اِنْ تَجْتَنِبُوا كَـبَٓائِرَ مَا تُنْهَوْنَ عَنْهُ نُكَفِّرْ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ وَنُدْخِلْكُمْ مُدْخَلاً كَر۪يماً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nisâ Sûresi, 31. Ayet
Daralt
X
-
Eğer siz yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız küçük günahlarınızı örteriz ve sizi değerli bir yere koyarız.
Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız. Bu ayetin yorumu hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bundan kastedilen şirk kapsamına giren büyük günahlardır; bunlar da birkaç çeşittir: Allah'a ortak koşmak, peygamberleri inkar etmek veya onların bazılarını inkar etmek; ayrıca ibadetleri inkar etmek, haramları helal saymak, helalleri haram kabul etmek ve diğerleri. Bunların hepsi Allah'a ortak koşmaktır. Denildi ki Cenab-ı Hak kebair (büyük günahlar) kavramı ile Allah'a ortak koşma kebairini kastetmiştir. Kişi, şirk kebairinden kaçınırsa onun altında bulunanlar Allah'ın dilemesi ve bağışlamasıyla affedilebilir, şu ilahi beyanda yer aldığı gibi: "Allah sadece kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz, onun dışındaki günahları dilediği kulları için affeder". O, burada şirkin altında bulunan günahları dilemesine bağlı olarak bağışlayacağını vadetmiştir. Sözkonusu bağışlama Allah'ın dilemesine bağlıdır, dilerse kişiye azap eder, dilerse onu affeder. Başarıya ulaştıran Allah'tır.
Şöyle de denilmiştir: Allah kebair tabiri ile İslam'daki büyük günahları kastetmiştir. O da iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, büyük günahlardan kaçınmak suretiyle küçük günahların bağışlanması; ikincisi; güzel ameller işlemek suretiyle yine küçük günahların bağışlanması. Görmez misin ki O, ayetin sonunda: Sizin küçük günahlarınızı örteriz buyurmuştur. Günahları örtmek, ancak yapılan iyilikler sebebiyle olur. Görmez misin ki Allah başka bir ayette şöyle buyurmuştur: "Güzellikler kötülükleri yok ederler". Cenab-ı Hak, kötülüklerin bir kısmını, yapılan iyilikler sebebiyle yok ettiğini haber vermiştir. Kişi, büyük günahlardan sakınmasa da kötülüklerin hepsinin örtülmesi ihtimali vardır. Görmüyor musun ki Yüce Allah, diğer bazı ayetlerde şöyle buyurmuştur: "Eğer sadakaları açıktan verirseniz ne güzeldir. .. Sizin kötülüklerinizi de örter". "Ey İnananlar! Allah'a karşı (nasuh tövbesiyle) samimiyetle tövbe edin, ola ki Allah sizin kötülüklerinizden bir kısmını örter". Görmez misin ki Enes'ten rivayet edildiğine göre Resulullah şöyle buyurmuştur: "Benim şefaatim, ümmetimden büyük günah sahiplerine nail olacaktır". Rivayet edildiğine göre Ali b. Ebu Talib bir kadının: "Ey Allahım! Beni, Muhammed aleyhisselamın şefaat edeceği kimselerden yap" diye dua ettiğini işitmiş ve ona: "Dur bakalım, sen şöyle de: Ey Allahım! Beni kurtulanlardan eyle; zira Muhammed'in şefaati büyük günah işleyenler içindir" demiş ve sonra "Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan sakınırsanız..." ayetini okumuştur.
Büyük günahların keyfiyet ve mahiyeti hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları zina, hırsızlık, iftira ve diğer had cezalarını gerektiren günahların büyük günahlar olduğunu söylemiştir. Diğerleri ise: Allah'a ortak koşmak, Allah'ın haram kıldığı, hukuka aykırı şekilde adam öldürmek, yetim malı yemek, faiz ismiyle para kazanıp yemek, iftira atmak ve savaştan kaçmaktır demiştir. Rivayet edildiğine göre Abdullah b. Mesud'a bu konu sorulunca: "Surenin başından buraya kadar zikredilen haram şeyler büyük günahlardır" cevabını vermiştir. Yine rivayet edildiğine göre İbn Abbas'a "Abdullah b. Ömer büyük günahlar dokuzdur diyor" denilince şöyle cevap vermiştir: "Büyük günahlar doksana yakındır, fakat tövbe ile büyük günah kalmaz, ısrar edilince küçük günahlar büyür". İmam Hasan'ın şöyle dediği rivayet olunmuştur: "Resûlullah şöyle buyurmuştur: "Zina, hırsızlık ve şarap içmek hakkında ne dersiniz?" Ashab-ı kiram: "Allah ve Resûlü en iyi bilendir" cevabını vermiştir. Peygamber bunun üzerine şöyle buyurmuş: "Onlar çok çirkin şeylerdir ve haklarında ceza düzenlenmiştir". Sonra da şöyle buyurmuştur: "Size büyük günahların en büyüğünü haber vereyim mi?" Ashab: "Evet, ey Allah'ın Elçisi!" dediler. Peygamber ise şöyle buyurdu: "Allah'a ortak koşmak ve ana-babaya itaatsizlikte bulunmak". Hasan-ı Basri demiştir ki: "Resûlullah yaslanmış vaziyetteyken doğrulup oturdu ve şöyle buyurdu: "Dikkat edin, yalan konuşmaktır, dikkat edin, yalan konuşmaktır!" Bu sözü üç kere tekrarladı".
Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız sizin küçük günahlarınızı örteriz. Cenab-ı Hak bu ayette büyük günahlardan sakınıldığı takdirde diğer kötülüklerin örtüleceğini zikretmiş, fakat sakınılmadığı takdirde hükmün neden ibaret olduğu beyan edilmemiştir. Burada sakınılmazsa Allah Teala'nın günahları örtmeyeceğine dair hüküm yoktur, bu, Allah'ın dilemesine bağlıdır, dilerse örter, dilerse azap eder. Daha önce belirttiğimiz üzere ister haram olsun, ister helal olsun bir konuda hükmün vacip olması, başka bir durumda da vacip olmasını gerektirmez. En doğrusunu Allah bilir.
Bazı kıraatlarda ayet şöyle okunmaktadır: "İn tectenibû kebaire ma tünhevne anhu" (إِنْ تَجْتَنِبُوا كَبَائِرَ مَا تُنْهَوْنَ عَنْهُ). Yani "Eğer size yasaklanan büyük günahtan". Bu kıraat sabit olursa az önce zikrettiğimiz tevile işaret eder, yani "kebair" (كبائر) kelimesiyle şirk kebairini kastetmiş olur. En doğrusunu Allah bilir.
Ve sizi değerli bir yere koyarız. Bir görüşe göre bu yer cennettir.
Yorum
-
tectenibû (تَجْتَنِبُوا)
İbn Fâris, c-n-b kökünün "bir şeyin yanı, tarafı, böğür ve bir şeyi bir kenara bırakıp ondan uzak durmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin (ictinab) sadece fiziksel olarak bir yerden uzaklaşmayı değil, ahlaki ve zihinsel olarak bir şeyi kendi yanından (cenb) uzaklaştırmayı, onunla araya bilinçli bir mesafe koymayı ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayet bağlamında bu kelimenin edilgen bir kaçınmadan ziyade; büyük günahlara karşı iradi, aktif ve kararlı bir "tutum alma, mesafe koyma" eylemini nitelediğini, kişinin kötülükle kendi arasına ontolojik bir bariyer örmesini talep ettiğini detaylandırır.
kebâira (كَبَائِرَ)
İbn Fâris, k-b-r kökünün "hacim, yaş, makam veya derece bakımından büyük olmak, azamet" anlamlarını barındırdığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin "kebîre" (büyük günah) kelimesinin çoğulu olduğunu, aklın ve ilahi şeriatın şiddetle reddettiği, sonuçları ve cezası çok ağır olan temel ahlaki ihlalleri tanımladığını belirtir. Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın teolojik sisteminde bu kavramın (kebâir) varlığının, günahların tek tip olmadığını, ilahi adalette yapısal bir "suç hiyerarşisi" bulunduğunu gösterdiğini analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, büyük günahların sadece kuralların çiğnenmesi değil, insanın kendi fıtratını ve toplumsal düzeni temelden dinamitleyen, ruhsal dokuyu parçalayan yıkıcı eylemler kategorisi olduğunu vurgular.
tunhevne (تُنْهَوْنَ)
İbn Fâris, n-h-y kökünün "bir şeyin son bulması, nihayete ermesi, durdurmak ve yasaklamak" anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, aklın (nuhâ) insanı çirkinliklerden alıkoymasından hareketle, ilahi otorite tarafından yapılması kesin olarak engellenen, önü kesilen eylemleri ifade ettiğini belirtir. Edilgen (meçhul) formda kullanılmasıyla, bu yasaklamanın kaynağının beşeri bir otorite değil, mutlak ilahi yasa olduğuna işaret eder.
nukeffir (نُكَفِّرْ)
İbn Fâris, k-f-r kökünün temel anlamının "bir şeyi örtmek, gizlemek" olduğunu, çiftçinin tohumu toprağa gizlemesi eyleminin de buradan geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, fiilin teolojik bağlamda (tekfir), günahların üzerinin ilahi bir lütufla örtülmesi, o günahların ahiretteki izlerinin ve cezai sonuçlarının silinmesi manasına geldiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik olarak Süryanice ve Aramicedeki "kapper" (kefaret ödemek, silmek, bağışlamak) kavramıyla güçlü bir akrabalığı bulunduğunu, Kur'an'ın bu eylemi ilahi affediciliğin teknik bir terimi olarak lügatine yerleştirdiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, "kufr" (nankörlük/gerçeği örtme) ile aynı kökten gelen bu fiilin (nukeffir), Allah'a nispet edildiğinde muazzam bir zıtlık sanatı oluşturduğunu analiz eder; insan gerçeği örttüğünde kafir olurken, Allah insanın kusurlarını (seyyiât) örttüğünde rahmetin ve affın en üst mertebesini (kefaret) sergilemiş olur.
seyyiâtikum (سَيِّئَاتِكُمْ)
İbn Fâris, s-v-e kökünün "insana üzüntü veren, zarar dokunduran, çirkinlik ve kötülük" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kebâir" (büyük günahlar) kavramının karşısında konumlanan bu kelimenin, insanın zayıflığından kaynaklanan, yıkıcılığı daha az olan "küçük kusurları, gündelik günahları" tanımladığını aktarır. Toshihiko Izutsu, ayette "kebâir" ile "seyyiât" arasındaki bu ayrımın, Kur'an'ın ahlak felsefesindeki olağanüstü gerçekçiliği ve dengeyi kurduğunu analiz eder; insanın tamamen günahsız olmasının fıtraten imkansız olduğu kabul edilerek, temel ve yıkıcı suçlardan (kebair) kaçınılması şartıyla, kaçınılmaz olan küçük zaafların (seyyiat) ilahi sistem tarafından tolere edilerek örtüleceği devasa bir ahlaki esneklik alanı açıldığını detaylandırır.
nudhilkum (وَنُدْخِلْكُمْ)
İbn Fâris, d-h-l kökünün "bir şeyin içine nüfuz etmek, dahil olmak, girmek" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin (idhal) sadece fiziksel bir mekan değişikliğini değil, kişinin bulunduğu durumdan çıkarılarak, onurlandırılacağı yeni bir makama ve güvenli bir yurda bizzat ilahi irade (biz sokarız) tarafından yerleştirilmesini ifade ettiğini açıklar.
mudhalen (مُدْخَلًا)
İbn Fâris, d-h-l kökünden türeyen bu kelimenin ism-i mekan veya mastar mimi olduğunu, girilecek yeri, giriş kapısını veya bizzat girme eyleminin tarzını nitelediğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bağlam çerçevesinde bunun ahiretteki ödül yurdunu (cenneti) veya oraya onurlu bir şekilde kabul edilme makamını temsil ettiğini belirtir.
kerîmâ (كَرِيمًا)
İbn Fâris, k-r-m kökünün "asalet, şeref, değerli olmak, cömertlik ve kusursuzluk" anlamlarını barındırdığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin her türlü noksanlıktan uzak, özünde yüksek bir değer taşıyan ve bolca lütuf barındıran durumları nitelediğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Cahiliye toplumunda "kerîm" (kerem sahibi) kavramının kabileci bir övünme, soy asayeti ve gösterişli cömertlik ideali olduğunu; Kur'an'ın ise bu kelimeyi alarak dünyevi soyluluktan kopardığını ve sadece büyük günahlardan kaçınan ahlaklı insanların ahirette ağırlanacağı "sonsuz şerefli, onurlu ve değerli varoluş makamını" (mudhalen kerîmâ) tanımlayan eskatolojik bir ödüle dönüştürdüğünü analiz eder.
Yorum
Yorum