Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nisâ Sûresi, 56. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nisâ Sûresi, 56. Ayet

    اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِنَا سَوْفَ نُصْل۪يهِمْ نَاراًۜ كُلَّمَا نَضِجَتْ جُلُودُهُمْ بَدَّلْنَاهُمْ جُلُوداً غَيْرَهَا لِيَذُوقُوا الْعَذَابَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَز۪يزاً حَك۪يماً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnne-lleżîne keferû bi-âyâtinâ sevfe nuslîhim nâran kullemâ nadicet culûduhum beddelnâhum culûden ġayrahâ liyeżûkû-l’ażâb(e)(k) inna(A)llâhe kâne ‘azîzen hakîmâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Şüphe yok ki, ayetlerimizi inkar edenleri gün gelecek bir ateşe sokacağız; onların derileri pişip acı duymaz hale geldikçe, derilerini başka yenisiyle değiştiririz ki acıyı duysunlar. Allah daima üstündür ve hikmet sahibidir.

      Şüphe yok ki, ayetlerimizi inkar edenler. Bu ilahi beyanda yer alan "ayetler"in, dinin alametleri ve izleri anlamına gelme ihtimali vardır; yine ayetlerin, rablığın Allah'a ait oluşunun alametleri anlamına gelme ihtimali olur; ayrıca Resûlullah'ın risaletinin alametleri anlamına da ihtimali olur, dolayısıyla bunları inkar etmek Allah'ı inkar etmek olur.

      Gün gelecek bir ateşe sokacağız. Denildi ki "nuslihim" (نصليهم) "sokarız" demektir. Yine denildi ki "nuslihim" (نصليهم) "kızartırız" demektir. Şöyle denilir "şatun masliyyetün" (شاة مصلية), yani kızartılmış koyun.

      Onların derileri pişip acı duymaz hale geldikçe, derilerini başka yenisiyle değiştiririz. Yani onların derileri ne zaman yanarsa, derilerini başka yenisiyle değiştiririz. Yani onların derilerini başkasıyla yenileyeceğiz ki azabın vereceği acı durmadan yanmalarını ve alevlenmelerini artırsın. Bu, yenilenme açısından başka bir azaptır, çünkü birinci deri yakılmıştır ve pişmiştir, kendisi olma bakımından ise ilkidir. Görmez misin ki "Falanca değişti" denilir. Bu söz, kendisi aynen değişti ve dönüştü anlamında değil, belki renkten renge girince, halden hale değişince söylenir. Yüce Allah'ın: "Derilerini başka yenisiyle değiştiririz" mealindeki beyanın anlamı da böyledir; o değişim yenileme açısından başkadır, zat bakımından aynıyla birdir. Öldükten sonra dirilmek ve yeniden yaratılmak da böyledir. O yenilenme bakımından başkadır, çünkü cehennemlikler yok olmuş ve izleri ortadan kalkmıştır. İlk duruma çevrilmeleri açısından ise onlar kendileri olup başkası değildir. Buna bağlı olarak yeniden dirilme "halk-ı cedid" diye nitelenmiştir, her ne kadar ilk diriltme olsa da.

      Derilerini başka yenisiyle değiştiririz. Yani pişmiş derinin yerine yenisini koyarız. Nitekim Yüce Allah, "Biz toprak olduğumuz zaman gerçekten yeniden mi yaratılacakmışız?" diye buyurmuştur. Yani yok olanı yenileriz. Bunun gibi, pişmeden önceki deriler, dıştan bakılınca aynen iade edilmiştir, çünkü önceki pişmişti. Aslında bu, önceki deriden başka bir şey olmayıp onun pişmemiş şeklidir. Burada sadece günah işleyen öncekinin cezası sözkonusudur. Sonuç olarak burada kişinin kendisiyle günah işlediği derinin cezalandırılması vardır.

      Bazıları şöyle demiştir: Deriler, kemikler ve benzerleri ne isyan etmiş ne de itaat etmiştir. Onlar rızalarıyla değil cebren kullanılmıştır. Fakat onları cesette kullanan kişi, tat da alır acı da çeker. Cesette oluşturulmuş bu organlarla ceza ve mükafata tabi tutulan odur. İlahi beyanlarda belirtildiğine göre cennet ehlinin cesetlerinin güzellik ve cemali artacak, onlar için belli bir hacim tespit edilecek, ne artacak ne de eksilecektir, cehennemliklerin cesetleri ise çirkinleştirilecektir, ta ki bu çirkinleştirme ile onlar için ceza ötekilerin güzelleştirilmesiyle de mükafat hasıl olsun. Dolayısıyla cehennemde amellere karşılık sayılmayan cezalar bulunacaktır. Bu söylenenlerle, insan vücudunda mükafat ve ceza uygulanan kısımların yukarıda anlattığım gibi vuku bulacağı sabit olmuştur. Fakat insan acı duyar, lezzet alır. Bu sebeple azap ve lezzetler, ruhların cesetlere iade edilmesi ile değil, Kur'an'da zikredildiği üzere cesedin yenilenmesi ile olur. Bunun gibi, küfür halinde iken organlarından bir kısmı kesilen kimse müslüman olunca, dünyada olduğu gibi sakat olarak değil sağlam olarak diriltilecektir. Müslüman olma halinde de durum aynıdır. Müslüman olan bir kimse dinden dönerse azabın acısı ondan kaldırılmaz. Dolayısıyla, zikrettiğim hususlar ikinci derinin Allah'ın dilediği şekilde yenileneceğine, günahın işlendiği veya iyiliğin yapıldığı organlar ise önceki durumunda kalacağına işaret etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      İlim adamları, derilerini başka yenisiyle değiştiririz, mealindeki ilahi beyan hakkında şöyle demiştir: Günah işlememiş derilere nasıl azap edilir? Esas günah yanan ve pişen derilere aittir? Yine şöyle demişlerdir: Kafir durumunda iken eli kesilen, sonra müslüman olup İslam üzerine ölen kimse hakkındaki delil bize yol göstermektedir: Kesilen el ateşte mi azap edilecek, yoksa ruhla birlikte cennette mi olacak? Bir de müslüman iken eli kesilmiş olup sonra kafir olan ve küfür üzerinde ölen kimsenin eli cehennemdeki bedenle mi olacak yoksa cennette mi bulunacak?

      Bütün bunların cevabı şudur: Bedende iş gören organlar yaptıklarını kendi tercihleri ve istekleriyle değil, baskı altında ve zorla çalıştırılanlar konumunda bulunur. Görmez misin ki organlar üzerinde zorlama yapmak, yapılan işi zorlayana çevirmeyi gerektirir; tazminat konusunda olduğu gibi bu işi zorlayanın kendisi yapmıştır. Bu, insan organlarının cebir ve emir altında tutulmuş gibi olduğunu gösterir. Bu sebeple eller sorumlulukta bedenle beraber bulunur. Şu da bilinmektedir ki ömrünün son döneminde müslüman olan kimse, Yüce Rabbinin rızasını talep etmek üzere, gücünü kaybetmekte olan organlarının selamette olmasını temenni eder. Bunun gibi müslüman olarak yaşadıktan sonra kafir olan kimse de seçtiği din alanında kullanmak üzere organlarının sağlam olmasını temenni eder. Durum böyle olunca organlar, ister itaat ister masiyet sözkonusu edilsin, daima bedenle beraber olur ve ona eklenirler.

      Yukarıda ileri sürülen ilk görüşün delili şudur: Ceza son nefese göredir. Zira kişi müslüman olsaydı, hayır yolunda kullanmak üzere kendisi için en güzel durumları ve en sağlam bünyeyi temenni edecekti. İşte bu durum, giden yahut kalan organlarla kazanılan bütün kötülüklerin iptalini gerektirir. Bunun gibi, küfrü tercih eden kimse onu tercih etmekte, devamlı olarak ona sahip bulunmayı ve organlarının da sağlam ve tam olmasını istemektedir. Dolayısıyla yok olan veya kalan organlar yoluyla bütün geçmiş iyiliklerin iptal edilme hükmü lazım gelmiştir. Öncesinde bütün organlarıyla işlediği günahların hepsinden pişman olduğu için yok olan ve kalan organlarla kazanılan işlerin hepsi iyilik (hasenat) yapmayı gerektirdi; dolayısıyla bu kötülüklerin iyiliklere çevrilmesinin hükmü hepsine ilave olmuştur. Böylece durum, manada yenileme konumunda birincinin iadesi hükmü -en doğrusunu Allah bilir ya- şu ilahi beyanlar gibi olur: "İşte onlar, amelleri iptal edilenlerdir"; "Allah böylelerinin kötü hallerini iyiye çevirecektir". İade konusunda ise şöyle buyurmuştur: "Bizi kim iade edecek?"; "Biz yeniden mi yaratılacağız?" ve dirilişten bahseden diğer ayetler. En doğrusunu Allah bilir.

      Başka görüş sahipleri de şöyle demiştir: Küfür ve diğer günahlar için gerekli olan ceza küfre tabi olma hükmüne göredir. Sevap da böyledir, iman ve diğer ibadetler için vacip olan sevap, tabi olma hükmüne göredir. Hatta sevap imanla oluşur; küfür ise af dileme iradesinin kendisiyle ortadan kalktığı bir olgudur. Küfür, cezaya sebep olan ana faktördür. Diğerleri ise ona tabi olma hükmüyle artar da eksilir de. İşte cezalandırma, yenileme ve iade etmenin durumu da buna göredir. Bunların her biri, duyulur alemde iradeli ve iradesiz şekillerinde tabi olma sebebiyle neye aitse ona mahsustur. Fiillerin kendileri tekrarlanır fakat devam etmez. İnanç ise iki durumda devam eder; cezanın durumu da buna göredir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Bunun içindir ki küfür dışında ebediyen cehennemde kalma cezası kaldırılabilir; aksi takdirde yapılan fiiller açısından küfrün dışındaki fiillerden sonsuza dek giden cezanın iptal edilmesi ve ebediliğin kaldırılmasında fiiller açısından devamlı cezanın iptal edilmesi, filler açısından sonlu cezanın sürdürülmesi sözkonusudur. Bu durumda ise cezanın, işlenen suça denk olmayıp artırılmış olur. Halbuki Allah Teala şöyle buyuruyor: "Kişi yaptığının ancak misli ile cezalandırılır". Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Kıyamet gününde diriltilecek olan insanın cesedi ile mi yoksa ruhani varlığı (cevheri) ile mi diriltileceği konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazı filozoflar onu nefs, bazıları ruhani cevher, bazıları da basit cevher diye isimlendirmişlerdir. Çünkü her bir cesette canlı iken ruhani bir öz ve onun yararlarına sahiptir. Cesedi ise olabilecek her hususta kişiye mani gibidir. Zira ruhani cevher latif olup onu hapseden bir durum olması dışında eşyaya nüfuz ve hulul eder. Uykudaki insanın hali de bu durumu açıklar, ruh ondan çıkar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Ölüm zamanında Allah insanları vefat ettirir". Yahut nefs (ruh) organlarda yer alması ve cesede ait olma üzüntüsünün kesilmesi sebebiyle cevherine döner. Bunun neticesi olarak uykudaki adam ruhu uzak ülkelerde ve yüksek mekanlarda dolaşıyor vaziyette görür, öyle ki ne yere ne de göğe sığar, vuku bulan herşeye şahit olmuş gibi buralardan haber getirir. Bu ruhi cevherle yaptığı bir iştir ki, hapsedilmeyince olaylara nüfuz eder yahut da ruh cevherle birlikte çıkar ve bunu yapar. Ruh cesetle beraber olduğunda yaptığı gibi, uykuda iken de işitir, görür ve akleder. Bu durum uyanıkken yapılan iş ve bu işe verilen karşılığın da böyle olduğunu gösterir. Gıdalar ve hayatı ayakta tutan bütün cevherler de buna göre olup o eşyanın aynı değildir, fakat ruhaniyetine konulan sır sebebiyledir. Ruh bedende ortaya çıkan bir kuvvet olup bedenin bütün cüzlerine sirayet eder, bu sebeple de beden kuvvetli olur, ruhunun hayatı ile sağlık bulur ve afetler ondan gider; işitme, görme duyuları ve akıl da böyledir, sonra fonksiyonunu icra eder. Öldükten sonra dirilişteki ceza durumu da buna göredir. Her vad edilen sevap ve mükafat da bunun gibidir, O, kişinin duyulur alemdeki cesedi ile bildiği bir şey olduğu halde kendi özünü teşkil eden gizlilik ve bilinmezliğe rucû eder. Böylece cesetteki ruh gibi olur. Düşünmez misin ki ahirette yemek yemek suretiyle (arkadan) dışarı atılacak hacimli şeyler (dışkı) kalmaz; aslında onlar bedende kalan fuzuli ağırlıklar olup bünyelerindeki güçlerin yanı sıra canlılıkları da yok olmuştur. İşte bu örnekle de durumun söylediğim gibi olduğu ortaya çıkmıştır. Bu, Peygamber'den rivayet edilen kudsi hadisin manasıdır: "Gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç bir insanın zihnine gelmeyen şey". Çünkü o cevheri göz görmez, duyulur alemdeki kulak işitmez, kalbe de doğmaz, onun tadı ruhani olur. Bu, göz, kulak ve cevherde gizlenen hayatın lezzeti gibi değildir. Cesetlerin tadı yemekte küçük dil, renkte ise göz ile olur; maddi cevher yok olur ruhani cevher ise kalır. Buna göre bedeni ibadetler gider; hamd, sena, tazim, heybet ve marifet türünden ruhaniyet kalır. Ruhani olan ebedi olarak kalır, hatta daha da artar, çünkü cesede ait engeller yok olup gider. Buna göre ahirette Allah Teala'yı, dünyadaki ölçülere uygun bir şekilde görmek de görmemek de sözkonusu olamaz, çünkü ru'yetin dünyadaki şekli ortadan kalkmıştır. En doğrusunu Allah bilir.

      Yukarıda zikrettiğim kimseler öldükten sonra diriliş hakkında farklı görüşler ileri sürmüştür. Onların bir kısmı cesetteki ruhani halin fani olmadığı görüşünü benimsemiştir. Buna göre ba's, cesetlerin ortadan kaldırılması ve onlardaki ruhaniliğin şekli yönlerinin cesetten çıkmasıdır. Bir kısmı da şöyle demiştir: İnsan yok olur ve bulunduğu hali üzere iade edilir. Bilindiği üzere, asıl gitmeden yeni olandan söz etmek ihtimal dahilinde değildir; bir şey yok olmadan da onun iade edilmesi sözkonusu değildir. Allah Teala şöyle buyuruyor: "Bizi tekrar hayata kim döndürecek? diyecekler. De ki sizi ilk yaratan döndürecek". Cenab-ı Hak, dünyanın inşasını ahirete işaret eden bir delil yapmıştır, ondan sonra başka bir hayat yoktur, birinci hayat da odur. Onların inancına göre inkarcılar nezdinde dünyanın ne olduğu bilinmediği için kendilerine karşı delil olarak kullanılmaz. Belki önce dünyayı bilmeleri gerekir, ardından öldükten sonraki dirilmenin inkarı konusunda onlara yardım edilmeleri ve bunu açığa çıkarmaya zorlanmaları gerekir. Dehrilerle dirilişi inkar edenler, alemin bütünü hakkında gizli iken (kümün) sonra ortaya çıktığını ileri sürerler; asılların da önce bilkuvve var olduğunu, sonra da bilfiil zuhur ettiğini belirtirler. Peki, kendilerine karşı ilk yaratılışa istidlal etmek için dirilişi nasıl inkar ederler? En doğrusunu Allah bilir.

      Bir topluluk da cesetlerin dünyadakinin aynıyla diriltileceğini (aynıyla iade) söylemiştir. Fakat cesetler dünyada fanilik için inşa edilmiş ve onun izlerini taşımış, ve yok olma alametlerini içermiştir. Bunların hepsi birer afet olup, cevherlerin latif olan işlerini ve ruhani varlıkların idrakini engelleyen perdelerdir. Aslında onlar, Yüce Allah'ın en güzel kıvamda yaratmış olmakla nitelediğim, en kuvvetli cevherle ve en güçlü en temiz yaratılışla üstün kıldığı canlılardır. İnsanlar afetlerle yok olunca ve kalıcı olan ahiret hayatında iade edilince varlıkların iç ve gerçek yüzlerini kuşatamaya karşı perde vazifesi gören ve engel teşkil eden bütün karanlıklar onların üzerinden kalkacaktır. Ceza ve karşılık olmak üzere cesetler onların şekli üzerine inşa edilecek, bütün latif özelliklere sahip ruhani cevherle beraber bulunan cesede çevrilecek ve bu beden latif cevherlere dönüşecektir. Cevherler ruhlar gibi bundan daha latif ve kendileri için daha nurlu varlıklara naklolunca, letafet, temsilde ruhanilerin, işlerin içyüzüne nüfuz etmek özellikleri barındıran cesetleri sayesinde ruhani varlıklara üstün gelirler. Oysa, bozulmanın gerçekleşmemesi ve yok olma izlerinin ortadan kalkması sebebiyle ruhani varlıkların gereği cismani varlıklardan daha latif olmaktır. Cesetlerin cezaları da buna göredir. Artık ahirette bedenler yok olmaktan çıkar ve bozulmaları engellenir. Bedenler böylece güzellik ve ışık saçmakla ruhani varlıklar gibi olur, her halükarda varlığını sürdürür ve yok olmaz üstün kılınırlar. Bu meselede aslolan, gıdalar ve gıdalardan yararlanan cesetler sebebiyle değil, ceza ve karşılığın şehvetler ve lezzetlere denk olmasının gerekliliğidir. Dolayısıyla o, cesedi ile ve sırrılığı ile bir olur. Onun için cesetlerin baki olması ibret almak açısından bu alemde ruhaninin baki olmasından daha layıktır. Çünkü beka ve hayat, görünen alemde ruhani nasibi bulunan kişi içindir. Gıdaya bağlı olarak kalıplar zayıflar ve güçlenir. Dolayısıyla gıda açısından ruhlarda meydana gelen afetlerin bertaraf edilmesi içindir. Ahirette ise afetler ortaya çıkmaz, dolayısıyla gıdalara ihtiyaç duyulmaz, orada şehvet ve lezzetlere ulaşılır. Bu ancak görünen alemdeki cesetler için sözkonusudur. Aynı şeyin ahirette olması ise daha münasiptir.

      Bu değerlendirme akli ve nakli delillerin ortaya koyduğu bilgilere daha uygundur. Nakli delillerin bir kısmı şunlardır: "Ey insanlar! Öldükten sonra dirileceğinizden kuşku duyuyorsanız şunu unutmayın ki, biz sizi topraktan yarattık..." "Dediler ki: "Biz bir kemik yığını haline gelmiş, ufalanmışken yepyeni bir yaratmayla dirilecekmişiz, öyle mi?"; "Şu çürümüş kemiklere kim can verecekmiş?" ve bunun gibi dirilmeyi inkar edenlere Cenab-ı Hakkın cevap verdiği ayetler. İnkarcılar için problem, cesetler hakkında idi ve tartışma bu noktada oldu, dolayısıyla bunun için o gündemde kalmaya devam etti. Bununla beraber yenilen ip varlığı sürdürmede elle dokunulmayan gayr-ı maddi varlıklar inkar edilme konumunda bulunmadı, çünkü onlar her konumda varlığını koruyordu. Mesela akıl gibi, bazı sebeplerle gider, sonra da geri döner. İlimler, işitme, görme ve benzerleri duyular da böyledir. Ayrıca gece, gündüz, aydınlık, karanlık, gölge ve benzeri şeyler, duyularla algılandıkları halde maddi olmayan şeyler; bunlar, her zaman yok olmayı da geri dönmeyi de kabul ederler. Onlar bu tür varlıkları inkar etmiyorlar ki zikredilen hususlara ve buna dayanarak tartışsınlar. İşte bu sebeple cismani haşri benimsemek daha isabetlidir. En doğrusunu Allah bilir.

      Haşrın cismani veya ruhani oluşu konusunda söylenecek son söz şudur ki Allah Teala, insanları, lezzet ve elem hissedecek bir tabiatta yaratmıştır, ta ki ahiret hayatına yönelik vadedilene karşı bir teşvik ve bir tehdidin temel noktasını oluştursun. Ruhi ve bedeni varlığa gelen afetler ve bunların zıtları olan şeylerin üzüntüsü de sevinci de olur, kişi bu sebeple elem duyar veya tat alır. Benzer şekilde Allah Teala tarafından cesedin yaratılmasının hikmeti de aynı esasa dayanır; çünkü ceset, teşvik edilen ve korkutulana yönelik olarak vadedilenlerin bilgisini elde eder. Şu da var ki sevinçlerle üzüntülerin teşvik edilmesi veya korkutulmasının sebebi cesedin elem veya lezzet hissetmesine bağlıdır. Bundan dolayı cesetle birlikte dirilişe hükmetmek akli ve nakli açıdan cereyan ettiğine göre takdir ve tahmin yolu ile olmasından daha isabetlidir. Bunun gerçeğini en iyi bilen Allah'tır, mülk O'nun elindedir, O, lütfu ile dilediğine dilediğini ikram eder, adaleti gereği dilediğini de dilediği kadar alçaltır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      İnkarcılardan (mülhitler) bir fırka şöyle demiştir: Ahiretteki sevap yiyen, içen ve çalıştıkça çalışan bu nefs için değil, cevheri nur olan ruhani varlık içindir.

      Fakat biz de deriz ki bu nefs dünyada yeme ve içme ile imtihana çekilen, ayrıca afet ve kusurlarla iç içe yaşayan bir varlıktır. İmtihana tabi tutulduğu afetlerden sıyrıldığı ve kusurlardan uzaklaştırılınca büyük bir sevaba ve birçok mükafata nail olur. Hatalardan korunma da kurtuluş ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

      Ki acıyı duysunlar. Yiyecek ve içeceği tatmak ağızla olur ki tadı ve lezzeti bilsin. Azabı tatmak ise bütün organlarla olur ki kişi onun acısını bütün organlarında bulsun. En doğrusunu Allah bilir. Örf açısından "tatmak" (ذوق), tadın bilinip tanınması içindir. Bilinen her şey tat diye anılabilir. Şöyle denilir: Filanın şu işte zevki vardır, yani görgü ve bilgi mevcuttur.

      Allah daima üstündür ve hikmet sahibidir. Bir görüşe göre aziz, görünen alemde varlığı değerli olan şeydir. Denildi ki Allah azizdir, yani aciz değildir. O, anlayışlarda bulunmayan ve akıllarla idrak edilemediği için azizdir. Denildi ki aziz intikam alan demektir. Biz bu kelimeyi birden fazla yerde anlattık.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        keferû (كَفَرُوا)

        İbn Fâris, k-f-r kökünün "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek ve saklamak" anlamlarına geldiğini, tohumu toprağa gizleyen çiftçiye de bu eyleminden dolayı bu ismin verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, dini bağlamda bu kelimenin "Allah'ın varlığını, birliğini veya ayetlerini inkar etmeyi ve fıtrattaki hakikatin üzerini bilerek kapatmayı" tanımladığını açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Süryanice "kefar" (inkar etmek) kavramıyla olan dinsel ortaklığına değinerek, hakikati reddeden evrensel inkar tutumunu nitelediğini aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel evreninde inkarın pasif bir bilgisizlik değil, ilahi hakikate (ayetlere) karşı aktif bir "örtbaş etme" ve nankörlük eylemi olduğunu detaylandırır.

        bi âyâtinâ (بِآيَاتِنَا)

        İbn Fâris, e-y-y kökünün "bir şeyin varlığını ve mahiyetini gösteren iz, alamet ve nişan" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, aklın ve duyuların ötesindeki mutlak hakikati görünür kılan kesin kanıtları ifade ettiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, ayet kavramını Kur'an'ın iletişim teorisi bağlamında analiz eder; ayetlerin doğadaki fenomenler veya metinsel vahiyler olabileceğini, bunların Allah ile insan arasındaki ontolojik köprüyü kurduğunu, "ayetleri inkar etmenin" (küfrün) bizzat bu iletişim köprüsünü havaya uçurmak anlamına geldiğini vurgular.

        sevfe (سَوْفَ)

        İbn Fâris, bu edatın fiillerin başına gelerek eylemin gelecekte kesin olarak gerçekleşeceğini bildiren bir zaman ve tehdit/müjde zarfı olduğunu belirtir. Ayet bağlamında, inkarcıları bekleyen kaçınılmaz eskatolojik (ahiret) sonun kesinliğini mühürler.

        nuslîhim (نُصْلِيهِمْ)

        İbn Fâris, s-l-y kökünün "ateşe atmak, ateşte kızartmak, yanmak ve ısınmak" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, fiilin if'al babında kullanılmasının (ıslâ), bir kimseyi zorla ve doğrudan ateşin içine sokmak, onu azabın merkezine fırlatmak eylemini tanımladığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin ettirgen (causative) formunun eskatolojik ağırlığını analiz eder; cehenneme girişin inkarcıların kendi tercihi olmadığını, ilahi adaletin zorunlu bir infazı olarak "bizzat bizim tarafımızdan ateşe sürülecekler" (nuslihim) vurgusuyla mutlak ve kahredici bir yasal yaptırıma dönüştüğünü detaylandırır.

        nâran (نَارًا)

        İbn Fâris, n-v-r kökünün "aydınlık, ışık ve yakıcı ateş" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin duyuları tahrip eden, maddeleri yok eden alev kütlesini ifade ettiğini aktarır.

        kullemâ (كُلَّمَا)

        İbn Fâris, k-l-l kökünden gelen "küll" (bütün) kelimesi ile "mâ" edatının birleşiminden oluşan bu zarfın, "her ne zaman, her defasında" manalarına gelerek eylemin kesintisizliğini ve döngüselliğini ifade ettiğini belirtir.

        nadıcet (نَضِجَتْ)

        İbn Fâris, n-d-c kökünün "bir şeyin pişerek olgunlaşması, etin tamamen kızarması ve yanmanın son haddine ulaşması" manalarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, ateşin nesne üzerindeki etkisinin zirveye çıkmasını, bedenin yanarak dokusunu ve direncini kaybetmesini tanımlar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu fiilin edebi ve fizyolojik tasvir gücünü inceler; derinin "pişip kavrulması" (nüdc) eyleminin, acının hissedilebildiği son noktayı temsil ettiğini, derinin tamamen kömürleşmesiyle hissizleşme evresine geçildiğini ve bu kelimenin cehennem tasvirlerinde dehşetin zirve noktasını sarsıcı bir realizmle vurduğunu detaylandırır.

        culûduhum (جُلُودُهُم)

        İbn Fâris, c-l-d kökünün "katılık, sağlamlık ve bedenin dış yüzeyi" anlamlarına geldiğini, insanın ve hayvanın derisine koruyucu ve sert yapısından dolayı bu ismin verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bedeni dış etkenlerden koruyan en dış tabakayı ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette cehennem azabının doğrudan "deri" (cild) üzerinden tasvir edilmesinin anatomik ve teolojik dehasını analiz eder; derinin insan bedenindeki en temel acı (sinir) reseptörü olduğunu, Kur'an'ın bu detayı vererek ruhsal bir azaptan ziyade, tahayyül sınırlarını zorlayan son derece fiziki, kesintisiz ve somut bir işkence mekanizmasını deşifre ettiğini vurgular.

        beddelnâhum (بَدَّلْنَاهُمْ)

        İbn Fâris, b-d-l kökünün "bir şeyi yerinden alıp yerine başka bir şey koymak, değiştirmek" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eskiyen veya bozulan bir nesnenin yerine onun işlevini görecek yeni bir emsalini getirmeyi (tebdil) ifade eder. Gabriel Said Reynolds, "derilerini değiştireceğiz" şeklindeki ilahi beyanın eskatolojik (ahiret bilimi) dehşetini inceler; bu yenilemenin/değiştirmenin (tebdil) bir merhamet veya şifa eylemi olmadığını, aksine tamamen kavrulup hissizleşen sinir uçlarının acıyı yeniden en şiddetli haliyle algılayabilmesi için bedenin sürekli "resetlendiği" (baştan yaratıldığı) sonsuz ve döngüsel bir işkence fiziği olduğunu tesciller.

        liyezûkû (لِيَذُوقُوا)

        İbn Fâris, z-v-k kökünün "bir şeyin tadını dil ile almak, tecrübe etmek ve bizzat yaşamak" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, sadece yiyeceklerin tadını almayı değil, acı veya tatlı bir durumu insanın bütün varlığıyla, iliklerine kadar hissetmesini mecazen tanımladığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "tatmak" (zevk) fiilinin azapla birlikte kullanılmasını psikolojik bir zeminde analiz eder; azabı uzaktan görmek veya duymak ile onu "tatmak" arasındaki ontolojik uçuruma dikkat çeker, cezanın soyut bir kavram olmaktan çıkıp doğrudan bedenin içselleştirdiği, kaçınılmaz ve şiddetli bir varoluşsal tecrübeye dönüştüğünü detaylandırır.

        el-azâbe (الْعَذَابَ)

        İbn Fâris, a-z-b kökünün "insanı amacından, rahatından ve niyetlendiği şeyden şiddetle alıkoymak, ona acı vermek" manalarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bedensel veya ruhsal huzurun tamamen yok edilerek ağır bir yaptırıma maruz bırakılmayı ifade eder.

        azîzen (عَزِيزًا)

        İbn Fâris, a-z-z kökünün "güç, kuvvet, sağlamlık, yenilmezlik ve eşsizlik" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, iradesine asla karşı konulamayan, mutlak galip olan ve verdiği hükmü geri çevirecek hiçbir gücün bulunmadığı otoriteyi nitelediğini açıklar. Angelika Neuwirth, bu ilahi sıfatın (Azîz) ayetin sonundaki işlevini bağlamıyla analiz eder; derileri sürekli yenileyerek kesintisiz bir azap uygulayan iradenin, dünyadaki hiçbir zalimin veya krallığın sahip olamayacağı mutlak ve "yenilmez" (Azîz) bir eskatolojik kudreti temsil ettiğini vurgular.

        hakîmâ (حَكِيمًا)

        İbn Fâris, h-k-m kökünün "düzeltmek amacıyla engellemek, karar vermek, sağlamlaştırmak ve adaleti tesis etmek" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, her eylemi kusursuz bir amaca ve adalete dayanan, boş ve anlamsız hiçbir iş yapmayan mutlak bilgelik otoritesini tanımlar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, son derece korkunç bir cehennem tasvirinin hemen ardından "Azîz" ve "Hakîm" sıfatlarının yan yana gelmesinin teolojik dengesini analiz eder; uygulanan bu akıl almaz ve döngüsel azabın (derilerin yenilenip yakılması), ilahi bir sadizm veya keyfi bir öfke patlaması olmadığını, bilakis dünyada Allah'ın ayetlerini bilerek inkar edenlerin cürümlerine tam denk düşen, mutlak adaletle tartılmış "bilgece" (Hakîm) ve kusursuz bir hukuki infaz olduğunu detaylandırır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X