يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَأْكُلُٓوا اَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ اِلَّٓا اَنْ تَكُونَ تِجَارَةً عَنْ تَرَاضٍ مِنْكُمْ وَلَا تَقْتُلُٓوا اَنْفُسَكُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِكُمْ رَح۪يماً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nisâ Sûresi, 29. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: can güvenliği, nisa suresi, kul hakkı, nisa 29, intihar yasağı, nisa suresi 29. ayet, merhamet, allah, rahim, nefis, rahmet
-
Ey iman edenler! Karşılıklı rızaya dayanan ticaret dışında, mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir.
Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin. Ancak ticaret olursa müstesna. Buradaki istisnanın dış görünüşü, müstesnanın cinsinden değildir, Çünkü Allah, karşılıklı rıza ile yapılan ticareti, aralarında batıl bir şekilde mal yemekten istisna etmiştir. Malı batıl bir şekilde yemek ise ticaret cinsinden olmadığı gibi, ticaret de malı batıl bir şekilde yemek cinsinden bir şey değildir. Aslında istisna, mücmel olan bir sözden kastedilen manayı tahsis etmektedir. Müstesna, müstesna minhin türünden olmazsa bu nasıl caiz olur? Fakat -en doğrusunu Allah bilir ya- burada müstesnanın, başlangıç ve yeni bir cümle olma ihtimali vardır. Sanki Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Mallarınızı aranızda batıl bir şeklide değil karşılıklı rızaya dayalı ticaret yoluyla yiyin". Yüce Allah'ın şu beyanı da bunun gibidir: "Orada boş söz işitmezler, kendilerine yalnız esenlikler dilenir". Allah Teala bu ayette selamı istisna etmiştir, oysa selam boş söz cinsinden değildir. Şu halde manası, zikrettiğimiz şekildedir: Orada boş söz işitmezler, fakat selam sözü işitirler.
Ayetteki istisnada, mutlak olan bir sözün tahsis edildiğini açıklama ihtimali de vardır; Cenab-ı Hakkın şu beyanında olduğu gibi: "Dediler ki Aslında biz suçlu bir kavme (ceza vermek için) gönderildik, yalnız Lut'un ailesi müstesna". Burada Allah Tealanın Lut ailesini istisna etmesi, "suçlu kavim" ifadesiyle özel olarak Lut kavmini kastettiğini göstermektedir, çünkü İbrahim aleyhisselam ve diğer peygamberlerin ümmetlerinde de suçlu kavimler vardı; dolayısıyla buradaki istisna, hususi bir mananın murat edildiğine işaret etmiştir. Buna göre Yüce Allah'ın karşılıklı rıza ile ticaret yapmayı istisna etmesi, batıl bir şekilde mal yemekle, karşılıklı rızaya dayanmayan ticareti kastettiğini göstermektedir. Gerçekte birinin malı, diğerine intikal etse de onu batıl yoldan yemek, başkasının malını alıp itlaf etmek ve bedelini ödemek zorunda olmaktır. Dolayıyla ıvaz olarak verdiği bedel itlaf ettiği mala karşılık kısas olur, fakat bu, gerçekte ticaret görünümündedir.
Malı aralarında batıl bir yolla yemek, caiz ve helal olmayacak şekilde yemek manasına da ihtimali vardır. Çünkü "beyne" (بين) kelimesi sadece iki taraflı bedel olan yerde kullanılır. Sözkonusu ettiğimiz mana muhtemel olunca, bir yönden helal olur, diğer yönden ise helal olmaz.
Tefsirini yapmakta olduğumuz ayet-i kerimenin muhtevasında ticaretin, bir şeyi bir bedel karşılığında değiştirmek ve bir şeyi yine bir şeye mukabil terk etmekten ibaret olduğunu gösteren delil vardır. Cenab-ı Hakkın "İşte onlar, hidayet karşılığında sapıklığı satın alanlardır", mealindeki beyanına bakmaz mısın? O, ayette satınalmayı zikretmiştir, halbuki onlardan vukû bulan iş, küfür karşılığında hidayeti terk etmekten başka bir şey değildir. Ayrıca Yüce Allah, buna ticaret adını vermiş ve şöyle buyurmuştur: "Onların ticareti kazanç sağlamadı ve onlar hidayete erişmiş olmadılar".
Yine bu ayet-i kerimede, alışverişin, iki taraf arasında karşılıklı rıza ile tamamlanacağına işaret vardır ve bazılarının söylediği gibi değildir: Karşılıklı rıza olsa da akdin yapıldığı mekandan ayrılmadıkça alışveriş tamamlanmaz. Onlar bu görüşleri ile ayetin zahiri hükmünü terk etmiştir.
Yine buna işaret eden hususlardan biri, Yüce Allah'ın, "Alışveriş yaptığınızda şahit tutun" mealindeki beyanıdır. Alışveriş karşılıklı rıza ile tamamlanmayacak olsa, kişi ne zaman şahit tutacak? Ayrılmadan önce mi, sonra mı? Şayet ayrılmadan önce şahit tutsa, alışveriş tamamlanmamışsa o takdirde karşı tarafın kendisinden alacağı olduğu hususunda doğru mu, yoksa yalan mı söylediği sorusu akla gelir. Eğer ikrar eden tarafın, eşyayı geri vermek suretiyle ikrarını iptal etme hakkı olursa, şahit tutmanın ona ne faydası olur? Eğer taraflar birbirinden ayrıldıktan sonra şahit getirirse, şahit getirmeden önce malı telef etme ihtimali vardır. Şu halde Allah'ın emrettiği malı koruma çabası nerede?
Ebu Hureyre'den rivayet edilen bir hadiste, yaptığımız yoruma işaret eden hususlardan biri Peygamber'in şu sözüdür: "Alışveriş yapan taraflar, alışverişlerinden ayrılmadıkça yahut aralarında muhayyerlik şartı olmadıkça serbesttir". Amr b. Şuayb'ın babası yoluyla dedesinden rivayet ettiği bir hadiste Peygamber şöyle buyurmuştur: "...Taraflar ayrılmadıkça; arkadaşı alışverişi fesh eder korkusuyla ayrılmayı aceleye getirmek hiç kimseye helal olmaz". Metindeki "yestakîluhu" (يَسْتَقِيلُهُ) sözü, kişinin arkadaşı fesih istemedikçe malı ona geri verme hakkı olmadığını gösterir. Hadis rivayetinde yer alan "alışverişlerinden ayrılmadıkları sürece..." anlamındaki ifade, ayrılmanın alışveriş akdini bitirmek olduğunu gösterir, başka bir şeye işaret etmez.
Alışverişte muhayyerliğin vacip olmadığını gösteren hususlardan biri de Ömer'in "Alışveriş ya onu kesinleştirmek ya da muhayyer bırakmakla gerçekleşir". Bu da Ebu Hureyre'nin rivayet ettiğine uygun olmuştur.
Karşılıklı rızaya dayanan ticaret dışında, mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin mealindeki ilahi beyan, insanların karşılıklı rızasıyla ticaret bulununca bunun kazancını yemeye izin olduğuna işaret etmektedir. Ticaret aklı başında herkesçe bilinen bir husustur. Yine bilinmektedir ki, akdi bitirdikten sonra onu gerçekleştiren tarafların birbirinden ayrılması, halk nezdinde ticaret olarak bilinmemektedir. Fakat ayrılma hangi iş için bir araya gelinmişse, onun sona ermesi ve bitirilmesi ile olur, çünkü ihtiyaç bulunmadan bir mekanda durmak akıllı kimselerin adeti değildir. Bulunulan yerden ayrılmak, hikmet sahibi veya akılsızların ticaretten zannetmelerine ihtimali olan şeylerden değildir. Oysa yemeye izin verilmiştir, yemek ise menfaatlerin her türünden almaktan ibarettir. Dolayısıyla, ticareti karşılıklı rızaya dayalı bir şekilde tamamlamakla sahip olunduğu sabit olmuştur, başkası ile değil.
Tartışılmakta olan bu hususu "Alışveriş yaptığınız zaman şahit tutun" mealindeki ilahi beyan da desteklemiştir. Şahit getirilmesi gereken alışveriş birbirinden ayrılmak değil, karşılıklı akitleşmektir. Şahit getirmenin vacip olduğu bir konuda, hakkın vacip olmasından önce, alışverişte şahit tutmakla mükellef olmak uzak bir ihtimaldir. Dolayısıyla ayrılma gerçekleşmeden vacip olan bir şey satıcıya vacip kılınmıştır. Bütün insanların bildiği gibi hiçbir kimsenin kendisinden kurtulamayacağı "hakka muhalefetin caiz olmadığı" ilkesi ile yetinmekle beraber, zikrettiğimiz Kur'an hükümleri sabit olmuştur. Öyle ki alışveriş yapan herkes aralarındaki şu hususu bilirler: Akitler eninde sonunda son bulur. Hakkı-hukuku bilen hiçbir kimsenin, yeri gelince buna aykırı davranması caiz değildir. Öyle ki bu gerçeği Peygamber aleyhisselam bilir; sonra hidayet önderleri de bundan kaçınmaz. En doğrusunu Allah bilir.
Şayet, "Birbirinden ayrılmadıkça alışveriş yapanlar muhayyerdir, şeklinde bir rivayet bulunmasaydı bu dediğiniz şey gerekli olurdu", diye bir itiraz yapılırsa buna şöyle cevap verilir: Sözkonusu haber -başka manalara ihtimali olmakla birlikte- Kur'an çerçevesinde bazı bilgilere ve halkın bazı uygulamalarına yorumlanmıştır, ancak haberin başka anlamlara taşıması daha uygundur. Ayrıca sözü edilen haber bazı yorumlara da açıktır: İlki şöyledir: Sözkonusu haber "Alışveriş yapan iki kişi böyle davranabilirler" anlamına gelebilir. Buna göre bu ifade dini-fıkhi bir gereklilik taşımaz. Bunun delili, Abdullah b. Amr'ın şu rivayetidir: Resulullah buyurmuştur ki "alışveriş yapan iki kişi, birbirinden ayrılmadıkları müddetçe muhayyerlik hakkına sahiptirler. Taraflardan birinin, karşı tarafın akdi feshetmeyi ister korkusuyla arkadaşından ayrılması helal olmaz". Şu ortaya çıkmıştır ki burada muhayyerlikle kastedilen şey, talep edildiği takdirde yerine getirilmesidir, tıpkı alışverişin bozulmasını istemek gibi. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, bu ifade ile "alışverişte devam ettikleri müddet" manasının kastedilmiş olmasıdır. Bunun delili lafzının bu anlama gelme ihtimali, ayrıca Cenab-ı Hakkın "Alışveriş yaptığınızda şahit tutun" mealindeki beyanıdır; şahit tutmak alışveriş üzerinedir, alışveriş de iki kişinin yaptığı iştir. Tarafların akdi tamamlamalarıyla birlikte şahit tutma işi gerçekleştirilmiştir.
Bu yorum birkaç sebeple daha ugundur. Birincisi, "tebayu'" (تبايع) kelimesi dil açısından iki kişinin karşılıklı olarak yaptıkları bir fiildir, bu işle meşgul oldukları anda fiil ikisine ait olur, tıpkı "tedarub" (vuruşma) ve "tekatül" (birbirini öldürme) gibi. İşi gerçekleştirmeden sonra ise isimlendirme, fiil babından değil de hikaye babından olur. "Tebayua" (تبايعا) (iki kişi alışveriş yaptı) sözünde de durum böyledir, her ne kadar alışveriş bu iki kişinin fiili ise de taraflardan diğeri hazır olunca her birinin sarf ettiği fiilin sonucu olduğundan, sanki iki taraf akdin sıhhatinde ortak olmuşlardır, "hatta yeteferreka" (حتى يتفرقا) sözünde olduğu gibi. "Teferruk" (تفرق) iki kişinin yaptığı işin adıdır. Fakat bu iki kişiden biri alışveriş mekanından ayrılır da diğeri ayrılmazsa, diğerinin yanında bulunmayan zat da ayrılma konumuna geçer, çünkü ikisinden biri diğerinden yanında bulunmamaktadır. Sanki bunlar birbirinden ayrılma hususunda ortak olmuşlardır. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, Ebu Hureyre'den rivayet edilen hadise göre, Peygamber şöyle buyurmuştur: ''Alışveriş yapanlar, alışverişlerinden ayrılmadıkça muhayyerlik hakkına sahiptir". Tarafların satışları ise bilinmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Üçüncüsü, akıl sahipleri, bulundukları yerden ayrılmadan önce alışverişlerini yapmalarının gerektiği noktasında görüş birliğine varmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Dördüncüsü, sözkonusu tarif, alışverişleri ıslah etmek için yapılmalıdır, taraflar birbirinden ayrılmadıkça düzeltme yapma imkanına sahip olurlar, fakat ayrılınca bu imkana sahip olmazlar. Aslında bu daha uygundur, çünkü bazan tam bir ayrılma alışverişin bozulması ve düzeltmenin engellenmesi için şart kılınır. Oysa bazı akitler vardır ki teslim alınmak suretiyle ıslah edilir, o da birbirinden ayrılmadan önce bulunmakla olur. Sonra ayrılma bulununca düzeltmek bulunmaz. Düzeltme konusunda sözlü islah da bunun gibidir. Buna göre bir kimse diğerine: "Seç" derse, eğer bu, söz bakımından ayrılma ise muhayyerlik hakkı kesilir. Islah noktasında bunda, "sana bunu sattım" sözü üzerine eklenen bir şey yoktur. Dolayısıyla ayrılmanın düzeltmek için değil, bunu kesmek olduğu sabit olmuştur.
Alışverişte insanların iki örfü vardır: Biri akitleşmede, diğeri de karşılıklı teslim almada. Dolayısıyla hadiste kastedilen anlam karşılıklı teslim alma "tekabud" (تقابض) olur ki o da "muravada" (مراودة), yani karşılıklı alıp vermedir. Taraflardan her biri diğerini terk edince, teslim ettikleri ve yanlarında tuttukları ticaret malının, şeylerin aralarında ortak olmasına göre olur. Bu durum, yine karşılıklı rızaya dayalı mubahlık konusundaki ayetin, yani tefsirini yapmakta olduğumuz 29. ayetin gereği de böyledir. "Ticaret" (تجارة) kelimesi bazan satış sözkonusu olmadan mubadele (değişim) anlamında da kullanılır, şu ilahi beyanlarda görüldüğü gibi: "İşte onlar hidayete karşılık sapıklığı satın aldılar"; "Allah inananlardan, cennet karşılığında mallarını ve canlarını satın aldı"; "Fakat ticaretleri kar etmemiştir".
Karşılıklı ticarette bir de şu husus vardır: Neticesi henüz bağlanmamış (mevkuf) alışverişten -karşılıklı rıza bulunduğu için- yemek vaktinde yenilebilir. Bu tür alışverişte görme muhayyerliği hakkı vardır, çünkü rıza gerekli sebep kılınmıştır; bilinmeyen bir hususta rıza tahakkuk etmeyip ancak görmekle oluşur. Yine bu tür alışverişte kabzetme yoluyla akit gerçekleşir. Çünkü sözü edilen ticaret, yemeği ilgilendirir; buna da kabzetmesiyle ulaşılır. Kabz gerçekleşmeksizin yok olursa ticaretin dayandığı şey de ortadan kalkar, dolayısıyla alışveriş batıl olur. En doğrusunu Allah bilir.
Kendinizi öldürmeyin. Bu ilahi beyanın iki şekilde yorumlanmaya ihtimali vardır: Yani bir kısmınız bir kısmınızı öldürmesin. Çünkü birini öldüren kimse, buna karşılık kendisi de öldürülür, dolayısıyla başkasını öldüren sanki kendini öldürmüş olur, şayet başkasını öldürmeseydi kendisi de öldürülmeyecekti. İkincisi, Allah Teala öldürmeyi insanların kendilerine nispet etmiştir, çünkü insanların hepsi tek bir can gibidir, zaten hepsi tek bir cinsten ve tek bir cevherden yaratılmıştır.
Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir. Yani Yüce Allah'ın aranızda kısas cezasını meşru kılması, cana karşılık can, mala karşılık mal alma hükmünü koyması onun rahmetindendir, bunda hayatınız ve mallarınızın bekası sözkonusudur. Yine hepinizi tek bir asıldan yaratması da onun rahmetinin eseridir; çünkü cevher sahibi olan herkes kendi cevheri ile uyum içinde olur ve onunla huzur bulur. En doğrusunu Allah bilir. Allah'ın size elçiler göndermesi, kitaplar indirmesi ve gidilecek yolları sizin için açıklaması O'nun size yönelik rahmetinin eseridir. Yine (hemen) cezalandırmayıp size mühlet vermesi, kötülüklerinizi örtmesi ve sizi tövbe etmeye çağırması da kendi rahmetindendir. Onun rahmet eserlerinden biri de afetleri sizden uzaklaştırması, rızkınızı genişletmesi, özellikle inananlara özel bir lütufla yol göstermesi ve her türlü hastalıktan korumasıdır.
Yorumu Yorumla
-
âmenû (آمَنُوا)
İbn Fâris, e-m-n kökünün "korku ve ihanetin zıddı olarak güvenmek, emniyette olmak, huzur bulmak ve tasdik etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin insanın kalben bir hakikati onaylaması ve kendini o hakikatin güvencesine teslim etmesi manasını taşıdığını açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "Ey iman edenler" hitabını analiz ederken, bu kelimenin salt zihinsel bir inanç durumunu değil, Allah ile girilen ve toplumsal yükümlülükler barındıran "karşılıklı bir güvenlik ve ahit/sözleşme" statüsünü (imtiyazını) nitelediğini, bu ayette de ekonomik ve sosyal ahlakın bu güven sözleşmesi üzerinden talep edildiğini detaylandırır.
te'kulû (تَأْكُلُوا)
İbn Fâris, e-k-l kökünün temel anlamının "çiğnemek, yutmak ve bir nesneyi mideye indirmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu eylemin Arap dilinde mecazi bir genişleme kazanarak "bir malı veya hakkı tamamen kendi zimmetine geçirmek, tüketmek ve yok etmek" manasında kullanıldığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, haksız kazanç ve sömürü kavramlarının soyut bir hukuki dille değil de doğrudan "yemek" metaforuyla anlatılmasının, mülkiyet gaspının ontolojik vahşetini ve geri döndürülemez yok edici doğasını zihinlere kazıyan muazzam bir edebi çarpıcılık barındırdığını vurgular.
emvâlekum (أَمْوَالَكُمْ)
İbn Fâris, m-v-l kökünün "insanın mülkiyetinde olan, değer taşıyan her türlü maddi eşya ve zenginlik" anlamına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi insanın dünyada hayatını idame ettirmesini sağlayan temel ekonomik kaynaklar olarak tanımlar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayette geçen "mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin" ifadesindeki (emvâlekum/mallarınızı) kelimesinin ince bir sosyo-ekonomik bilinç aşıladığını analiz eder; başkasının malı dahi olsa Kur'an'ın ona "sizin malınız" demesinin, İslam iktisadında servetin kolektif bir değer olduğunu, bir bireyin malının gasp edilmesinin aslında tüm toplumun ekonomik vücuduna (kendi malınıza) verilmiş bir zarar olduğunu tescillediğini detaylandırır.
bil-bâtıl (بِالْبَاطِلِ)
İbn Fâris, b-t-l kökünün "bir şeyin boşa gitmesi, hükümsüz kalması, çürümesi ve asılsız olması" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "Hakk" (gerçek/doğru) kavramının mutlak zıddı olduğunu; hırsızlık, gasp, rüşvet, faiz, kumar ve hile gibi aklın ve şeriatın reddettiği her türlü gayrimeşru ve temelsiz kazanç yolunu kapsadığını açıklar. Toshihiko Izutsu, bâtıl kavramının ontolojik bir "yokluk ve hiçlik" olduğunu, bâtıl yollarla elde edilen servetin maddi bir hacmi olsa bile ahlaki ve teolojik bir gerçekliğinin (hakkının) bulunmadığını, dolayısıyla o malın kişiyi ilahi düzende iflasa sürükleyen bir "kara delik" işlevi gördüğünü analiz eder.
ticâraten (تِجَارَةً)
İbn Fâris, t-c-r kökünün "kâr elde etmek amacıyla mal alıp satmak, alışveriş yapmak" anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi sermayeyi kâra dönüştürmek için yapılan rasyonel ve meşru eşya takası olarak tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik olarak doğrudan Aramice ve Süryanicedeki "taggara" (tüccar/ticaret) kelimesinden Arapçaya geçtiğini belirtir; Hicaz bölgesinin yüksek ticari kültürünün bir yansıması olarak, Kur'an'ın bâtıl (haksız) sömürüye karşı meşru bir alternatif sunarken bölge halkının en iyi bildiği ve kurumsallaşmış bu ekonomik pratiği (ticareti) hukuki bir şablon olarak merkeze aldığını aktarır.
terâdın (تَرَاضٍ)
İbn Fâris, r-d-y kökünün "kalbin bir duruma hoşnutlukla onay vermesi, itirazsız kabul ve uygun bulmak" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "tefâul" babında (karşılıklılık formunda) kullanılmasının, eylemin tek taraflı bir dayatmayla değil, her iki tarafın (alıcı ve satıcının) baskı ve hile olmaksızın, tamamen eşit ve özgür iradeleriyle ortak bir memnuniyette buluşmasını tanımladığını belirtir. Patricia Crone, Geç Antik Çağ ekonomilerindeki vergi, haraç ve kabile içi zorunlu el koyma (gasp) mekanizmalarına karşı; Kur'an'ın "karşılıklı rıza" (terâzî) kavramını ticaretin tek meşruiyet şartı kumasının, piyasayı serbest iradeye (sözleşme serbestisine) dayandıran çok güçlü ve modern bir sivil hukuk hamlesi olduğunu teyit eder.
taktulû (تَقْتُلُوا)
İbn Fâris, k-t-l kökünün "hayata son vermek, canlılığı ortadan kaldırmak, ölümcül darbe vurmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi ruhu bedenden ayırarak dünyevi varoluşu şiddet yoluyla bitirmek olarak tanımlar. Michael Cook, ayetin dizilimi içindeki rasyonel ve sosyolojik bağı analiz eder; ekonomik sömürünün (bâtıl yolla mal yemenin) yasaklanmasının hemen ardından "birbirinizi öldürmeyin" yasağının gelmesinin tesadüf olmadığını, haksız kazancın ve gelir eşitsizliğinin kaçınılmaz olarak toplumsal nefrete, kan dökülmesine ve şiddete (cinayete) yol açacağını belirten diyalektik bir hukuk felsefesi sunduğunu vurgular.
enfusekum (أَنْفُسَكُمْ)
İbn Fâris, n-f-s kökünün "can, nefes, kan ve insanın özü" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin bağlama göre insanın bizzat kendi şahsını veya mensup olduğu toplumu/cemaati nitelediğini belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kelimenin ayetteki çoğul ve dönüşlü yapısını (kendilerinizi) analiz ederken Kur'an'ın retorik dehasına dikkat çeker; ifade hem "kendi canınıza kıymayın/intihar etmeyin" şeklinde bireysel korumayı emreder hem de "birbirinizi öldürmeyin" şeklinde toplumsal korumayı şart koşar. Kur'an, bir insanı öldürmenin ontolojik olarak kendi özünü (insanlığı) öldürmekle eşdeğer olduğunu, birey ve toplumun tek bir "nefis" gibi varoluşsal bir dayanışma (kader) birliğine sahip olduğunu detaylandırır.
rahîmâ (رَحِيمًا)
İbn Fâris, r-h-m kökünün "acımak, şefkat göstermek, merhamet ve yumuşaklık" anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi ihtiyacı olanı koruyup gözetmeyi ve ona lütufta bulunmayı gerektiren derin bir acıma duygusu olarak tanımlar. Gabriel Said Reynolds, ekonomik sömürüyü ve cinayeti yasaklayan bu denli sert ve mutlak hukuki bariyerlerin ardından ayetin "Şüphesiz Allah size karşı Rahîm'dir" şeklinde sonlanmasının teolojik işlevini analiz eder; Allah'ın koyduğu ticari kısıtlamaların ve ceza yasalarının insanları sıkıştırmak için değil, tamamen onların canlarını, mallarını ve toplumsal barışlarını korumaya yönelik eşsiz bir ilahi "merhametin" (şefkatin) tezahürü olduğunu, yasanın arkasındaki asıl niyetin rahmet olduğunu tescillediğini detaylandırır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla