Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nisâ Sûresi, 54. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nisâ Sûresi, 54. Ayet

    اَمْ يَحْسُدُونَ النَّاسَ عَلٰى مَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ۚ فَقَدْ اٰتَيْنَٓا اٰلَ اِبْرٰه۪يمَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَاٰتَيْنَاهُمْ مُلْكاً عَظ۪يماً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Em yahsudûne-nnâse ‘alâ mâ âtâhumu(A)llâhu min fadlih(i)(s) fekad âteynâ âle ibrâhîme-lkitâbe velhikmete veâteynâhum mulken ‘azîmâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      54. Yoksa onlar, Allah'ın lütfundan verdiği şeylerden dolayı insanlara haset mi ediyorlar? Oysa İbrahim soyuna da kitabı ve hikmeti verdik ve onlara büyük bir hükümranlık bahşettik.

      55. Onlardan bir kısmı İbrahim'e inandı, kimi de ondan yüz çevirdi; kavurucu bir ateş olarak cehennem yeter.


      Yoksa onlar, Allah'ın lütfundan verdiği şeylerden dolayı insanlara haset mi ediyorlar? Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: Belki onlar, Allah Tealanın, Kitap ve nübüvvet türünden verdiği üstünlük dolayısıyla, Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme haset ediyorlar. Onların iddialarını reddetmek üzere Yüce Allah şöyle buyuruyor: Oysa İbrahim soyuna da kitabı ve hikmeti verdik, ona haset etmediler. Peki Muhammed'e verdiği Kitap ve peygamberlik sebebiyle nasıl haset ederler, oysa o da İbrahim'in evladındandır. En doğrusunu Allah bilir ya, bu ilahi beyanın anlamı böyledir.

      Biz ona büyük bir hükümranlık verdik. Denildi ki Allah Teala bununla melekleri ve orduları kastetmiştir. Yine denildi ki O, Süleyman b. Davud'un hükümranlığıdır. Davud ise İbrahim aleyhisselamın soyundandı.

      Yoksa onlar insanlara haset mi ediyorlar? Yani Muhammed aleyhisselama. Allah'ın lütfundan verdiği şeylerden dolayı. Denildi ki çok kadından dolayı. Fakat bu haset değildir, yaptıkları bir kötüleme ve ayıplamadır. Çünkü haset, kendisinde olmayan bir şeyi başkasında görüp, o şeyin başkasının değil kendisinin olmasını temenni etmesidir, oysa onların da kadınları vardı. Şayet o var idiyse çok kadından dolayı ileri sürdükleri bir kötüleme ve yaptıkları bir ayıplamadır. Şayet sözkonusu olsaydı şöyle diyebilirlerdi: Şayet peygamber olsaydı peygamberlik, onu kadınlarla meşgul olmaktan alıkoyardı. Şöyle de diyebilirlerdi: Dörtten fazla kadınla evlilik, insanlara haram kılınmıştır, fakat kendisi dokuz, on kadınla evleniyor. Bunun üzerine onların ithamlarını reddetmek üzere Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Andolsun ki senden önce de elçiler göndermiş, onlara da eşler ve çocuklar vermiştik." Davud aleyhisselamın doksan dokuz eşi vardı. Yine söylendiğine göre yine Süleyman'ın 300 cariyesi ve 700 hür hanımı vardı. Kadınların çokluğu risalet ve nübüvvetin varlığına engel değildir. Kişiye çok kadınla evlenmek iki şeyden dolayı yasaklanır: Ya zulmetme korkusu yahut da haklarını vermekten aciz olması. Kendi açılarından peygamberlerin zulmetmesi sözkonusu değildir, zaten onlar kadınların haklarını yerine getiriyorlardı. Şunu da belirtmek gerekir ki, Resulullah'ın özellikle dokuz yahut on kadının haklarına riayet etmesi Hz. Muhammed'in nübüvvetinin mucizelerindendir. Çünkü O, geceleyin ibadette bulunmak, gündüz de oruç tutmak, açlığa dayanmak ve peşpeşe çeşitli zorluklara tahammül göstermekle tanınmaktaydı. Halk arasında bilindiği üzere, durumu bundan ibaret olan bir kimse tek kadının bile hakkına riayet etme gücüne sahip olamaz, nerde kaldı ki on veya fazlasının hakkına riayet etsin. Davud'un yüz kadına bakması, Süleyman aleyhisselamın bin kadına bakması bu ölçüye göredir. Bu, peygamberlik alametlerindendir, çünkü daha önce de zikrettiğimiz üzere bu kadar çok sayıda kadının haklarına riayet etmeye onlardan başkasının gücü yetmez. Bunun gibi, İslam dinini ortaya koymak için kendisine uyan tabileri, hükümranlığı yahut fazla bir imkanı olmadığı halde İslam dini dünyaya duyurulmuş ve yine O'nun muzaffer kılınmasıyla bu kadar insan dinini benimsemiştir.

      Yoksa onlar insanlara, anılan şeylerden dolayı, haset mi ediyorlar? Oysa İbrahim soyuna da kitabı ve hikmeti verdik. Bu ilahi beyanın iki şekilde yorumlanmaya ihtimali vardır. Birincisi, şunu tartışmaktır ki, İbrahim ve ailesinin evladından olan Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme ve ona uyanlara, Allah'ın tahsis ettiği lütuf ve ihsana nasıl hased ediyorlar? Oysa ki bu özellik İbrahim ailesinde vardı ve onlara haset etmiyorlardı. Yüce Allah'ın, Onlardan iman edenler de vardır mealindeki beyanı, bunun üzerine indirilmiştir. Yani onlardan Muhammed aleyhisselama yahut ona indirilen Kitab'a inananlar da vardır.

      İkincisi, sözkonusu ayet, hasetleri sebebiyle onlardan gelen eziyetlere sabır göstermek üzere indirilmiştir. Bu durum önceden İbrahim ailesinde vardı; bunun yanı sıra onun fazileti buna bağlı olarak kıskananları ve eziyet verenleri mevcuttu, fakat onlar sabredip karşılık vermemiştir; yüce Allah'ın şu beyanında olduğu gibi: Onlardan ona iman edenler de vardır. Yani İbrahim'e yahut ona indirilenlere veya onun ailesine. En doğrusunu Allah bilir.

      Onlardan bir kısmı ona inandı. Yani Yahudilerin Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme inandı; kimi de ondan yüz çevirdi. Şöyle buyurdu: Onlardan bir kısmı ona inandı; kimi de ondan yüz çevirdi. Bu, İbn Abbas'ın görüşüdür. Şöyle de denilmiştir: Onlardan bir kısmı inandı, yani İbrahim'e kimi de ondan yüz çevirdi, yani İbrahim'den.

      Kavurucu bir ateş olarak cehennem yeter. Sanki cehennem, en doğrusunu Allah bilir ya, ateşin alevlenen en büyük kısmı ve bütün alt katlarıdır. "Se'ir" (سعير) ise ateşin alevlenmesi ve yanmasıdır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Kuşkusuz cehennem, sana (şeytana) uyanların tamamının buluşma yeri olacaktır. Onun yedi kapısı vardır, her kapıdan girmek üzere de onlardan birer grup belirlenmiştir". Kavurucu bir ateş olarak cehennem yeter. Yani "azap olarak" anlamına gelmesi muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. Cehennem yeter. Yani cehennemin tam alevlenmesi yeter, zira "se'ir" alevlenmek demektir. En doğrusunu Allah bilir.

      Ayetlerin Tefsirinde Ortaya Çıkan Farklı Görüşlerin Konumu

      Bir ayetin tevilinde ortaya çıkan farklı görünüşlerde aslolan onun amel ve itikad açısından bağlayıcı özelliğidir. Bu bakımdan ayet bazı kısımlara ayrılır. Biri şudur: Ayet muhtevasına ait bütün görüşleri kapsayacak genişliktedir. Hepsinin kastedilen anlama dahil olma ihtimali de vardır, sadece bazısının kastedilme ihtimali de vardır. Şayet amel edilmesi gerekli olan hususlardan ise kastedilen manayı gerçekleştirecek delile ihtiyaç vardır. Sözkonusu delil kuşatıcı bir şekilde bulunursa, kastedilenin ondan ibaret olduğuna şahitlikte bulunulur. Eğer delil bulunmazsa içtihatla amel etme iznine göre kendisiyle amel edilir; ancak Şari tarafından sadece bunun kastedildiğine kesin hüküm verilmemelidir. En doğrusunu Allah bilir. Şayet sözkonusu delil, amel edilmesi gerekli olmayıp sadece hakkı bilmek, inanmak ve şahitlikte bulunmaktan ibaret olan şeylerden ise, hikmetinin gereğine uygun olarak şahitlik edilir. Ancak ayet-i kerimenin başka anlamlara gelme ihtimali varsa, tercih edilenden başka bir yorumun bulunmadığı ifade edilmemelidir. Mesela: Kulların yaptıkları işlerin ardından, hususi manaya ihtimali varsa, hususilik delillerinden biri olan Allah'ın "işiten" (سميع) ve "bilen" (عليم) olduğuna hükmetmek gibi. Hikmete göre ise Allah her sesi işitendir, her şeyi bilendir ve bu konuda şahitlik edilir. Bu konuda özel olarak şunu kasdetti denilemez. Bunun benzeri Yüce Allah'ın şu beyanıdır: "Eğer boşamayı kastetmişlerse şüphe yok ki Allah işten ve bilendir". Bazıları şöyle demiştir: Sözle ifa edilmedikçe boşama vaki olmaz. Çünkü Allah Teala (biraz önceki ayette) işiten olduğunu zikretmiştir. Kişi boşamayı sözle olmaksızın yaparsa ayetteki "işiten" (سميع), sıfatı herhangi bir fayda sağlamaz. Başka bir topluluk da şöyle demiştir: Allah kulunun boşama yeminini işitendir, çünkü "ila" konuşulan bir yemin sözüdür, Allah yemini yapanın niyetini bilendir. Ayette "alim" (عليم), "semi'" (سميع) sözleri zikredildi, dolayısıyla her bir harfi bir manaya yönlendirmek gerekli olur ki bu yerde o şeyin gerçeğini ifade etsin. Şayet söz olmadan boşama vaki olsaydı Allah'ın yaptığı her işin işitilmiş olması gerekirdi. O'nun işiten olduğunu söylemek bilen olduğunu söylemeye ihtiyaç bırakmazdı. Hikmet açısından, genel akaide göre Allah her sesi işitendir, her şeyi bilendir. Fakat önemli olaylarda iki şekle yönelebilir. Dolayısıyla irade noktasında, kuşatmayı gerektiren bir delilin gelmesi dışında kesin hüküm vermek gerekmez. Aslında halk, ihtilaflı olmasına rağmen bununla amel etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      b) Tevilin başka bir yolu da şöyledir: Onun amel veya şahitlik konusundaki bütün uygulamaları imkan dahilinde bulunmaz; fakat bunlardan biri için sözkonusudur. Şayet o, amel hakkında ise delilini bulmak gerekir. Sözkonusu delil de iki şekilde olur. Biri, amel ve şahitliği birlikte gerektirici olmasıdır. Diğeri de sadece amel hakkını gerektirmesidir. Biz bu hususu daha önce açıklamıştık. Eğer şahitlik etmesi konumunda ise, maksadı araştırma ve Allah'a teslim olma noktasında beklemek gerekir ki gerçek ortaya çıksın. Bu da arşın üzerinde istivanın Allah Tealaya nispet edilmesi ve Allah'ın görülebileceğine hükmetme konusunda olur; şöyle ki hangi davranış sayesinde görüleceğinin belirlenmesi, ihata edilemeyeceği ve benzeri hususlar açısından. En doğrusunu Allah bilir.

      c) Başka bir yorum da şudur: Yorumların ancak önermelerle yapılabilmesi; bu bakımdan yorumlar önermelerin farklılığına göre değişir. Dolayısıyla, önermelerde söyleyeni bilmekten başka bir durum olmazsa, bu önermeleri bilmekle ancak onları yorumlamak caiz olur. Cenab-ı Hakkın şu beyanı bunun bir örneğini oluşturur: "O halde, önemli bir işi bitirince hemen diğerine koyul". Peygamber'in ne işle meşgul olduğunu bilmedikçe, hiç kimsenin, tevil etmeye hakkı yoktur. Bir de şu beyan: "Şimdi siz içinizden birini şu gümüş paranızla şehre gönderin de baksın, hangisinin yiyeceği daha temiz ise size ondan erzak getirsin". Hiç bir kimsenin, bu sözü söyleyenin maksadını yahut maksadının yorumunu sorup öğrenmeye imkanı yoktur, çünkü böylesine ancak vahiy yoluyla ulaşılabilir. Bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Yahut da bu hususta söz söyleme, bir yolla ortaya çıkmasına bağlıdır. Şahitlik hakkında ise ortaya çıkıncaya kadar bekleme gerekir. Amel konusuna gelince, yapılan iş ihtiyatlı davranmaya ihtimali bulunan bir şey ise onun hakkı ruhsat delili ortaya çıkıncaya kadar onu yapmaktır. Genişletmenin (ruhsatın) delili zikrettiğim iki şekilde olur. Şayet ameli olan konu, ihtiyata ihtimali bulunmayan bir iş değilse onun hakkı ortaya çıkıncaya kadar hüküm vermeyip beklemektir. En doğrusunu Allah bilir. Burada sözkonusu edilen asli meselelere dayanan hiçbir fer'i mesele yoktur ki iki şıktan biri, onda kendisine has bir delil ile bulunmasın.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        em (أَمْ)

        İbn Fâris, bu edatın "yoksa, yahut" anlamında olduğunu ve eşitlik bildirmekten ziyade, muhatabın önceki asılsız iddialarından daha vahim, daha şaşırtıcı veya daha saklı olan yeni bir teolojik/psikolojik sapmaya (haset) geçişi ifade ettiğini belirtir.

        yahsudûne (يَحْسُدُونَ)

        İbn Fâris, h-s-d kökünün "başkasının elindeki nimeti kazımak, soymak ve onun yok olmasını şiddetle arzulamak" manalarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, insanın kendisinde olmayan veya elinden kaçırdığı bir lütfun (peygamberlik, ilim veya siyasi gücün) başkasında bulunmasından duyduğu derin rahatsızlığı, içsel yanmayı ve o nimetin karşı taraftan sökülüp alınmasını kasti olarak temenni etmesini nitelediğini belirtir. Toshihiko Izutsu, haset kavramının teolojik ve psikolojik yıkıcılığını analiz eder; Ehl-i Kitab'ın bu duygusunun sıradan bir çekememezlik olmadığını, ilahi lütfun (peygamberlik kurumunun) İsrailoğulları soyundan alıp Araplara verilmesine karşı duyulan ilkel, kabileci ve isyankar bir ontolojik "ırkçılık kompleksi" olduğunu detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, hasedin, aslında o nimeti başkasına vermeyi tercih eden mutlak ilahi iradenin (Allah'ın) adaletine ve taksimatına yönelik zımni bir eleştiri, tahammülsüzlük ve başkaldırı olduğunu, dolayısıyla salt ahlaki değil, inançsal (akidevi) bir çöküşü temsil ettiğini vurgular.

        en-nâse (النَّاسَ)

        İbn Fâris, n-v-s kökünden "hareket etmek, gidip gelmek" veya u-n-s kökünden "ünsiyet kurmak, bir arada yaşamak" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin genelde insanlık topluluğunu manasına geldiğini aktarır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin buradaki "el takısıyla" (en-nâs) kullanımında bilinen, belirli bir insan grubuna işaret edildiğini, bunun da Yahudilerin etnik kibrinin ve kıskançlığının doğrudan hedefine oturtulan Hz. Muhammed ve ona inanan müminler topluluğu olduğunu analiz eder.

        âtâhumu (آتَاهُمُ) ve âteynâ (وَآتَيْنَاهُمْ)

        İbn Fâris, e-t-y kökünün "gelmek, ulaşmak, bir şeyi hak sahibine veya muhataba vermek" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin (ita) maddi bir serveti veya manevi bir statüyü, verenin tamamen kendi iradesi, inisiyatifi ve cömertliği ile, zorunluluk olmaksızın karşı tarafa bahşetmesi eylemini açıklar.

        fadlihî (فَضْلِهِ)

        İbn Fâris, f-d-l kökünün "ihtiyaç duyulan miktardan arta kalan fazlalık, tükenmeyen bolluk, cömertlik ve lütuf" anlamlarını taşıdığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, insanın kendi salt emeğiyle, liyakatiyle veya biyolojik soyuyla hak etmediği halde, Allah'ın ona karşılıksız olarak verdiği evrensel inayet, yetenek ve üstünlük makamı olduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "Allah'ın kendi fazlından" (min fadlihi) vurgusunu analiz eder; Ehl-i Kitab'ın kıskandığı şeyin aslında diğer insanların bireysel kazancı olmadığını, bizzat "Allah'ın kendi hazinesinden" kopup gelen dikey bir lütuf olduğunu hatırlatarak, haset edenin insanlarla değil, o lütfu Araplara vermeyi seçen Allah'ın otoritesiyle (seçimiyle) savaştığını tescilleyen sarsıcı bir teolojik ifşa olduğunu detaylandırır.

        âle (آلَ)

        İbn Fâris, e-v-l kökünün "geri dönmek, sığınmak, bir şeyin aslı, kökeni ve sonu" anlamlarına geldiğini, ailenin de kişinin her halükarda dönüp sığındığı asıl kökeni olmasından dolayı bu kökten (âl) isimlendirildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin sıradan bir akrabalıktan (ehl) ziyade, aralarında din, asalet, şeref veya yüksek bir misyon bağı bulunan soylu, seçkin ve önder bir hanedanı/soy ağacını nitelediğini aktarır.

        el-kitâbe (الْكِتَابَ)

        İbn Fâris, k-t-b kökünün "yazmak, harfleri birbirine bağlamak, bir araya getirmek ve kesin olarak farz kılmak" manalarına geldiğini kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik olarak Süryanice ve Aramicedeki "ktaba" (ilahi buyruk, yazılı yasa) kavramıyla doğrudan ve güçlü bir akrabalığı bulunduğunu, burada İbrahim soyuna peş peşe indirilen evrensel ilahi vahyi nitelediğini teyit eder.

        el-hikmete (وَالْحِكْمَةَ)

        İbn Fâris, h-k-m kökünün "düzeltmek amacıyla engellemek, atın ağzına gem vurarak onu yönlendirmek, sağlamlaştırmak" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, ahlaki veya entelektüel cehaleti (sapkınlığı) aklın ve vahyin gücüyle frenleyip, kişiyi erdemli olana, isabetli karara ve nesnelerin varoluşsal hakikatine ulaştıran o kusursuz, derin kavrayış (hikmet) olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu kavramı (hikmet) kullanımını felsefi bir bağlamda analiz eder; Cahiliye döneminin yıkıcı, dürtüsel, kabileci kibrine (hamaset/cahiliyye) karşı İslam'ın inşa ettiği rasyonel, dengeli, ilahi yasalarla örülmüş o yeni ahlaki paradigmanın ve eyleme dönüşen pratik aklın "hikmet" kelimesiyle kurumsallaştırıldığını detaylandırır.

        mulken (مُلْكًا)

        İbn Fâris, m-l-k kökünün "bir şeye sahip olmak, hükmetmek, güç yetirmek ve yönetim hakkını elinde bulundurmak" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insan toplulukları veya topraklar üzerinde meşru, siyasi ve idari bir otorite (egemenlik) kurma gücünü ifade ettiğini aktarır. Patricia Crone, Geç Antik Çağ Ortadoğu'sundaki ve İsrailoğulları tarihindeki "mülk" kavramını sosyo-politik bir zeminde inceler; ayette Hz. İbrahim'in soyuna (ve Hz. Muhammed'e) verildiği belirtilen mülkün, sadece sıradan siyasi bir krallık/hegemonya olmadığını, aynı zamanda peygamberlik kurumuyla (nübüvvet) birleşen o görkemli ve meşru teopolitik iktidarı nitelediğini teyit eder.

        azîmâ (عَظِيمًا)

        İbn Fâris, a-z-m kökünün "kemik, sertlik, sağlamlık ve boyut/hacim olarak aşırı büyüklük" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, insanın idrak sınırlarını aşan, ihtişamlı ve devasa olan makamları/nimetleri nitelediğini belirtir. Gabriel Said Reynolds, Ehl-i Kitab'ın Araplara haset etmesini deşifre eden bu ayetin, yine Ehl-i Kitab'ın kendi ataları olan "İbrahim soyuna verilen devasa/büyük mülk" (mülken azîma) argümanıyla sonlanmasındaki sarsıcı tarihi ironiyi analiz eder; Yahudilerin kendi kutsal tarihlerindeki o evrensel ve ihtişamlı lütufları unutup, sırf son elçinin kendi kan/kabilelerinden çıkmamasını kıskanmalarının, "büyük mülk ve hikmet" tasavvurundan ne kadar uzaklaşarak dar ve hastalıklı bir ırkçı ufka hapsolduklarını ifşa eden muazzam bir teolojik ayna (yüzleştirme) olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X