, her şeyi dış ve iç boyutuyla kusursuzca gören, kapalı kapılar ardındaki niyetleri (basiretle) bilen otoriteyi tanımlar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin "Semî ve Basîr" (işiten ve gören) sıfatlarıyla kapanmasının teolojik caydırıcılığını analiz eder; emanete ihanet edenlerin (rüşvet, adam kayırma) veya mahkemelerde adaletsizlik yapanların bunu gizli kapaklı ve kurnazca yaptıklarını zannedebileceklerini, ancak mutlak otoritenin yargıçların aldıkları kararlardaki o gizli sesleri (niyetleri) "işittiğini" ve verdikleri haksız hükümlerin karanlık planlarını bizzat "gördüğünü" hatırlatarak, yönetici ve yargıçların üzerine muazzam bir eskatolojik korku/murakabe (kontrol) ağı kurduğunu detaylandırır.

          Yorumu Yorumla

          İşleniyor...
          X