وَاعْبُدُوا اللّٰهَ وَلَا تُشْرِكُوا بِه۪ شَيْـٔاً وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَاناً وَبِذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبٰى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ وَابْنِ السَّب۪يلِۙ وَمَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ مَنْ كَانَ مُخْتَالاً فَخُوراًۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nisâ Sûresi, 36. Ayet
Daralt
X
-
Allah'a kulluk edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya, ellerinizin altında bulunanlara iyi davranın. Allah kendini beğenen ve böbürlenip duran kimseyi asla sevmez.
Allah'a kulluk edin. Denildi ki Allah'ı birleyin, yine denildi ki Allah'a itaat edin demektir. Biz bunu daha önce anlatmıştık.
O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. İbadet ve kullukta başkasını Allah'a ortak tanımayı yasaklamak anlamına gelme ihtimali vardır. Rablık ve ilahlıkta Allah'a ortak koşmaktan yasaklama anlamına da gelmesi muhtemeldir. Bu ilahi hitabın, Allah'ın hakimiyetine ortak koşmayı yasaklama ve daha başka anlamlara gelmesi mümkündür. Bunların hepsi Allah'a ortak koşmaktır. Hatalardan korunma ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Bazı dil alimleri şöyle demiştir: İbadet, boyun eğme anlamı taşıyan kulluktur, bir kısmı da tevhidden ibarettir demiştir. İbadetin aslı kulun, kendi arzusuna dayanarak başkasını ortak koşmayacak şekilde, kulun kendisini Allah'a kul yapmasıdır. Kulluğun iki şekli vardır: Biri inançta, diğeri de uygulamadadır. En doğrusunu Allah bilir.
Ana-babaya güzel davranın. Allah Teala ana-babaya güzel davranmayı emretti; yakınlara, yetimlere, yoksullara da aynı şekilde davranmayı emretti, ayette zikredilenlerin sonuna kadar... Ancak bu sınıflardan ve fırkalardan her birine emrettiği güzel davranma farklıdır. Ana-babaya güzel davranması küçükken kendisini eğitip yetiştirdikleri gibi onlara teşekkürde bulunmasıdır. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Sadece bana ve ana-babana şükret"; "Ana-babaya öf bile deme"; "De ki beni küçük iken eğitip yetiştirdikleri gibi, sen de onlara merhamet et". Kişi kendi çocukluk halini, zayıf durumunu ve ana-babasının kendisini nasıl eğittiklerini düşünür ve bunun için onlara şükreder, küçük iken kendisine yaptıkları iyiliklere karşılık onlara karşı güzel davranır. Yüce Allah yine şöyle buyurmuştur: "İnsana, ana-babasına ihsanda bulunmayı emrettik". Ana-babaya karşı gösterilen güzel davranış onların evlatlarına yaptıkları iyiliğe yönelik bir karşılık ve şükürdür. Bu iyilik evlat tarafından olur. Çünkü bunun benzerini, ana-babanın evlada yapması gerekmez, bu sadece çocuklarına farzdır. Öyle ki ana-babaya karşı çıkmak büyük günahlardan sayılmıştır. Rivayet edildiğine göre; Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Büyük günahların en büyüğü, Allah'a şirk koşmak ve ana-babaya isyan etmektir". Kişiye gerekli olan şey ana-babasına ve ayrı ayrı her birine itaat etmektir. Ancak onlar, günah işlemeyi emreder veya farzı yerine getirmeyi yasaklarsa yahut bir farzı tehir etmeyi emrederlerse müstesnadır, bu durumda ana-babaya itaat etmek Allah'a isyan etmektir. Yüce Allanın şu beyanını görmez misin: "Eğer annen ve baban, hakkında bilgin olmayan bir varlığı bana ortak koşman için seni zorlarlarsa bu durumda onlara uyma. Onlarla dünyada iyi geçin". Allah Teala kişiye, isyanı emretme durumu dışında ana-babaya örfe uygun şekilde sahip çıkmayı emretmiştir. İşte bu sebeple alimlerimiz şöyle demiştir: "Savaşa katıldığı takdirde, kişiye, karşı safta savaşan kafir babasını öldürmek yakışmaz; ancak babanın oğlunu buna mecbur bırakması durumu müstesnadır. Çünkü Cenab-ı Hak: "Onlarla dünyada iyi geçin" buyurmuştur. Dünyada bilinen ve yaygın olan şey, insanın babasını öldürmemesi ve ona karşı silah çekmemesi şekildedir. Alimlerimiz yine şöyle demiştir: "Ana-babadan biri ölürse, evlat onun defnini üstlenir, bu durum ana-babaya örfe uygun tarzda güzel bir şekilde sahip çıkma örneklerindendir". Rivayet edildiğine göre, Ebu Talib vefat edince Resulullah: "Git onu defnet" buyurmuştur. Yine tefsirini yapmakta olduğumuz ayette, ana-babaya yapılması emredilen iyilik konusunda ikisini eşit tutmak sözkonusudur. Yüce Allah, bu konuda ana üzerine baba için bir üstünlük tanımamıştır. Bu durumda ana-babadan her birinin müslüman olmasının, küçük çocuğun da müslüman olması anlamına gelir. Çünkü babanın müslüman olmasının, küçük çocuklarının da müslüman olması anlamına geldiği hususunda icma vaki olmuştur. Zaten, Peygamber'in şu sözü buna delil teşkil etmektedir: "Ne var ki ana-babası, çocuğu yahudi yahut hıristiyan yapar".
Akrabaya. Allah akrabaya ihsanda bulunmayı emretmiştir. Bunun anlamı -en doğrusunu Allah bilir ya- sıla-i rahimdir, birbirlerini ziyaret ederler. Sıla iki yönden olmaktadır: Şunun şuna iyilikte bulunması lazım gelirse, diğerinin de ona iyilik yapması gerekir. Bu da aralarında sevgiyi ve bağlılığı devam ettirir, bunun için birbirine sıla yapmaları da farz olur, çünkü akrabanın akrabaya sılada bulunması farzdır.
Yetimlere. Yetimlere iyilikte bulunmanın emredilmesi iki şekilde yorumlanabilir: Geçimlerini sağlayacak babası olmayan yetimleri, babasının yaptığı gibi böylesinin geçimini sağlar. Cenab-ı Hak bunu emretmiştir. Öyle olur ki hayatta bazan kişi, ana-babanın yerine başkasının çocuğuna bakıp iyilik eder Baba ölünce bundan vazgeçer. Allah Teala müminlere, çocuğa, babası hayatta iken yaptıkları gibi ölümünden sonra da bakmalarını emretmiştir. Çünkü muhtaçtır, zira kimsenin şefkati yoktur, babasının şefkati de ortadan kalkmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Yetimler hakkında şöyle de denilmiştir: Allah Teala, vasilere, yetimlerin mallarını korumayı ve onlara acıyıp yumuşak davranmayı emretmiştir.
Yoksullara. Yoksullara iyilikte bulunmayı emretmenin de iki türlü yorumlanmaya ihtimali vardır. Birincisi, yetimlere ihsanda bulunduğu ve üstünlükle nimet verdiği için Allah'a şükretme manasına gelme ihtimali vardır. Çünkü başkaları değil de sadece kendilerinin buna layık olmasını gerektiren bir özellikleri Allah nezdinde yoktur. Buna rağmen Cenab-ı Hak, kendilerine karşı iyi davranmalarını emretmiştir, ta ki onlara yönelik nimetlerinin şükrünü bilmiş olsunlar. İkincisi, yetimler, yaratılıştaki özellikleri sebebiyle yiyecek, içecek, giyecek ve diğer şeylere muhtaçdır. Allah Teala müminlere, kendilerinde var olan şefkat duygusu gereği yetimlere iyilikte bulunmalarını emretmiştir, ta ki yetimler Allah'ın farz kıldığı hususları yerine getirmeye güç kazansınlar. Çünkü yetimler de yaratılışları ve öz varlıkları açısından diğerleri gibidir. En doğrusunu Allah bilir. Yetimler ve yoksullara yapılan bu iyilik iki yönlü olmayıp tek taraflıdır.
Yakın komşuya. Akraba olan komşunun iki hakkı vardır: Komşuluk hakkı, akrabalık hakkı. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle söylediği rivayet edilmiştir: "Komşular üç çeşittir: Bir komşu var ki onun hakkı tektir, komşu var ki hakkı ikidir, komşu vardır ki hakkı üçtür: Üç hakkı olan komşu akrabalık, komşuluk ve müslüman olma hakkıdır. İki hakkı olan komşu müslüman olma ve komşu olma hakkıdır. Tek hakkı olan komşu sadece komşuluk hakkı olan kimsedir".
Uzak komşuya. Allah Teala bitişik olmayan komşular arasında uzak komşuyu özel olarak zikretmiştir. Bu durum komşuluk sebebiyle lazım olan hakların bitişik komşular hakkında geçerli olduğuna dair delildir. Çünkü onlar mülkiyet sebebiyle komşudur, birinin mülkü diğerinin mülküne temas eder ve onunla bitişik olur. Akrabalık durumu da buna benzer, onların bedenleri birbirine temas eder. Bunun içindir ki İmam Ebu Hanife şöyle demiştir: Bir kimse mutlak ifade ile komşularına vasiyette bulunursa bu vasiyet bitişik komşulara ait olur, diğerlerini kapsamaz. Çünkü hayatta iken bunların bir kısmının diğerleri üzerinde, yerine getirmek zorunda oldukları haklar vardır; ölüm sırasında vasiyette bulununca aralarındaki hakların ödenmesini vasiyet ederler. Ebu Hanife, benzer şekilde akrabasına vasiyette bulunan kimse hakkında da şöyle demiştir: Bu vasiyet hayatta iken sıla yapması farz olan yakınlarına aittir. Kişi ölümü vasiyet edince, hayatta iken ödediği şeyleri vasiyet eder, bunlar ödemesi gereken haklardandır. Bunda, komşu için gerekli olan şufa hakkının diğerlerine değil, bitişik yakın komşuya ait olduğunu gösteren bir delil vardır. Peygamber komşu hakkından sözetmiş ve komşuya hoşgörü ile davranmayı emretmiştir. İbn Ömer'in Resulullah'ın şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Cebrail bana komşuyu öyle ısrarlı tavsiye etti ki komşunun komşuya miras bırakacağını zannettim". Resulullah'tan gelen diğer rivayetler de şöyledir: "Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse komşusuna karşı iyi davransın". Diğer bir rivayet de şöyledir: "Komşusu açken akşama tok olarak ulaşan kimse iman etmiş olmaz".
Bir kimsenin yanı başında ev veya toprak satılınca, şufa hakkı sebebiyle komşusunun satınalma hakkı vardır; çünkü Amr b. Şerid, Ebu Rafi' yoluyla Peygamber'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Komşu yakınlık sebebiyle komşusuna daha layıktır". Amr b. Şerid'in babasından şöyle nakletmiştir: Dedim ki ey Allah'ın Elçisi! Bir toprak parçası var, komşuluk dışında ortaklığı yoktur?" Şöyle buyurdu: Komşu, yakınlığı sebebiyle var olana daha çok hak sahibidir. Rafi' b. Hadic'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kendisi bir evini Sad'a arzederek "Şunu al, bana senin vereceğin fiyattan daha fazlası verilmiştir, fakat sen bu eve daha layıksın, zira ben Resulullah'ın şöyle buyurduğunu duydum: "Komşu, yakınlığı sebebiyle komşuya daha layıktır". Ebu'z-Zübeyr'in Cabir'den rivayet ettiğine göre Peygamber şufa hakkına hükmetmiştir. Yine ondan nakledildiğine göre Resulullah şöyle buyurmuştur: "Komşu komşusuna, yolları aynı olunca şufa konusunda daha çok hak sahibidir. Komşu, orada değilse satış için gelmesi beklenir". Resul-i Ekrem'in "Evinde yoksa gelmesi beklenir" sözü, daha çok beklenemeyeceğine yönelik delil vardır. Bu ifadede, şufa halilima sahip olan kişi, satışı bildiği halde eğer şufa hakkını istemediyse, şufa hakkının ortadan kalktığını gösteren delil vardır. Buna delil olan hususlardan biri de komşu lehine Şufanın hak kılınması -en doğrusunu Allah bilir ya- kötü bir müşterinin o mülkü satın alarak bundan komşuya zarar geleceğinden korkulmasıdır. Şayet şefii süresiz olarak şufa hakkına sahip kılarsak, satın alan kimsenin eve ilave binalar yapması ve çok para harcamasından sonra şefiin gelip de şufa hakkını talep etmesinden emin olunmaz; hatta bu durumda satın alana şöyle denebilir: Evi teslim et ve yaptığın binayı kaldır. Bu da açık zarardan başka bir şey değildir. Ali ile Abdullah'ın şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: "Resulullah, komşuluk sebebiyle şufa hakkına hükmetmiştir". Kadı Şurayh da şöyle demiştir: "Ömer bana şu yazıyı yazdı: "Komşu lehine şufa hakkı ile hükmet". Şufanın komşunun hakkı olduğu konusunda alimlerimiz bu rivayetlere dayanmışlardır.
Bazıları bölüştürülemeyen evler ve topraklar dışındaki mallarda şufa hakkının olamayacağını söylemiştir. Bu konuda, Said b. Müseyyeb ve İbn Seleme'den rivayet edilen şu hadisi delil olarak ileri sürmüşlerdir: "Resulullah, bölüştürülemeyen hussularda şufa hakkının bulunduğuna hükmetmiştir. Sınırları olan ve yolları açılan yerlerde bu hak yoktur". Ebu Hureyre de bunun benzerini rivayet etmiştir.
Fakat bu hadisin tevili -en doğrusunu Allah bilir ya- bize göre şöyledir. Peygamber "Bölüştürülemeyen mallarda şufa ile hükmetti" ifadesi ravinin sözü olmalıdır, çünkü ravi, Peygamber'e nispede "Bölüştürülebilen mallarda şufa yoktur" gibi bir ifade nakletmemiştir. Muhtemelen ravi böyle biliyordu da bunu söylemiştir; dolayısıyla o, bölüştürülebilir mallarda şufa hakkının mevcut olduğunu rivayet eden diğer ravilerin nakillerini bilememiştir. Raviden: "Sınırlar varsa şufa yoktur" beyanının, Peygamber'e ait olduğuna dair bir açıklama yoktur. Şu halde bu sözün ravi tarafından söylenmiş olma ihtimali vardır; yahut eğer Resulullah bu sözü söylemişse, onu sadece "Bölüştürülebilen mallar" için söylemiştir. Bize göre bölüştürülebilen (sınırları belirlenen) mallarda şufa hakkı yoktur. Şunu da ifade etmeliyiz ki Allah Teala, mülklerinin birbirine bitişik olması dolayısıyla bazı komşular için bazıları üzerinde haklar belirlemiştir. Hatta Resulullah şöyle buyurmuştur: "Evini satmak isteyen kimse komşusundan izin istesin". Satıcı, hakkı olmayan komşuyu, hakkı olan komşuya tercih ederse bu satış iptal edilir, onun satıştan amacı sadece para kazanmaktır, para ise hakkı olan komşuda da bulunmaktadır. Bu sebepledir ki hibe ve sadakalarda şufa hakkı yoktur, zira satıcı bunlar aracılığıyla komşuda bulunmayan bazı hususları göz önünde bulundurabilir. Satıştan kastedilen şey ise sadece paradır.
Yakın komşuya, uzak komşuya. "Cunub" (جنب) uzak demektir. -En doğrusunu Allah bilir ya- Cenab-ı Hak, komşu için zikrettiği iyilikte bulunma hakkı, akrabalık hakkı ile değil, komşuluk hakkıdır. Bu sebeple O, nesep yönünden yakınlığı olanlara iyilikte bulunmayı emrettiği gibi, mülk yakınlığı olanlara da iyilikte bulunmayı emretmiştir. Hem herhangi bir durumda oluşan nesep yakınlığına bir hak tanınmıştır. Ayrıca bedenin bedene temas edişi gibi mülkün de mülke temas edişi kendine özgü bir hak oluşturuyordu. Şu da var ki tefsirini yapmakta olduğumuz ayet, hepsine ihsanda bulunmayı emrettiği noktada bunu yapmak, bir durumda bağlayıcı bir haktır; işte komşuluk hakkı da bunun gibidir. Bu da şufa hakkından başkasıyla bilinemez. Zaten bu hususta nakiller gelmiş ve müslümanlar bu konudaki talebi ve engel olma konusundaki hile başvurularını tevarüs yoluyla bir birbirinden almıştır. Dolayısıyla gerçek, gizliliğe ihtimali bulunmayan bir açıklıkla ortaya çıkmıştır. Öyle ki halktan herhangi soru yöneltilse mutlaka bazı şeylerden haber verir; mülklere dair bu kadar açık bilgiler diğer hukuk detaylarında göze çarpmaz. Sabit olmuştur ki şufa meseleleri ümmetçe bilinmiş nesiller boyunca miras olarak bize kadar gelmiştir. Şunu da belirtmek gerekir ki, bu türden bir bilginin akıl ve rey yoluyla yaygınlaşması ihtimal dahilinde değildir. Konu artık, rivayet edilmesine ihtiyaç duyulmayan bir gelenek (sünnet) olmuştur. En doğrusunu Allah bilir.
Alimler, bazı detaylarda farklı görüşlere sahip olmakla birlikte, birbirleriyle ilişkili mallarda şufa hakkının gerektiği noktasında görüş birliği içindedir. Şufa ya bölünme ihtimali olan her malda bölünmenin gereği olarak gerekir, buna hiç kimse razı olmaz. Yahut Kur'an'ın getirdiği ve Sünnet'in uyguladığı komşuluk konumunda gerekli olur; veya bazı komşuların, bazısından eziyet çekmesi türünden olduğu için meydana gelir. Bundan dolayıdır ki, ev düşünmeden önce komşuların halleri konusunda bilgi edinme ve bazı sıkıntı ve zararlar olduğu için, komşuların durumuna göre kıymetlerin de değişmesi halk arasında bilinen bir husustur. Bunların hangisi olursa olsun, komşuluk sebebiyle şufa hakkı mevcuttur. Çünkü bunlar, komşuluğun var olmasında insanların kaçınamayacağı iki husustur. Dolayısıyla komşuluk sebebiyle şufa hakkı vaciptir; çünkü sözkonusu iki şey komşuluğun devamı için bulunmasına ihtiyaç vardır.
Bununla beraber iki açıdan, ortaklık noktasında komşuya ortak dememe ihtimalinin bulunmaması sebebiyle sahabeden gelen nakilleri uzlaştırmak da mümkündür. Şöyle ki ortaklık açısından, ortağa iki bakımdan komşu denilmez. Bunlardan biri, Yüce Allah'ın "Yeryüzünde birbirine komşu kıtalar vardır" mealindeki beyanıdır. Cenab-ı Hak, yeri olması açısından birbirine komşu kılmamıştır ki ona kıtalar nispet etmiş olsun. O, bu kıtalar yoluyla komşuluğu yanyana oluşu yaratmıştır. Şu da var ki bununla birlikte, sözlükte "civar" kavramı iç içe olan şeylerin değil, birbirine yakın ve bitişik olan şeylerin adı olmuştur. Bu husus, bilgi karşısında inatlaşmaktan kaçınan herkes tarafından bilinmektedir. Diğer delil de şudur: Aynı arsalar üzerinde bulunan ortaklara komşu denilmez. Şu ortaya çıkmıştır ki "civar" (komşu) ortaklık isimlerinden değildir. Dolayısıyla "civar" kavramıyla nakledilen hadisi ortaklık anlamına çevirmenin makul bir yolu yoktur. Şunu da belirtmek gerekir ki komşu olma dışında hiç bir kimsenin ortaklığı bulunmayan topraktan soran kimseye verilen cevap bu yanılgıyı ortadan kaldırmaktadır. Peygamber o soruya şöyle cevap vermiştir: "Komşu, yakınlığından dolayı daha çok hak sahibidir". Yine gelen rivayetlerden biri de şöyledir: "Komşu komşunun şufa hakkına daha layıktır. (Bir kimse mülkünü satacağı zaman) şayet yolları aynı ise komşusu da orada yoksa onu bekler". Zikrettiğim sebeple ortaklık hakkındaki haberi komşu hakkındaki habere uygun olacak şekle döndürmek gerekir. Bunun da üç yolu vardır. Birincisi, "Peygamber taksim edilemeyen ortak için şufa hakkına hükmetti" sözü komşuluk hakkından haber veren hadise karşılık değildir. Çünkü komşu her iki görüşe göre daha çok hak sahibidir. "Sınırlar bulunduğu, yollar engellendiği vakit şufa yoktur" şeklinde rivayet edilen sözün, bu işten haber vermek için olma ihtimali vardır; şöyle ki yolların değiştirilmesi ve sınırların ortaya çıkarılması durumunda şufa hakkı yoktur. Çünkü mülkü bölüştürmek ticari mallardaki satış anlamındadır. Hatta, sadece kendi misli ile fazlasına mübadele edilme ihtimali olan bütün mallarda bölüştürmenin olamayacağı da alışveriş anlamındadır. Bu sebeple de bunda şufa yoktur denilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, şöyle olmaktır: Bu durum sözkonusu olunca, aralarında sınır olmayan ve yolları değiştirilmeyen kimselerle beraber şufa hakkı yoktur. En doğrusunu Allah bilir. Üçüncüsü, sınırlar var olup da bunların birbiriyle kesişmesi yolların bozulup birbirinden ayrılması ve uzaklaşması durumudur, çünkü birbiriyle karışma ile bir olma iki şeyden biri değildir. Ortak olmakla ilgili haberin zikrettiğimiz anlama gelme ihtimali olursa, hem komşuluk hem de ortaklık sebebiyle şufa durumu, birlikte sıralamaya göre sabit olur. Bütün güç ve kudret yüce Allah'a aittir.
Eğer "cunub" (جنب) kelimesi nesep yönünden komşuların uzağı olursa, bitişik komşu olan iki kimse olma sebebiyle var olan hakka müstahak olur ve onlardan her biri diğerinin bir yanında olur, çünkü her uzak olan şey uzakla isimlendirilmez. Bu konuda iki tevil vardır, biri bitişik olmak sebebiyle hak, diğeri komşuluk, hangi sebeple olacaksa onu açıklamaktır. En doğrusunu Allah bilir.
Yakın arkadaşa. Bunun, kim olabileceği konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür: Ali şöyle demiştir: O, kadındır. Abdullah b. Mesûd da Ali gibi, kadındır demiştir. İbn Abbas'ın o seferdeki arkadaştır, dediği nakledilmiştir; Mücahid'in görüşü de böyledir. Yakın arkadaş şayet kadın ise iyilik yapma emri tek taraflıdır, eğer yol arkadaşı ise iki taraflıdır. Birine lazım gelen arkadaşlık hakkı, diğeri için de lazım gelir.
Yolcuya. Cenab-ı Hak yolcuya, yoksullar hakkında yaptığı niteleme gibi iki yönden iyilikte bulunmayı emretmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Ellerinizin altında bulunanlara. Bu beyanın iki açıdan kölelere iyi davranmaya ihtimali vardır: Ya Allah'ın verdiği nimetlere karşı şükretmek üzere iyi davranılır; çünkü Yüce Allah onlara, kendi cevherlerinden ve yaratılışta kendileri gibi ellerinin altında zelil ve alçalmış olarak verdiği kimselerden hizmetçiler kılmıştır ki bu hizmetçileri istihdam ederler ve ihtiyaçlarında kullanırlar. Yahut o köleler yemede, içmede ve giyimde kendileri gibi olsalar da elleri altında hürriyetten yoksun olarak yaşamaktadır. Öyle ki kişi kendi emri altında kalan böylelerine bakmaya bile dayanamaz. Yüce Allah böylelerine de bakmayı emretmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Bu konuda çeşitli rivayetler nakledilmiştir. Enes şöyle demiştir: Peygamber'in en çok yaptığı tavsiye: "Namaza ve kölelerinize dikkat edin" şeklindeydi. Cabir b. Abdullah'ın da şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Resulullah kölelere karşı hayır tavsiye eder ve şöyle buyururdu: "Onlara yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin". Ali'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: "Resulullah'ın namaz, zekat ve köleler hakkında dikkatli olmayı tavsiye ettiğini duydum". Yine Ümmü Seleme'den gelen rivayete göre, Peygamber hastalığı sırasında şu tavsiyede bulunuyordu: "Namaza ve kölelerinize dikkat edin': O, bu vasiyeti tekrar ediyor fakat dili onu tam olarak anlatamıyordu". Ebu Hureyre'den nakledildiğine göre, Resul-i Ekrem şöyle buyurmuştur: "Kölenin yeme-içme hakkı vardır, ona gücünün yetmediği iş de teklif edilemez". Enes'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Vefatı sırasında Peygamber'in en son vasiyeti şu idi: "Namaza ve kölelerinize dikkat edin"; O, bu cümleyi göğsündeki hırıltıyla tekrar ediyor, fakat dili onu netleştiremiyordu. Ebu Zer de şöyle demiştir: Resulullah'ın köleler hakkında şöyle buyurduğunu işittim: "Onlar sizin kardeşlerinizdir, fakat Allah Teala kendilerini size lütfetmiştir, kendilerine yediğinizden yedirin, giydiklerinizden giydirin".
Allah kendini beğenen ve böbürlenip duran kimseyi asla sevmez. Denildi ki "muhtalen" (مُخْتَالٌ) kelimesi kibirlenen kimse demektir. Yine denildi ki bu kelime aldatmaktan gelmektedir; kendini beğenip şımarık yürüyen kimsedir. Bu anlamlar aynı sonuca varmaktadır; yani, Allah'a ibadet etmek konusunda kibirlenir yahut Allah'ın kullarına karşı kibirlenir ve onları aldatır.
Kendini beğenen ve böbürlenip duran kimseyi asla sevmez. Çünkü Allah, insanın kendini beğenmesini sevmez. Yine Kur'an-ı Kerim'de şunu sevmez, bunu sever" diye zikredilenlerin hepsi aynı konumdadır: "Allah çok tövbe edenleri ve çok temizlenenleri sever"; "Allah zalimleri sevmez" mealindeki ayetler gibi. Çünkü Cenab-ı Hak temizliği ve tövbeyi sever, zulmü ve küfrü de sevmez. O, fiillerin herbirini sevmeyince failini de sevmez, şunu sevince fiilden dolayı failini de sever.
Yorumu Yorumla
-
U'budû (وَاعْبُدُوا)
İbn Fâris: Bu kelimeyi "boyun eğmek, itaat etmek ve yumuşaklık" anlamlarına gelen "a-b-d" köküne dayandırır. Köle (abd) kavramının da efendisine karşı sergilediği bu tam teslimiyet ve boyun eğme halinden türediğini belirtir. İbadetin, ilahî bir otoriteye karşı en yüksek düzeydeki tevazuu ve teslimiyeti ifade ettiğini vurgular.
Râgıb el-İsfahânî: İbadeti (ibadet), birinin kendisini tam bir tevazu ve boyun eğme ile teslim etmesi olarak tanımlar. Kölelik (ubudiyet) ile kulluk (ibadet) arasında ayrım yapar; ubudiyetin yaratılış gereği bir boyun eğme olduğunu, ibadetin ise ancak hür irade ile ve ilahî sevgiyi de içeren bir saygıyla gerçekleşebileceğini belirtir. Bu bağlamda ayetteki emri, sadece ritüel değil, Allah’a yönelmiş bilinçli bir itaat olarak ele alır.
Toshihiko Izutsu: Kelimenin İslam öncesi kullanımından itibaren "efendi-köle" ilişkisindeki mutlak itaati barındırdığını ifade eder. Cahiliye döneminde insanın kabile reisine veya bir otoriteye gösterdiği mutlak sadakatin, Kur'an bağlamında dikey bir düzleme taşınarak sadece Allah’a yöneltilmesi gerektiğini vurgular. "Abd" kavramının "hür" (hurr) zıttı olarak, insanın varoluşsal anlamda Allah karşısındaki bağımlılığını simgelediğini belirtir.
Mustafa Öztürk: Kelimeyi tarihsel ve dilsel bağlamda "kulluk etmek" olarak açıklar. Ancak buradaki kulluğun sadece şekilsel ibadetlerle sınırlı kalmayıp, hayatın her alanında Allah’ın iradesine uygun bir yaşam sürmeyi, O’nu tek otorite kabul etmeyi içerdiğini ifade eder.
Şey'en (شَيْئاً)
İbn Fâris: "ş-y-e" kökünden gelen bu kelimenin "irade etmek, istemek" anlamıyla ilişkili olduğunu belirtir. Varlık dünyasında iradeye konu olan her bir tikel unsuru ifade eder. Ayette belirsiz (nekra) formda gelerek, Allah’a ortak koşulacak şeyin ne olduğuna bakılmaksızın (melek, peygamber, put, nefis vb.) her türlü varlığın bu yasak kapsamında olduğunu vurgular.
Râgıb el-İsfahânî: Bir şeyi "mevcut olan" veya "hakkında bilgi verilen" şeklinde tanımlar. Kelimenin ayetteki olumsuz siyak içindeki kullanımı, ilahlık vasfı yakıştırılan en küçük veya en büyük her türlü nesneyi veya kavramı dışlamayı amaçladığını ifade eder.
İhsânen (اِحْسَاناً)
İbn Fâris: "h-s-n" kökünden türeyen bu kelimenin, bir şeyin "güzelleşmesi, tam olması ve eksiklikten uzak kalması" anlamına geldiğini söyler. İyiliğin en üst mertebesini temsil eder.
Râgıb el-İsfahânî: İhsanı iki şekilde tanımlar: Birincisi başkasına iyilik etmek, ikincisi ise yaptığı işi en güzel şekilde, hakkını vererek yapmaktır. Ana-babaya ihsanın, sadece maddi yardım değil, onlarla olan ilişkide en yüksek zarafet ve nezaketi sergilemek olduğunu belirtir.
Mustafa Öztürk: Bu kavramın ayetlerde sıklıkla görev bilinci ve estetik bir ahlakla birleştirildiğini ifade eder. Ana-babaya ihsanı, onlara karşı duyulan minnetin eyleme dökülmüş en kâmil hali olarak nitelendirir.
el-Mesâkîn (الْمَسَاك۪ينِ)
İbn Fâris: "s-k-n" kökünden türeyen bu kelimeyi "hareketsizlik ve durma" ile ilişkilendirir. Meskîn (miskin), darlığından dolayı hareket edemeyen, geçimini sağlamak için çare üretemeyen kişidir. Fakirlikten daha ağır bir durumu, bir tür sosyal ve ekonomik felç halini ifade ettiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Fakirin (fakr) ihtiyacı olan kişi olduğunu, miskinin ise bu ihtiyacın şiddetinden dolayı adeta "yere çakılmış" (sükûn bulmuş) kişi olduğunu söyler. Bu kişilerin toplumun en zayıf ve en muhtaç kesimi olduğunu vurgular.
Mustafa Öztürk: Miskinlerin, sadece maddi yoksulluk çekenler değil, aynı zamanda toplumda sesi çıkmayan, kendini savunamayacak derecede güçsüz düşmüş kişiler olduğunu dile getirir.
el-Câri (الْجَارِ)
İbn Fâris: "c-v-r" kökünden gelen bu kelimenin "doğru yoldan sapmak" veya "birine sığınmak" anlamlarını barındırdığını belirtir. Komşu, kendisine sığınılan veya himaye edilen kişidir. Evlerin yakınlığı sebebiyle tarafların birbirine "sığınmacı" gibi yakınlaştığını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî: Komşuluğun mekan birliği, iş birliği veya dostlukla kurulabileceğini belirtir. Ayetteki "zi'l-kurba" (yakın) ve "el-cunub" (uzak/yabancı) ayrımlarının, hem akrabalık bağını hem de sadece fiziksel yakınlığı kapsadığını söyler.
Christoph Luxenberg: Süryani-Arami arka plana atıfla, "c-v-r" kökünün "koruma altına alınan, himaye edilen kişi" anlamının önemine dikkat çeker. Ona göre buradaki vurgu, sadece kapı komşusu değil, sosyal olarak himayeye muhtaç olan yabancılardır.
el-Cunub (الْجُنُبِ)
İbn Fâris: "c-n-b" kökünün "uzaklaşmak ve bir yana çekilmek" anlamına geldiğini belirtir. "Cenb" (yan taraf) kelimesiyle akrabadır. Uzak komşunun (el-caru'l-cunub), kişiye akrabalık bağı bulunmayan veya mekanı daha uzak olan kişi olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî: Bir şeyin yan tarafında duran, yani kendisine tam olarak dahil olmayan kişiyi temsil ettiğini söyler. Dini veya kavmi olarak kişiye uzak olan komşunun da bu kapsama girdiğini belirtir.
es-Sâhibi bi'l-Cenb (الصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ)
İbn Fâris: "s-h-b" kökünün "mülazemet" yani bir şeyden ayrılmamak, onunla beraber olmak anlamına geldiğini söyler. Arkadaşlık, fiziksel veya duygusal bir beraberliği şart koşar.
Râgıb el-İsfahânî: "Cenb" (yan) kelimesiyle birlikte kullanıldığında bu ifadenin; yolculuk arkadaşı, eş (hanım) veya sürekli birlikte bulunulan mesai arkadaşı gibi yakın çevreyi ifade ettiğini belirtir. İnsanın sürekli yanında olan kişiye karşı sorumluluğuna dikkat çeker.
Toshihiko Izutsu: "Sahip" kelimesinin Arap toplumundaki sadakat bağını yansıttığını, bu ifadenin "yanı başındaki dost" şeklinde, kişinin en yakınındaki sosyal halkayı temsil ettiğini vurgular.
İbni's-Sebîl (ابْنِ السَّب۪يلِ)
İbn Fâris: "s-b-l" kökünün "uzanmak ve sürmek" anlamından hareketle yolu (sebil) ifade ettiğini söyler. "Yolun oğlu" tamlamasının mecazen yola düşmüş, vatanından uzak kalmış yolcuyu tanımladığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: Bu kişiye "yolun oğlu" denmesinin sebebinin, artık yol ile bütünleşmiş olması ve evinden kopması olduğunu ifade eder. İhtiyacı olan yabancı yolcuların bu kapsamda korunması gerektiğini söyler.
Muhtâlen (مُخْتَالاً)
İbn Fâris: "h-y-l" veya "h-v-l" köküne dayandırır. "Hayal" kelimesiyle aynı kökten gelir. Muhtal, kendini olduğundan başka gören, hayalinde büyüten ve bu hayaliyle böbürlenen kişidir. Kibrin zihinsel ve içsel boyutunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî: Kendini üstün gören, hayalindeki büyüklüğe kapılarak yürüyüşünde ve tavırlarında çalım satan kişi olduğunu belirtir. Ayetteki bağlamda, Allah’ın verdiği nimetleri kendi üstünlüğü sanan kimseyi tarif ettiğini söyler.
Mustafa Öztürk: Bu kelimenin, toplumsal yardımlaşma ayetinin sonunda gelmesinin manidar olduğunu; yoksula, yetime ve komşuya yardım etmeyenlerin temel sorununun bu "kendini beğenmişlik" ve mülkü sadece kendine ait sanma yanılgısı olduğunu ifade eder.
Fehûran (فَخُوراً)
İbn Fâris: "f-h-r" kökünün "üstünlük iddia etmek ve büyüklük taslamak" anlamına geldiğini belirtir. Boş kap gibi ses çıkaran, sahip olduğu özelliklerle başkalarına karşı övünen kişidir.
Râgıb el-İsfahânî: Muhtal kibrin içsel ve davranışsal haliyken, fahur kibrin dille ifade edilen, sürekli kendini övme ve başkalarını aşağılama boyutu olduğunu vurgular. Allah’ın, başkalarına karşı bu tür bir üstünlük dili kullananları sevmediğini ifade eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla