Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nisâ Sûresi, 26. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nisâ Sûresi, 26. Ayet

    يُر۪يدُ اللّٰهُ لِيُبَيِّنَ لَكُمْ وَيَهْدِيَكُمْ سُنَنَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَيَتُوبَ عَلَيْكُمْۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yurîdu(A)llâhu liyubeyyine lekum veyehdiyekum sunene-lleżîne min kablikum veyetûbe ‘aleykum(k) va(A)llâhu ‘alîmun hakîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah size bilmediklerinizi açıklamak ve sizi, sizden öncekilerin yollarına iletmek, günahlarınızı bağışlamak istiyor. Allah hakkıyla bilmektedir, hikmet sahibidir.

      Allah size bilmediklerimizi açıklamak... istiyor. Allah size yapmayacağınız, lehinize olanları ve aleyhinize olanları, ayrıca dininizin ve dünyanızın işlerinde sizin yararınıza ve yaşamanıza medar olan işleri açıklamak istiyor. Fakat bu ayette ya zikredilenlerin hepsini veya lafzın taşıdığı muhtemel anlamlardan bir özel manayı kastetmiş olması mümkündür. Cenab-ı Hakkın bu beyanından neyi kastettiğine dair kesin bir bilgimiz yoktur.

      Sizi, sizden öncekilerin yollarına iletmek istiyor. Bu ayetin birkaç türlü yoruma ihtimali vardır: Yani sizden öncekilerin yolunu size açıklar, nebilerin ve resûllerin yolunu, bir de sizden öncekilerden itaat ve hidayet ehli olanların yolunu açıklar ki onların yaptıklarını yapıp, sakındıklarından sakınınız. Bunun gibi İbn Mesud'un mushafında "sünenellezine min kabliküm" (سُنَنَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ) cümlesine "sebilillezine min kabliküm" (سَبِيلَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ) şeklindedir.

      Sizi, sizden öncekilerin yollarına iletmek istiyor. Yani risalet ve nübüvvet yoluna, ta ki sizi resul olan Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme iletmiş olsun. Çünkü risalet ve nübüvvet olayı yeni icat edilmiş bir şey değildir, önceki ümmetlerde de resuller ve nebiler var olmuştur. Muhammed'in durumu ve peygamberliği eskiden bulunmayıp yeni orta çıkmış bir şey değildir. Nitekim Allah Teala: "Ben peygamberler arasında benzeri gelip geçmemiş biri değilim" buyurmuştur.

      Sizi, sizden öncekilerin yollarına iletmek istiyor. Yani Allah, önceki ümmetlerden Allah ve Resulü'ne karşı direnen kimseleri helak etmede, resul ve nebileri yalanlama ve onlara karşı çıkma sebebiyle köklerini kazımada izlediği yolu size açıklıyor; şu beyanlarında buyurduğu gibi: "Allah'ın daha önce gelip geçenler hakkında koyduğu kanundur". Yaptıklarına devam ederlerse, daha öncekilere geçmişte ne yapıldığı bellidir.

      Denildi ki: Sizden öncekilerin yollarına. Yani sizden önce, Tevrat, İncil, Zebur ve diğer kitaplara inananların haram ve helal türünden bağlı oldukları şeriatlardır, demektir.

      Sizden öncekilerin yollarına. "Sizi o yollara iletir" manasına ihtimali vardır. Yani size o yolların nasıl olduklarını açıklar. Sizden öncekilerin yollarına iletmek ister, mealindeki beyan, o yolları sizin için hidayet yolu yapar manasına da muhtemeldir.

      Sizden öncekiler. Bu ilahi beyan ibret almanız için, Allah'ın sizden öncekiler hakkındaki sünneti ve uygulaması manasına ihtimali vardır. Bundan başka onların tuttukları yol, hal ve gidişleri ve bu gidişlerin akıbetlerinden öğüt almaları için, manasına gelme ihtimali de bulunmaktadır. Sözü edilen beyanın neyi anlatmayı dilediğini en iyi bilen Allah'tır; ancak anlayışımızın muhtemel olduğu manada da şifa veren öğüt yer almaktadır. Cenab-ı Hakkın, Allah size bilmediklerinizi açıklamak ister, mealindeki beyanı çeşitli ihtimalleri taşır. Bizim için fayda bulunan her şey, yahut ihtiyacımız olan her şey veya yerine getirmemiz gereken her şey manalarına gelme ihtimali vardır. Yahut da bu beyan, O'nun ayetle haber vermek istediği özel bir manaya aittir. Bizim görevimiz Allah Teala'nın lütfuyla yaptığı açıklamalara dikkat etmek ve bizden öncekilere uyguladığı sünnetine bakmaktır; çünkü biz bunlardan hidayet ve dertlerimize deva ummaktayız. Görevimiz, bu ilahi beyan uyarınca davranmaktır; O'nun bu beyanları hakkında kendimize has bir şehadette bulunmak, beyanlarındaki kinayeler karşısında açık bir ifade kullanmamaktır.

      Tefsirini yapmakta olduğumuz ayetin başında yer alan "li yubeyyine" (لِيُبَيِّنَ) ile "en yubeyyine" (أن يبين) aynı gibi görünse de ayet "en" (أن) diye başlasaydı ilahi irade noktasında insanlar açısından farklı bir anlayış meydana gelebilirdi. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah size bilmediklerinizi açıklamak ve sizi (öncekilerin yollarına) iletmek istiyor. Cenab-ı Hakkın bu beyanı ile neyi anlatmayı dilediği bilinmektedir. Şayet O, bu vadi ile neyi beyan etmek istediği hakkında açıklama yapmasa ve yol göstermeseydi vadinden cayması sözkonusu olurdu. "Allah sizin tövbenizi kabul etmek ister" veya "Allah yükünüzü hafifletmek ister" mealindeki beyanları kimler için söylenmişse o da bunun gibidir. Allah Teala eğer "tövbenizi kabul etme" ve "yükünüzü hafifletme" mealindeki beyanlarıyla kastettiği kimselerin tövbelerini kabul etmez, yüklerini hafifletmezse vadinden dönme hali sözkonusu olurdu. Şu da var ki bu durum, tövbesi Allah tarafından kabul edilen kafirin vasfına da ters düşer. Şu halde sözkonusu durum, "Allah sizin tövbenizi kabul etmek ister" mealindeki ayetin kapsamına girmez. Kafirin bu ayetin kapsamına girmediği sabit olunca da zaruri olarak iki şey ortaya çıkar. Birincisi, irade bir emirle değildir, zira kafir de tövbe ile emredilmiştir. İkincisi, fiilen tövbe etmeyen kimse, aslında Allah'ın tövbesini kabul etmediği kişidir. Böylesi, şu ilahi beyana dahil olan kimselerdendir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: "İşte onlar, Allah'ın kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir". Bununla beraber, Allah Teala müminler hakkında şöyle buyurmuştur: "Siz geçici dünya varlığını istiyorsunuz, oysa Allah ahireti istiyor". Yine O, kafirler hakkında şöyle buyurmuştur: "Allah, onların ahirette hiç payı olmasın istiyor". Bu ilahi beyan, Allah'ın ilminde mümin olarak ölecek ile kafir olarak ölecek kimseleri ayırt etmek içindir. Buna göre hem hidayet isteme, hem de ahirette kendisi için pay ayırmama, vadedilene aykırı bir davranıştır. Yaptığı işte, tedbiri olmayan ve işi tedbirle beraber olmayan kişinin iradesi, örf açısından kuru bir temenni ve heveslenmeden ibarettir. İradenin bu açıdan Allah Teala'ya nispet edilmesi caiz değildir. Sonuç olarak Allah'ın iradesi vardır, o da kendi seçimi ile iş yapanın nitelendiği bir sıfattır. Şu ortaya çıkmıştır ki Cenab-ı Hak, irade ile nitelenecek şekilde yaptığı bir fiili, kullara ait fiillerde gerçekleştirir. Buna bağlı olarak "kulların fiillerini yaratma" (خلق أفعال العباد) sıfatı da gerekli hale gelir. Yahut kulun yapmak istediği fiilin O'nun iradesine bağlı olduğu ortaya çıkar. Böylece Allah Teala'nın her şeyi dilediği ve her şeyin O'nun iradesi kapsamına girdiği ortaya çıkmış olur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Allah tövbenizi kabul eder. Yani Allah sizin tövbenizi kabul etmek ister. Allah hakkıyla bilmektedir. Yapılacak ve sakınılacak hususları; hakkıyla bilmektedir, yani geçiminizi, huzurunuzu, huzursuzluğunuzu ve yaşantınızın bozukluğunuzu ve benzeri hususları bilendir. Hikmet sahibidir, her şeyi layık olduğu yere koymuştur. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        yurîdu (يُرِيدُ)

        İbn Fâris, r-v-d kökünün "istemek, arzu etmek, meyletmek, gidip gelmek ve bir şeye irade göstermek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "nefsin bir amaca yönelmesi ve aklın onayıyla o eylemi yapmaya karar vermesi" olarak analiz eder. Allah için kullanıldığında bu fiilin sıradan bir temenniyi değil, uygulanması kesin olan mutlak bir iradeyi ve kararlılığı ifade ettiğini aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "Allah istiyor/diliyor" ifadesinin bağlamını incelerken; Allah'ın insanları anlamsız yasaklarla yormayı değil, bilakis evlilik ve mahremiyet yasalarıyla onlara rasyonel, ahlaki ve temiz bir sosyal düzen kurmayı "irade ettiğini", bu yasanın arkasında insanı zorlayan değil insanı koruyan bir niyet bulunduğunu detaylandırır.

        liyubeyyine (لِيُبَيِّنَ)

        İbn Fâris, b-y-n kökünün "ayrılmak, açıklık, belirginleşmek ve bir nesnenin diğerinden koparak netleşmesi" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, karmaşık ve kapalı olanın çözülmesi, hakkın batıldan, helalin haramdan kesin ve net çizgilerle ayrılması şeklinde tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın temel işlevlerinden biri olan "Tebyin" (açıklama) eylemini analiz eder; ilahi mesajın, İslam öncesi Arap toplumunun cinsel ve hukuki kaosunu bitirmek için, mahremiyet sınırlarını hiçbir şüpheye yer bırakmayacak ontolojik bir berraklıkla (beyan ile) aydınlattığını, hukukun belirsizliği kaldırmak için indiğini vurgular.

        yehdiyekum (وَيَهْدِيَكُمْ)

        İbn Fâris, h-d-y kökünün "doğru yolu bulmak, rehberlik etmek, öne düşmek ve hediye sunmak" anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "birini lütuf, nezaket ve şefkatle istenilen amaca doğru yönlendirmek" olarak açıklar. Toshihiko Izutsu, hidayet kavramının Kur'an sözlüğünde pasif bir bilgi aktarımı olmadığını; insanı fıtrata aykırı adetlerin karanlığından (dalalet) çıkarıp, ilahi yasalar eşliğinde aktif ve güvenli bir ahlaki yürüyüşe (hidayete) geçiren dinamik bir rehberlik sistemi olduğunu detaylandırır.

        sunen (سُنَنَ)

        İbn Fâris, s-n-n kökünün "bir yolu kesintisiz izlemek, akış, adet ve yüzün güzelliği" anlamlarına geldiğini, sünnet kelimesinin de sürekli gidilen, pürüzsüzleşmiş ve alışkanlık haline gelen yol manasından türediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "öncekilerin koyduğu ve sonrakilerin takip ettiği meşru, sürekli yaşam tarzı, yasa ve yöntem" olarak tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli olmakla birlikte, Sami dillerinde yasa, kural ve gelenek bildiren kullanımlarla kavramsal bir akrabalığı olduğunu aktarır. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın "öncekilerin sünnetleri/yolları" vurgusunu Geç Antik Çağ bağlamında analiz eder; Kur'an'ın getirdiği evlilik yasalarının tamamen kopuk ve yepyeni bir icat olmadığını, aksine İbrahimî geleneğin ve kadim peygamberlerin evrensel ahlaki sürekliliğine (sünnetine) rasyonel bir dönüş ve o kadim ahlakı ihya çabası olduğunu teyit eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin kullanımının, medeniyetlerin ve şeriatların inşasında ontolojik "sürekliliğin" ve evrensel fıtrat yasalarının önemine işaret ettiğini detaylandırır.

        yetûbe (وَيَتُوبَ)

        İbn Fâris, t-v-b kökünün "dönmek, geri gelmek ve yönelmek" anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin Allah'a nispet edildiğinde "kuluna dönmesi, onun tövbesini kabul edip günahlarını bağışlayarak merhametiyle muamele etmesi" manasına geldiğini belirtir. Gabriel Said Reynolds, "Allah sizin tövbenizi kabul etmek ister" şeklindeki ilahi inisiyatifin teolojik derinliğini inceler; sınırları çok kesin çizilmiş hukuki yasakların (evlilik haramlarının) insanları cezalandırmak veya onları hataya düşürmek için kurulmuş bir tuzak olmadığını, tam tersine onların geçmişteki (Cahiliye dönemindeki) cinsel ve ahlaki yanlışlarından arınmaları için sunulmuş muazzam bir rahmet ve "onarım/tövbe" mekanizması olduğunu analiz eder.

        alîmun (عَلِيمٌ)

        İbn Fâris, a-l-m kökünün "bir şeyin hakikatini idrak etmek, bilmek ve eşyayı diğerinden ayıran kesin iz" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, eşyanın ve olayların dış görünüşüne değil, içyüzüne, sebeplerine ve mutlak hakikatine vakıf olan otoriteyi nitelediğini aktarır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, evlilik ve mahremiyet yasalarının gerekçelerini açıklayan bu ayette "Alîm" sıfatının kullanılmasının; Allah'ın insan tabiatını, dürtülerini, cinsel psikolojisini, zaaflarını ve hangi ilişkinin aile yapısına zarar vereceğini "en iyi bilen ve okuyan" mutlak kudret olduğu gerçeğini tescillediğini vurgular.

        hakîm (حَكِيمٌ)

        İbn Fâris, h-k-m kökünün "bir şeyi düzeltmek amacıyla engellemek, fesada gitmesine mani olmak, sağlamlaştırmak ve hüküm vermek" anlamlarını barındırdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eşyayı en doğru yerine koyan, hiçbir eylemi tesadüfi veya anlamsız olmayan, koyduğu yasalarda mutlak bir fayda ve gaye bulunan otorite olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin "Alîm" (mutlak bilen) ve "Hakîm" (mutlak bilge) sıfatlarıyla bitişini rasyonel bir temelde analiz eder; Kur'an'ın ortaya koyduğu mahremiyet sınırlarının (kimlerle evlenilip kimlerle evlenilemeyeceğinin) ilahi birer dikte veya keyfi buyruklar olmadığını, bizzat insan fıtratını, genetiğini, ruh sağlığını ve sosyolojik dokusunu koruyan eşsiz bir bilgelik (hikmet), isabetli bir karar ve kusursuz bir tasarım üzerine bina edildiğini detaylandırır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X